kıssadan hizza etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kıssadan hizza etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Perşembe, Haziran 30, 2011

Civcivler ve kabukları

Bazı civcivlerin çıktıkları kabuğu beğenmemeleri haline hazımsız bünye de denebiliyor.

Bu nankör civcivler genellikle yüzyıllardır çözülememiş olan Tavuk mu Yumurtadan Çıkmış, Yoksa Yumurta mı Tavuktan sorusuna kendi değişken ruh hallerine ve duruma göre yanıt vermektedirler. Oysa aynı soruya Horozun verdiği tek cevap olan "Valla ben kim nerden çıkar bilmem, z.ker geçerim." söylemi, diğer bir söylemle olaya Horoz gözüyle bakabilme yetisi kazanan civcivlerin böyle bir problemi yoktur.
Bu yetiyi kazanamamış civcivler ise, farklı bir çiftliğe gittiklerinde, arkasında bıraktıkları ve aynı kümesten çıkmış kardeş civcivleri tanımamakta, onları aşağılamakta, "ben artık bu vatandaşları tanımıyorum." demekte bir beis görmemektedir.

Bu sorun, kimi zaman kabuğun kötü yapısından kaynaklanabilmektedir de...
O zaman kabuğun kötü taraflarını düzeltebilmek adına, öncelikli olarak o kabuğun henüz iyi bir kabuk olmadığını kabul etmek mantıklı da görünebilir. Ancak, elbirliği ile düzeltmeyi denemek yerine, diğer civcivleri aşağılayarak çıktığı kümesi ve civciv kardeşlerini tanımamak, ruh sağlığı yerinde bir civcivin yapacağı bir eylem değildir.

Aslında o civcivi iyi korumak, onu iyi yetiştirmekle mükellef olan kabuk, kendisinden çıkan erdemsiz civcivi ayıplayabilir. Halbuki onun asli görevi ayıplamak değil, bir daha böyle civcivleri doğurtmamak olmalıdır.

Daha iyi bir kabuk yapılabilmesi elbette mümkündür, bu kabuğu ortaya çıkartmak ise erdemli civcivlerin büyüdüklerinde bir arada kalması, ortak çalışması ile olabilir.

"Yazdım da ne oldu şimdi?" dedim kendi kendime. Baktım baktım, civciv mi büyüyüp kabuğu düzeltecek, kabuk mu güzel civciv üretecek?

Horozun cevabı iyiydi; Ben bilmem valla, yazar geçerim.

Salı, Ekim 26, 2010

Rut değişikliği...

Geçenlerde kapı çaldı. ( Çok salak bir cümle bu... Sanki kapı 20-25 günde bir çalıyor.)
Neyse, diyafondan "Postaaa." sesi gelince açtım. Asansörden çıkan postacının elinde resmî zarfı ve adamın imzalamam için uzattığı taahhütlü mektup alındısını görünce "Hayırlısı." bakalım diyerek zarfı aldım.
Kapıyı kapatırken zarfın üzerine şöyle bir göz attığımda, hem firmamın adını hem de "bilmem kaçıncı icra mahkemesi - haciz karar tebliği" yazısını gördüm ve ateş bastı...
Kardeşim, hayatımda böyle bir şey yaşamadım ben...
"Lan nedir bu, ne hacizi, ne icrası, ne mahkemesi...?"
Titreyen ellerimle açtım zarfı...
Gözüm istemsiz olarak ilk önce parayı gördü; 53.000 Lira... Ohaaa... Nası'yâni?
Kime takmış olabilirim? Ya da kim bana takmış? Öyle kefilliğim vs'de yok...
Du'bakali...
Sakinleştim önce... Gittim bir koltuğa oturdum ve yazıyı dikkatli bir şekilde okudum...
Meğerse...
Meğer...
Meğğğ..
Eğğğ, şimdi olay şöyle gelişmiş...
Uzun yıllardır mal aldığım Aydın'lı bir firma, Karadeniz bölgesindeki bir başka firmaya olan borcunu ödememiş. Bunun üzerine Karadeniz'li firmanın avukatları Aydın'a hacize gitmişler. Hacizi gerçekleştirirken, masaların üzerinde bulunan bayram, yılbaşı tebrikleri için tutulan adres defterini de almışlar...
Sonra efenim demişler ki;
"Bu adamların muhtemel bu adreslerdeki firmalardan alacakları da olabilir. Hepsine yazı yazalım. Eğer bu insanların ya da firmaların Aydın'lı bu firmaya borçları varsa bu paraları haciz gelen firmaya değil, icra dairesine ödesinler ki biz de alacağımızı tahsil edelim..."
Bunun da hukukta bi ismi varmış ama unuttum şimdi. Herneyse...
Tabi rahatladım ben ilk anda...
Sonra baktım kağıdın altına, üstüne... Avukatlık bürosunun ismi var ama telefonu yok. Gugıl'a sordum. Cevap geldi. Aradım. Bir kız çıktı, anlattım derdimi... "Bi dakka, ben sizi falanca beye bağlayayım..." dedi, tam beklediğim gibi.
Ona da anlattım, o da "bi dakka bu işe filânca bey bakıyor, sizi ona yönlendiriyorum." dedi, tam beklediğim gibi.
Filânca bey, beni dinledikten sonra konuşmaya başladı.
"Bunları yapmak zorundalarmış. Alacak tahsili için her türlü yolu deniyorlarmış, ya benim Aydın'a borcum olsaymış, işte o parayı ben Aydın'a değil, icra müdürlüğüne ödeyecekmişim filan, fülün..."
"Avukat abi, şimdi ben ne yapçam peki?"
"Çok basit beyefendi, ben size Aydın firması ile aranızda şu anda bir alacak verecek olmadığını anlatan bir dilekçe örneği yazdırıcam. Bunu iki nüsha olarak yapın. Adliyeye gidin, ilgili icra mahkemesini bulun, dosyanızın içine koydurun."
"Sayın avukat Abi, ben bunu ne zaman yapçam peki?"
"Yedi iş günü içinde yapmazsanız, sorumlu duruma düşersiniz."
"Sayın Avukat abi... İnsanların işi gücü var, Hava da manyak sıcak... Şimdi ben iş güç bi kenara, bunlarla uğraşmak durumunda mıyım?"
"Ne yazık ki evet, beyefendi..."
"Vay a.q., sayın avukat abi... Şimdi ben, hiç bir suçum ve borcum olmadığı halde, sadece hacize gidilen firmanın adres defterinde adım var diye, işi gücü bırakıp hayatımda girmediğim Bayraklı adliyesinde icra müdürlüklerinde dosyalar arattırıp, kendimi temize çıkartmak için uğraşıcam, öyle mi?
"Hımmm, evet..."
-----------------------------------------
Aynı gün yazı hazırlanır.
İşe başlamadan önceki rutuma Bayraklı adliyesi de alınır.
Büyük arabayla gittiğim için araç garaja giremediğinden kapının önündeki polisten bekleme için tartışmalı bir izin koparılır...
Koca adliyenin labirent koridorlarında bilmem kaçıncı icra müdürlüğü aranır.
Tam o sırada çok sevdiğim ve eski bir akrabam olan avukat görülür.
"Anaaa.. sen benden habersiz buralara geliyosun haaa? Ver bakiim, neymiş derdin?" diye fırça yenilir.
"Bu evrak 3 nüsha olmalıydı, sen şuradan bi fotokopi daha çek gel, ben o sırada şuradaki odadan dosyanı çıkartayım." cümlesi duyulunca rahatlanılır.
İcra kalemine girdiğimde, o kalabalığın içinde, Avukatımın :))) , dosyayı çoktan bulduğu ve işlemi neredeyse bitirdiği görülür...
Öpüşülür, ayrılınır...
Bu olay da benim kanunlara saygılı, hürmetkâr bir T.C. vatandaşı olarak, "Ben z.çtım, sen temizle" başlıklı anılarımın içindeki yerini alır.

Çarşamba, Ekim 06, 2010

DAŞ YOH MU LA DAŞ?


-Ula Duralı, sen aha bu il genel meclisine seçildin ya, heç ganunların bize verdiği görevinen sorumlulukları biliyon mu? Bak şimdiii, birinci maddede ne diyo, Stratejik plân ile yatırım ve çalışma programlarını görüşmek ve karara bağlamak , il genel meçlisinin görevidir diyo. Aha oku bak burayı, diyo mu demiyo mu?
-Diyo demeye, n'olcak ki?
-Heh, sen bi dur dinle bak Duralı. Şimdiii, hanı geçende müşteşar yardımcısıynan, tanıtma genel müdürü açılışa geldiydi, şu Andrüv müdür nedir, avustralyalı gavırın bizim koylüleri hamal gibi gullanıp daş daşıtarak yapdırdığı uzaydan bile görünen heykel parkı hatırlıyon mu?
-Yok unutmuşsum, hiç hatırlamıyom.! Niye hatırlamıycam? Elbet hatırlıyom. Turizlerin ziyaret güzergahlarına o parkı da eklemişler rehberler, bilmem mi?
-Dur dur dur! Bi dur dinle hele bak ne diyecem bitmedi lafım daha. Geçende benim picinin masa üstü temasını değiştireyim dedim de, vindovzun masaüstü temaları arasında Stonehenge diye bi görsele rastgeldim, Amanın ne görem, görseldeki daşlar aha bu andrüvün bizim koylulere dizdirdiği daşların aynı deel mi?
-?...?
-Hee Yaaaa! Googılda araştırdım, buldum. Meğersem bu bizim daşların aynından İngilterenin Salizburi düzlüğünde de yok muymuş?
Meğersem vaktıynan ufolara iniş yeri olsun diye yapılmamış mıymış bu şekiller?
-Ooooooohhhhh! Aaaaaa!
-Yaaaa! Elin gavırı niye gelip de bizim memlekette yapsın bu heykel parkı, hiç düşünmedik görüyo musun? Üç yıl uyuduk hep beraber. Amma teknolojinin gözünü seviim bak sonunda dank ettirdi gafama. Ne bu daşların bizim memlekete dikilişinin amacı heç düşündük mü vaktıynan biz he, soruyom sana Duralı?
-Yok düşünmedik hakkın var Memet Abey.
-Bence geç galmış sayılmayız. Ben diyom ki meclise bi önerge verek, bu daşların yapılış amacı ne imiş bi araşdırılsın. Öyle ya, uzaydan görülebiliyosa, ufolar direk bizim depemize inecek dimektir. Buna engel olmak lazım. Zaten bu biraz da kanunun bize tanıdığı stratejik görevlerden biri öyle deeel mi a Duralım?
-Ben de godum gitti imzamı önergeye Memet Abi. Öyle ya Ankara' ya göre hava hoş, onlar müşteşar yardımcısını heykelpark açılışına da, ufoların iniş yaptığı afet bölgesine de gönderir. Biz tedbirimizi baştan alalım da neme lazım.
-Yaaaa Duralım, heç sormadık kendimize bu adam kendine niye “ Kainata Daşlarla Fısıldayan adam” diyo diye deel mi? Bah bana sorarsan bu adamın uzaylılarnan da bi ilgisi var bah demedi deme. Uzaylılara ne fısıldadı acaba bu daşlarnan. Googıldaki görsellerde bu Andrüvün bi heykelini daha gördüm, aynen işaret parmaknan orta parmağın arasından başparmağın çıkarıldığı o ayıp işaret gibiydi. Dünyalılarnan alay eder gibi, uzaylılara bi mesaj verir gibi bi heykel yapmış başka bi ülke de. Bana sorarsan Andrüv uzaylı mı diye de bi önerge vermek lazım emme, şimdi onu vereceğimiz önergeye garıştırmayalım, ne me lazım öteki partinin adamlarının ufku o kadar da geniş olmayabilir, önerge red çıkabilir di mi Duralım. O konuyu bi dahaki önergeyle sunarız meclise. Şunun araştırmaları hele bi bitsin, stratejik önemi olan bi konu bu. Dur bakalım sen bi, hele dur bi...

Çarşamba, Ekim 14, 2009

Bittabi...

Bi'sefer benim için en önemli ve sevindirici haber bloğumuza iki yeni yazar katılması...
Gamze (Bir nefes hayat) ve Elif (sendromx) uzun müddettir etrafta yoklarken geçen akşam facebook'ta gelişen bir sohbet sırasında verdikleri kararlarla bloğumuzu şenlendirdiler...
Hâlâ kimi okuyucularımız, blogtaki tüm yazıları benim yazdığımı zannediyorlar.
Oysa büyük çoğunluğu (600'e yakın) bana ait ama meselâ bugün itibârı ile, şimdilerde blogtan ayrılmış olan Türkekırgın'ın 50 küsur, Jubelum'un 41, yine geldiği gibi sırlarla dolu olarak ortadan kaybolan Espressso'nun 30, gelecek vaad eden ve ümit veren:) Andelib'in 20, Cahil'in 8 ve bir başka kayıp Su Kabağı'nın 6 yazısı çıkmış. Gamze'de iki gün önce ilk yazısı ile "Merhaba" dedi bizlere. Elif'i de bekliyoruz.:) Bu yazılar yan tarafta bloğun formatına uygun olarak ve harf sırasına göre Aby, Andy, Cahy, Elfy, Espy, Gamzy, Juby, Suky, Turky şeklinde etiketlidir...
Oradan misâl Espy'e tıklayacak olan bir okuyucu sâdece Espressso'ya ait yazıların tamamına ulaşabilir...

* * * *

Gamze'nin yazısının altında, sevgili Gulteinen'in yaptığı yoruma katılıyorum bende... Evet, Gamze'de, Elif'te duygu dolu yazarlar...

* * * *

Dün Andelib'in Sarı Zarflar yazısı çıktığında ben de gerçekten bir sarı zarf işi ile uğraşıyordum... Eski bir vergi borcu çıkmış... Gittim, onu ödedim, döndüm bir de ne göreyim, Andy sanki bilmiş gibi aynı gün patlatmış yazıyı...

* * * *

Önce Denizli'de bir işadamı intihar etti, sonra İzmir'de başka bir işadamı öldü... İstanbul'da bir öğretim görevlisinin aracı boğaz köprüsünde bulundu...
Derken Pazartesi öğlen tanıdığım bir kişinin daha intihar ettiğini duydum... Dün öğrendiğim kadarı ile karısını ve çocuklarını evden göndermiş, kapının arkasına divanı, çenesinin altına da tüfeği dayamış, sonra basmış tetiğe.
Denizli'li zengin bir işadamı olmak ile gariban bir karpuzcu olmak arasında hiçbir fark yok...
Çarklar hepimizi aynı öğütüyor.

* * * *

Hani aynı anda üç dört kitap okuma dönemleriniz olmuştur. Ruh durumunuza göre...
Bana bu olay film seyrederken olmaya başladı... Bir film koyuyorum, yirmi dakika sonra başka bir filme bakmaya başlıyorum. Ertesi gün bir başkasına... Üç gün sonra ilk seyrettiğimi kaldığım yerden başlayarak bir yarım saat daha izliyorum misâl... Bozuyor muyum acaba?
Divanlar, silahlar, köprüler ve viyadüklerden uzak durmam lazım.

* * * *

Hande Altaylı'nın Maraz adlı kitabını okuyordu A.W.
Evde bırakmış geçen gün... Öylesine bir bakayım derken akşamına bitirdim... Akıcı yazmış... Hoşuma gitti. Sonu kelekti biraz, aceleye gelmişti ama ilk üç çeyrek güzeldi gerçekten...

* * * *

Bokuyla kavga eden arkadaşlara bir tavsiyem olmayacak... Kendileri bilirler kendilerini.

* * * *

Blogger'larda genel bir yazı ve yorum durgunluğu var yine... İşyerlerinde koyulan yasakların etkisinin olduğu da söyleniyor ama tam da anlamıyorum nedenini...
Misâl benim Facebook'a eskisinden daha fazla bakıyor olmam etkiledi sanıyorum kendi bloğuma olan ilgimi. Eskisi gibi en az iki - üç günde bir bi'şeyler yazmak zorunda hissetmiyorum kendimi...

* * * *
Sigarasızlığın ikibuçuk'uncu ayındayım. Dün gece ilk kez rüyama girdi. Söylemişlerdi bunun olabileceğini ama bana kısmet dün akşamaymış... İnsanın rüyasında "Vay be, o kadar hızlı içime çekmeme rağmen hiç başım dönmüyor haaa..." diye düşünmesi hem komik hem acı...

* * * *


Dün gece geç saatte, yatmaya hazırlanırken, canım kardeşim, çocukluk arkadaşım Yıldırım, Galata Kulesinden çektiği otuz iki fotoğraf yolladı...
Bunlara bakarken, şöyle yazdım kendisine;
"Şehriniz hem çok güzel ama bir o kadar da güvensiz. 18 numaralı fotoğraftaki silüet çok güzel."
"O teyze de İstanbul'u orada yaşıyor işte..." diye yanıtladı beni...



Bir de şöyle bir fotoğrafı var... Adı "kafadan bacaklı" :)))

Cuma, Ağustos 14, 2009

çok sıcaklarda kurumsal olunmayabilir.

Hakîkaten sebatkâr bir adamdı.
Köşedeki dükkânı tutup en fazla bir kaç sene dayananlardan değildi o.
Neredeyse on seneye yaklaşmıştı Eyüp'ün mahallemizin bakkallığına soyunması.
İyi bir adamdı, efendiydi.

2000 krizinde döviz kredisi ile aldığı arabanın borcunu ödeyebilmek için hayli zorlanan, toparlanmak için yıllarca sıkıntı çeken ve sıkı çalışan, bu arada genç yaşına rağmen kalp krizi geçirerek by-pass olan kendi halinde bir bakkal...

Son yıllara kadar dükkâna sâdece yaşlı babası gelirdi, yardım için. Babasının beyefendi hâllerinden, Eyüp'ün davranışlarına da şaşırmazdınız. İyi bir ailenin fertleriydi bu insanlar.

Geçtiğimiz yıllarda Eyüp, su bayiliğine de girdi. Dükkânın önünde büyük mavi petler, derken dondurma dolapları, şemsiyeler filan, mekân harekete geçti.

İç bölümde de bâzı tadilâtlar yaparak kullanımı kolaylaştırdılar, bayağı bir mal koydular raflara.

İşte bu aşamalarda Eyüp'ün eşi olduğunu öğrendiğim bir hanım da gelmeye başladı dükkâna. O da hanımefendi bir kadın. İki tâne de kızları var. Sanırım Lise çağlarındalar.
Böylece, küçük bir bakkal dükkanı, kadın elinin de değmesi ile bir minik markete dönüşerek gelişiyordu.

Dikkâtimi çeken şeylerden biri şuydu.
Eyüp'ün eşi, bakkal dükkanında, içeride yabancı yokken (ki ben yabancı değilimdir.),
Eyüp'e adı ile hitap ederken, yabancı bir müşteri geldiğinde veyâ kapının dışında, sokakta "Eyüp bey" diyordu. "Vay be" demiştim bende.

* * * *

Geçenlerde bir öğle vakti... Sıcaklardan 168 derece filân. Tipik İzmir öğleni.
Tam Eyüp'lerin yanındaki börekçiden çıkıyorum, baktım bu, elinde bir su bidonu bir yere gitmeye niyetli...
Karısı seslendi arkadan; "Eyüp bey, kime gidiyorsunuz?"
- Nâlân hanımlara...
- E, Nâlân hanım ekmekte istemişti.
- Ah evet, unuttum.
- Unutmayalım Eyüp bey, unutmayalım.

Kadın, kocasına vereceği ekmeği almak üzere içeri girerken, Eyüp dişlerinin arasından sâdece kendisinin ve benim duyabileceğim bir sesle;
"Sokucam kurumsallaşmana da, beyine de." diye mırıldandı, ter içinde.

Perşembe, Temmuz 02, 2009

Tükenmezin arka tarafı

Ceku'nun annesi ve babası uzun yıllar önce ölmüş, o da oğlan kardeşi ile birlikte yaşamaya başlamıştı. Kaan'la evlenmeye karar verdiklerinde, kardeşine ufak fakat güzel bir ev tutmuşlar ve kendi oturdukları evi elden geçirip orada yaşamayı planlamışlardı.Karşıyaka'nın şirin bir sokağında olan ev, Kaan'ın annesi ve babası ile oturduğu eve de pek uzak değildi.
Nikah günü yaklaştıkça hazırlıklar artıyor, işler bitmeyecek gibi görünmeye başlıyordu.
O gün Ceku, oğlan kardeşinin yeni evine taşınmasına yardım ettikten sonra, Kaan'la birlikte, evden atılması gereken, artık kullanılmayacak olan eşyaları kolilere doldurmuş ve akşam üzeri evin önündeki çöp tenekesine atmıştı.
Kaan "Artık eve çıkmayalım, annemlere uğrayalım buradan, akşam da orada yatarız. Evi de yarın toparlarız." dediğinde, fazla da düşünmeden kabul etmişti.Akşamın ilerleyen saatlerinde Ceku, ertesi gün işe gitmek için kıyafetinin uygun olmadığını düşünmüş, Kaan'a "Gel bi koşu gidip evden bir kaç parça bir şey alalım." demişti.

* * * *

Sokaklarına dönen köşeye geldiklerinde sezmişlerdi ortamın garipliğini.
Balkonlarda insanlar meraklı gözlerle izliyorlardı sokakta olanları.
Polis arabaları vardı. Barikatlar kurulmuştu köşelere. Ve tam apartmanlarının önüne çekilmeye çalışan sarı kordonlar...
Şaşırdılar.Usul usul yaklaşırlarken, "Bomba, bomba var galiba." sözlerini duymaya başlamışlardı.
Çevredekilerin ve özellikle polislerin tüm dikkatlerinin çöp kutusuna odaklandığını farkettiklerinde, duydular sesi...
Çöp kutusundan gelen ses düzenli olarak "vik vik vik" diye ötüyordu.
Herkesin dikkati seste ve büyük çöp tenekesinde olduğundan, kimse Kaan ve Ceku'nun birbirine garip bir ifadeyle baktığını farketmedi.
Kısık bir sesle sordu Kaan; - Sen eski alârmı atmıştın di mi?-Ceku aynı tonda cevapladı; - Hımm.K- Bu onun sesine benziyo di mi?C- Benzemiyo, aynısı...
Kaan bir an düşündükten sonra, çöp kutusuna son derece ihtiyatla(!) eğilmiş olan, bir elinde fener diğerinde ise bir tükenmez kalem tutan polise yaklaşmaya çalıştı...Diğer polisler; -Yaklaşma hemşerim, bomba olabilir.- dediler.Kaan "Bomba değil o, ben biliyorum ne olduğunu." diye yanıtlayınca, tükenmez kalemin tersiyle çöp kutusunu kurcalayan polis doğrularak "Ne peki?" diye sordu.
"Biz az evvel eski eşyalarımızı attık buraya... İçinde bir de pencere tipi eski alârm vardı. Bu onun sesi sanırım."
"Eh be hemşerim, çalışır halde alârm atılır mı çöpe?"
"Abi, içinde pil olup olmadığını bile hatırlamıyorum. Bir sürü şey attık kolilerin içinde. Çalışmayan bir şeydi o da. Belki çöp karıştırıcılar yanlışlıkla açma tuşuna filân dokunmuşlardır."
"Al o zaman feneri ve tükenmezi, sen bul şunu..."
Kaan tereddüt etmeden daldı çöp tenekesinin içine, bir dakika bile geçmeden çıkarttı vikviklemekte olan parçayı dışarıya... Düğmesini kapatınca seste kesildi...
Polis, sert bir hareketle Kaan'ın elinden aldı ufak beyaz âleti. Evirdi, çevirdi. Düğmesini açtı, vikvik edince kapattı.Sonra yere attı. Üzerinde tepindi. Durdu baktı. Bir kaç kez daha vurdu tabanıyla. Darmadağın olduğuna emin olduktan sonra, bomba imhâ araçlarını ( tükenmezini ve fenerini ) geri istedi.
Barikatlar ve sarı kordonlar kaldırıldı. Ekip arabaları olası bir başka bomba ihbarına müdâhele etmek üzere mahalleyi terk ettiler. Konukomşu olağan hâllerine döndü.
Ceku ve Kaan ise evlilik hazırlıklarına devam ediyor...

Çarşamba, Nisan 29, 2009

SIRADAN BiR ALBAY

"Tanrı'ya bu kutsal yemini ederim ki; Alman İmparatorluğu ve Halkının "Lider"i Silahlı Kuvvetler'in Başkomutan'ı Adolf Hitler'e kayıtsız şartsız itaat edeceğim.
Cesur bir nefer olarak, bu ant için her zaman canımı vereceğim."

Valkyrie adlı film bu cümlelerle başlıyor.
...ve devam ediyor;

"Hitler'in barış ve refah için verdiği sözler unutuldu..
ve geriye yıkımdan başka bir şey kalmadı.
Hitler'in Muhafız Alayı tarafından yapılan vahşet Alman Ordusu'nun onurunu zedeliyor.
Subaylar arasında Naziler'in işlediği suçlara karşı alabildiğince nefret uyandı.
Sivillerin katli, işkence ve açlıktan ölen esirler ve toplu Yahudi infazı."

Tom Cruise, filmde Albay Stauffenberg adlı sıradan bir subayı canlandırıyor. Gidişatın farkında olan sıradan bir subay karakteri...
... ve diyor ki;

"Bir subay olarak Hitler'e karşı koyacak cesareti kendinde gören bir tek general bulamıyorum.
Çevremi gerçekle yüzleşmeye isteksiz ya da yüzleşemeyen adamlarla sarılmış buldum.

Bir değişime gidilmeli.

Ya Almanya ya da "Lider"e hizmet ederiz, ikisine birden edemeyiz.

Ancak bu savaşın içinde, şimdi anlıyorum ki, Almanya'ya hizmet etmenin sadece tek yolu var.
Ve bunu yaparak hain olacağım.
..ve bunu kabul ediyorum..."

* * * *

Albay Stauffenberg, ideallere hizmet etmenin, kişilere hizmet etmekle mümkün olmayacağını anlayan bir subay olarak,
kimi zaman kendisiyle birlikmiş gibi görünüp arkasından kuyusunu kazan,
kimi zaman ilişkilerinden korkarak, gördüklerini görmemezliğe gelen,
kimi zaman "herşey bittiğinde kazanan tarafta olabilmek için" her türlü dans figürünü ustalıkla sergileyen insanlarla çalışmak zorunda kalıyor.

Albay ölüyor mu, kalıyor mu onu burada yazmayayım ama, tümüyle gerçek olan bu hikaye,
bizlere filmin sonunda, Berlin Direniş Anıtının üzerinde yazan bir kaç kelime ile veda ediyor.


Başını utançla eğmedin.
Adalet,
Özgürlük
ve Şerefin için
hayatın pahasına direndin.



Pazartesi, Mart 30, 2009

iZMiR TULUMU

"Dün, parmaklarımızı neden boyamıyorlar diye kavga çıkartıp, tutanak tutturup, savcıya ve emniyete ifade verip..." kelimeleri ile başlayan bir yazı yazmıyorum.
Mutluyum, huzurluyum.
Kavga çıkmadı.
Tulum çıktı.
Biliyorsunuz İzmir Tulumu çok meşhurdur. Lezzetlidir. Tavsiye ederim.

* * * *

Gavurlar, İzmir'li gavurlar,
Utanmadınız mı oğlum, belediyelerinizden hiç olmazsa bir tanesinde bir ampul yakmaya.
Bu kadar mı tasarruf olur? Hakikaten tam bir gavur gibi davrandınız. Çünkü Gavur, "tasarrufsa dibine kadar" der ve bir tane bile yakmaz...

* * * *

Sevgili Deniz dede,

Bir kaç gün içinde genel başkanlığı bıraktığınızı ve sizinde desteklediğiniz yeni Genel Başkan adayının Kılıç Kemal amca olduğunu açıkladığınız takdirde, genel seçimlerde, şu anda yakalanmış olan ivmenin çok artarak devam edeceğini, aksi halde dün partiye verilmiş olan oyların bir miktarını yine kaybedeceğinizi iddia ediyorum, ediyoruz, ediyorlar.

Ne olur, hadi bizi daha fazla yalvartmayın.

Perşembe, Şubat 26, 2009

bir kaç bir şey...

*
Arzu Pınar yazmış "Benjamin Button'a tuhaf soru" nun yorumlarına...
Ah be güzel abim be, Kadın Blogları arasında gösterilmiş ayol. 650 postun içinde bir kaç pasta resmi ve kalamar tarifi var diye midir, nedendir bilmem ama öyle layık bulmuşlar.
*
Dün akşam Slumdog Millionaire'i izledim ve değişik bir film olmasının dışında hiç bir şeyini beğenmedim. Filmden sonra "döneyim bir şeyler yazayım" diye düşünürken, Gülçin'in bu konudaki yazısını, o yazıya bırakılan yorumlarda 7.Oda'nın deposunu, sonra Zülfü Livaneli'yi okudum. Diğer arkadaşların yorumlarına da baktım.
Vazgeçtim.
Son on gün içinde yine bir on-onbeş film izlemişimdir. Çok iyileri vardı aralarında... Bence tabi. Örnekse; The Savages ya da The World's Fastest Indian... Öneririm.
Bu akşamın filmi, şu anda nereye yazdığını bulamadığım ama eğer yanlış hatırlamıyorsam Çınar'ın tavsiyesi; Into the Wild...
*
Yine bir uçağımız düştü.
Gövdede ortasından bölünmüş bir Turkish yazısının, ülkemize ve ulusal havayolumuza iyi bir getirisi olmayacağı kesin.
Nedenler ise duyabildiğim kadarı ile henüz netleşmiş değil.
Diğer yandan, kaza ve nedenleri ile ilgili olmayan ama dün cnbc-e'de Murat Birsel'in kaza sonrasında söylediği bir şeyi duymayanlar için yazıyorum...
Uçak A-9 otobanının hemen yanına düşüyor. Düşme ânı ve sonrasında, o tarafa gelen ambulanslar ve ambulans helikopterlere rağmen, otobanda kimsenin durmaması, olayı izlememesi üzerine konuşulurken Murat Birsel, "Bu olay bizde olsaydı, yol ortasında durup inşaat izleyen bir millet olarak, otobanın o bölümünde, büyük bir insan ve araba yığını olur, on-onbeş dakika içinde de kenarda köfteciler, tavuk-pilavcılar ve meşrubat satıcıları türerdi..."
Kesinlikle katılıyorum.
Adamlar soğuk kanlı...
Beri yandan, bizim tez canlılığımızında sanki başka iyi bir tarafı mı var acaba?
Dün gece ben yatarken Hollanda ilgili makamları, ölü yaralı isimlerini açıklamayı bırakın, cockpitte bulunan 3 cesedi henüz dışarı almamışlardı. (Bizde olsa ikindiye yetiştirirdik valla.)
Olayın üzerinden neredeyse 12 saat geçmiş... Girilmesi tehlikeli olan bir enkaz değilse, ki değil, neden?
Ya herifler çok uyuşuk...
Ya da...
Ya da...
Hollandalıların bile inanamayacağı ve/veya gördüklerinde nedenini kavrayamadıkları, çözebilmek ve açıklama yapabilmek için zaman gerektiren bir görüntü var.
Bekleyeceğiz.
*
Yerel seçimler öncesinde, bir belediye, Türkiye'nin çoğu ilinden daha fazla nüfusa ve oya sahip bir ilçenin sularını hiç bir haber vermeden "lâââk" diye keserek, web mekânında konu ile ilgili hiç bir açıklama gereği görmüyorsa ve bu kesinti hazırlıksız yakalanmış Karşıyaka'lıları 24 saattir üzüyorsa,
ya bunun bedelini ödemeye hazır, ya da harbiden idiot.

Çarşamba, Şubat 18, 2009

Sessizlik...

Vezir, kraldan çok kralcıdır.
Ama aynı kabı kullanmaktadırlar ikisi de...

Zeki Vezir gücün kendisinde olduğunu bildiğinden hababam debabam yüklenmekte ve ezmektedir kralın tebaasını... Kral'a da "Bırak, ben hâllederim." demektedir...

Yalayıcılar ise vezire şak şak yapmakta, bezirgânlar da kapıları açmaktadırlar...
Günlerden bir gün o halktan birisi yeter diye bağırdığında, vezir baskılar kurar, binbir dereden sular getirir, susturmaya çalışır, türlü numaralar yapar.

Ancak bu kez vezirin karşısında, kendisinden daha zeki ve çok dürüst bir adam vardır.
Susar o adam...
Tek kelime etmez.
Haftalarca...
Aylarca...
Yıllarca...
Konuşmaz.

Ama öyle bir hazırlanır ki,

Öyle bir hazırlanır ki...

Ezilmişliğin verdiği hırsla...

Adâletsizliğin verdiği öfkeyle...

Ama en önemlisi sabırla...

Öyle bir hazırlanır ki...

Tek bir darbe için bir hazırlıktır bu...

Enine boyuna, saatlerle, günlerle, haftalarla ve aylarla...
ve dâhi yıllarla düşünülmüş, her bir ayrıntısı defâlarla gözden geçirilmiş,
sınanmış...

Tek bir darbedir.

Gücünü orantısız kullanan zâlim vezire indirilecek tek bir darbe...

Bilir ki; "Zor bir iştir bu... Çok zor..."

Bilir ki; "Bâzen en yakın arkadaşına bile söyleyemeyeceğin şeyler vardır."

Bir dostunun yaptıklarına içerlese bile söylememelidir bunu. O dostu bunu aslında ya iyi niyetinden ya da salaklığından yapmıştır... Ama konuşma zamanı henüz gelmemiştir.

Konuşmak zarar verir...

Herşeye rağmen susmak ve sabretmek...

Bir eğitimdir bu da... Ve en yorucu olan da budur.

Yoksa kara bulutlar toplanıyormuş, etraf çok sessizmiş, önemli değildir.

O, fırtınadan sonra çıkacak olan Gökkuşağının izini sürmektedir...




FIRTINA GETiREN...

Comin' out of nowhere
Drivin' like rain
Stormbringer dance
On the thunder again
Dark cloud gathering
Breaking the day
No point running
'Cause it's coming your way

Ride the rainbow
Crack the sky
Stormbringer coming
Time to die
Got to keep running
Stormbringer coming
He's got nothing you need
He's gonna make you bleed

Rainbow shaker
On a stallion twister
Bareback rider
On the eye of the sky
Stormbringer coming down
Meaning to stay
Thunder and lightning
Heading your way

Ride the rainbow
Crack the sky
Stormbringer coming
Time to die
Got to keep running
Stormbringer coming
He's got nothing you need
He's gonna make you bleed

Coming out of nowhere
Drivin' like a-rain
Stormbringer dance
On the thunder again
Dark cloud gathering
Breaking the day
No point running
'Cause it's coming your way


Yenileme

Yorumlarda Gulteinen Enkelini'nin "Peki Gökkuşağı çıkacak mı?" sorusuna "Çıkacak!" diye yanıt vermemden sonra, üstteki postun fotoğraflarını çekip elimde makinam ile ofise döndüğümde aşağıdaki manzarayı gördüm penceremden...:))


Salı, Ocak 06, 2009

ISSIZ KADIN ISLI ADAMA KARŞI..

Akşam üzeri Alsancak Kordon'da kalabalık bir birahânede oturuyoruz Amerika'dan Andy ile...
Kalabalık. Neredeyse tüm masalar dolu.
Yanımızdaki masada bir delikanlı ile karşısında bir genç kız oturuyor.
O kadar yakınız ki, ben istemeden misafirliğe gidiyorum. Kulak bölümünden...
Delikanlı hafif hesap sorar bir tonla, "Neden cep telefonunu açmadığını" soruyor kıza...
Kız o kadar inandırıcı, o kadar yumuşak bir tonla yanıt veriyor ki; "
Bi'tânem, ben ööle çantasından çıkararak ikide bir telefonuna bakan insanlardan değilim. Duymamışımdır. Ancak çaldığını duyarsam alıp bakıyorum aşkım.."
Hani ben bile kalkıp "üzülme be kardiş." diye öpebilirim kızı.. O derece..

Derken bir ara delüğanlü tuvalete gittiğinde, kız önce bi çocuğun arkasından bakıyor, sonra da çantasından hiç çalmamış olan ıssız telefonunu çıkarıp bi'göz atarak yerine koyuyor. Kızın hareketlerde çok ıssız harbîden.

Sonra boyfrent geliyor, onlar dalıyor kendi muhabbetlerine, biz de Andy'yle bizimkine...
Biz sigara ve sigarayı bırakmaktan bahsediyoruz. Ve tâbi bi'sürü başka şeyden...
İlerleyen dakîkalarda yan masa hesâbı ödeyip kalkarken delüğanlü masamıza, benim önüme doğru kareli bir not kağıdı bırakıyor.
Ve son derece sâmîmi bir ses tonu ile "Usta.. Bu kitabı oku. Çok faydasını göreceksin."
Sâlisede göz atıyorum nota... El yazısı ile "Allen Carr - Sigarayı bırakmanın kolay yolu" yazmış...
"Teşekkür ederim." dedikten sonra "Senin görlfrentte işe yaramamış yannız kitap" diye ilâve ediyorum.
"Hııı.." diyor ve gidiyor.

Kıssadan hisse...
"Eğer sen yan masayı duyuyosan, yan masada seni duyar, USTA."
Nası'ama?

Cumartesi, Ocak 03, 2009

Neşeli hafta sonları olsun..

Adam 30 Aralık günü arkadaşına soruyor; "Yarın n'apıyo'sunuz?"
"Neden ki?" diye soruyla yanıtlıyor arkadaşı...
"E, yarın yılbaşı gecesi ya.."
"Olm, yarın gece nası olsa geçer. S.ktir et bir günü, sen kalan 364 günü nası geçircez bi onu sor bakalım."

* * * *

Bu veciz :) kısa hikâyeden sonra bir tecrübemi sizlerle paylaşayım da unutmayayım...

Kaynana dili denen üfürmeli-üfleyince uzayan yılbaşı şeyleri var ya...
Çocuğunuz kabız olduğunda, tuvalette otururken, verin bak bi, ikinci üfürükte çocukta rahatlıyor, sizde.

Saygılar.

Pazartesi, Ekim 20, 2008

beyzik ingliş..

Lina: Baba, biz bugün okulda (anaokulunda) ingilizce öğrendik..
Ben : Öölemiii? Hadi yaaa.. Neler öğrendiniz bakiim?
Lina: Hayvanları öğrendik..
Ben : Meselâ hangi hayvanları?
Lina: Kediyi öğrendik.
Ben : Peki ne demekmiş kedi?
Lina: Ked. (Cat)
Ben : Afferim be.. Peki Köpek ne demek ingilizce..?
Lina: Köp.
Ben : ..........

Salı, Eylül 09, 2008

Yorumurne Ultimatum..

Dün akşam yedi kişi (Abi, ben, kendim, şahsım, Ferda, Anıl ve Yarkın) yaptığımız blog yönetim kurulu toplantısında verdiğimiz kararlar nahanda aşağıdaki gibidir.

1- Son zamanlarda özellikle Jubelum'un yayımladığı "At Avrat Reina" ve Turkekırgın'ın yazdığı Ermenistan ziyâreti ile ilgili yazılara gelen yorumların kabalığı ortamı hafif germektedir.
Bunun nedeni, düşüncelerinin bize yanlış gelmesi değil, ifâde tarzları, hitap şekilleri, kaba kelimeler ve yazışmaların hemen "Sen hangi taraftansın?" gibi kişiselliğe indirgenmesidir.

2- Yakından tanıdığım ve isterlerse çok ama çok ciddî kişisel cevap verebileceklerini bildiğim her iki yazara da, olaya aynı düzeyde yaklaşmadıkları için huzurlarınızda teşekkür ediyorum.

3- Yazılarımıza gelecek olan yorumlarda bundan sonra dikkat edilecek hususlar şunlardır.
a) Yorumun içinde saldırgan, kaba, kişisel bir eleştiri ya da hakâret olup olmadığı..
b) Bu kriterlerden birini dahî taşıyan yorumcunun isimsiz/anonymous olup olmadığı. Eğer isimsiz ise bu tip yorumlar yayımlanmayacaktır. Ancak, eğer bir blog ya da sayfa sâhibi ise, yâni daha önce söyleyecek birşeyleri olmuş, yazmış, çizmiş bir arkadaşımızsa kaba olmadıkça, sert yorumlarda yayımlanacaktır.

Bilgilerinize arzeder, saygılar sunarız.

Abi ve altı cüceler.

Yayımlanmayan yorum sonrasında zorunlu açıklama:
Yukarıdaki kıstaslar sâdece bir yazara karşı düşüncedeki yorum sâhibi için geçerli olmayıp, yazarlarla aynı görüşü paylaşan yorumcular içinde geçerlidir.
Örneğin Türkekırgın'ın yazısını destekleyen ama içerisinde hakâret içeren yorumlar içinde aynı kriterler sözkonusudur.

Çarşamba, Eylül 03, 2008

Sözde Ermenistan'a giden AKP'li Cumhurbaşkanınız ve Dışişleri Bakanınız...(yumuşak versiyone)

Ülkesini bu kadar satan insanlar görmedim. Ermeniler ülkemizin topraklarından bir bölümüne Batı Ermenistan diyor, milli sembolleri Ağrı dağı. Ülkemizin toprağında gözleri var. Onlarca diplomatımızı katletmişler. (Sayın Dışişleri Bakanı!!) Ülkemizi sözde soykırım yapmaktan mahkum etmeye çalışıyorlar. Bu Ermeniler ki, Osmanlı'nın son zamanında yüz yıllarca yaşadıkları ülkelerine karşı Rusla işbirliği yaparak komşularını katletmiş alçak vatan hainleri. Diasporasının egemenliği altında yaşayan fanatik bir millet. Bir tane diaspora artığıyla karşılaşmamışım ki, Türk'e düşmanlık beslemesin. Bu soysuzların dedeleri Türk insanını arkadan hançerlediklerini torunlarına anlatamadıkları için hainliklerinin sonucu ayrılmak zorunda kalmalarını Türklerin sözde düşmanlığına bağlayacak kadar aşağılık insanlar. Bunların ekmeğine yağ sürmeye giden "pek akıllılar", bir gün mutlaka hakettikleri şekilde yargılanacaklardır.

Çarşamba, Temmuz 09, 2008

:))))))))

A 3-year-old boy examined his testicles while taking a bath.
"Mom", he asked, "Are these my brains?"
"Not yet," she replied..

Cuma, Temmuz 04, 2008

Girdi, çıkmaz... e stori bay yozdil

2 Temmuz 2008
Yılmaz ÖZDİL
yozdil@hurriyet.com.tr

Girdi, çıkmaz...


Haliyle herkes soruyor:

"N’oluyor?"

*

Meşhur fıkradır...

İki kafadar, iddiaya girer.

Biri der ki:

"Şu ampulü ağzıma sokarım."

Öbürü der ki:

"Sokamazsın."

Sığardı, sığmazdı derken...

Sokar.

Ama küçük bir pürüz vardır...

Çıkaramaz!

Öbürü şaşırır, nasıl çıkaramaz?

Başka bir ampul bulur...

Kendi ağzına sokar.

I-ıhh... O da çıkaramaz.

Biri káğıt kalem bulur...

"Hastaneye gidelim" yazar.

Çıkarlar sokağa, atlarlar taksiye.

Taksici bir de ne görsün, iki kişi, ağızlarında ampul... "Hayrola" der... Konuşamazlar. Kağıda yaza yaza anlatırlar dertlerini... Taksici gülmekten kırılır tabii.

"Yahu arkadaşlar" der...

"Çocuk musunuz Allah aşkına, insan böyle bir şeyi dener mi hiç?"

Neyse...

Bırakır ikisini hastaneye.

Yoğun bakıma alınırlar.

Tam acil müdahale başlarken...

Taksici acil servise geri gelir...

Ağzında ampul!

Bulaşıcıdır çünkü...

Görünce gülmekten altına işeyen taksici, "Acaba gerçekten çıkmaz mı?" diye düşünerek, ilk bakkala yanaşmıştır.

*

Kıssadan hisse...

Söyledik size denemeyin diye.

*

Nasıl olsa denemesi bedava, deneriz, olmazsa çıkarırız zannettiniz, çıkmaz.