Cuma, Ekim 04, 2013
Eylülün yirmiyedisi
Bir arkadaşım Facebook'ta Ertuğrul Özkök'ün bir yazısının linkini paylaşıyor.
Alttaki yorumların bir çoğu ve özellikle "o kadar yalakalıktan sonra doğru da yazsa boş." yorumu anlatmaya çalıştığım şey...
Yılmaz Özdil bir gün yazı yazmıyor, karısının hastalığı yüzünden,
adamın ne i.neliği kalıyor, ne yazarlığı, ne satılmışlığı...
Bu anlayış yüzünden bizden bir b.k olmuyor...
O liboştu, bu dönekti, şu yalakaydı derken sözde aynı uğurda savaştığını zanneden milyonlarca yalnız insan...
Kimse kimseyi ne yapsa beğenmiyor.
Karşı olduğu partinin gençlik kolunun cep telefonunu vererek "7/24 hizmetinizdeyiz. Kömür mü lazım, makarna mı?" pankartını facebookta paylaşıp küfür edeceğimize, kendi kollarımızı oluşturarak, "7/24 hizmetinizdeyiz." pankartımızın altına cep telefonumuzu yazmak zor çünkü bize...
Tinerci çocukları sokaklardan toplayıp, eğiterek kendi militanları haline getiriyorlar diye karşı partiye kızıyoruz.
Yapsana aynısını, konuşacağına...
Çok tuhafız arkadaş, çok...
İki saniyede karar verir, yazar, bunun da en doğrusu olduğunu düşünürüz, kavga bile ederiz... Sadece lâfta ama... Sahada değil.
Birbirimizi klavyelerimizle, hainlikle, gaflet içinde olmakla suçlarız...
Sadece %100 bizim gibi düşünmüyor diye...
Diyorum ki...
Tuncel Kurtiz sonsuzluğa geçmeden iki gün evvel, yanlışlıkla hani, olur da nefret ettiğimiz bir liderin ya da partinin yapmış olduğu ufacık olumlu bir şeyden bahsetseydi...
Bu gün son nefesini verirken ne kadar denyo olduğumuzu düşünür müydü misâl?
İki dakikada insan unutuyorsunuz yeğenler, der miydi?
Salı, Mayıs 03, 2011
Various- Biz size satarus

Ama hiç değilse dişimle tırnağımla kazandığım aylığımdan arta kalan üç-beş kuruşu da tüketmeye, karım tarafından mağaza ışıkları altında görür görmez tutulunup, kasada ödeme yapılıp karton poşete girdikten ve hele de o poşet evimizin eşiğini aşar aşmaz sona eren, mangal yellenmesi ile havada uçuşan kıvılcımlar misali sönen yıldırım aşkı giysilere, biblolara, tuvalet fırçalarına,bardaklara, havlulara, yapma çiçeklere, oda kokularına, dudak boyalarına, adını hatırlamayı unuttuğum bir sürü ıvır zıvıra kaptırmaya hiç niyetim yok.
Bu yüzden bizim Hanımla evden çıkmadan önce sıkı bir pazarlık yapıyor, “Tamam, gidelim ama bir şartım var: Bak karıcığım evimizde her şeyimiz tamam, hiçbir şeye ihtiyacımız yok, görüyorsun. Söz ver: hiçbir şey almayacaksın tamam mı?” koşuluma “Tamam.” sözünü aldıktan sonra, içim rahat dolaşıyorum A.V.M. sokaklarında.
Sevgili karımın, çok sevdiğini, gezmezse hafta sonu keyfinin eksik kalacağını iddia ettiği Muzo mudur, Judo mudur nedir öyle bir mağazaya girerken de bu yüzden öyle huzurluyum... Mujoda, karımın evde verdiği söze duyduğum güven ve iç huzuru içerisinde keyifli keyifli dolaşırken, “Aaa ne güzel paspas! Aaa ne güzel abajur! Aaa ne güzel kokulu mum! Alsak mı ki?” gibi ataklarını, evdeki pazarlığımıza atıfta bulunan kaş ve göz hareketlerinden oluşan salvolarla savmışken ve mağazadan çıkmamıza çok az sayıda raf kalmışken, canım Karımın “Şu çalan parçalar ne kadar da güzel, kimmiş bu, soralım da sen internetten indirirsin, evde de dinleriz” talebine, bu iç huzuru içerisinde ve müziğe olan zaafımın da etkisi ile, - zararsız bulup- teslim oluveriyorum.
Hayatının baharında kayıtsız şartsız, paranın ve patronun emirlerinin egemenliğine esir olmuş (eskiden tezgahtar derdik ya tezgah o kadar büyüdü ki artık gerçek tezgâhtar kim bilemiyoruz ) genç görevlilerden biri; elindeki işi bırakıp, bizim hanımın “bu çalan şarkı ne kadar da güzel, kimin acıba?” şeklindeki sorusuna karşılık, “Hemen soralım efendim!” diyerek büyük bir ciddiyet içersinde kasaya doğru seyirtiyor. Bizim genç görevli, bizim olmayan genç kasiyere mırıl mırıl birşeyler mırıldanıyor, bizim olmayan genç kasiyer de yine en önemli işlerini bizim artık pek de genç sayılamayacak yaştaki hanımın merakını giderme aşkıyla bir kenara bırakıp bir yerlere telefon açıyor ve bizim aracı genci bilgilendiriyor.
Hay ben benim zaaflarımın da, karımın zaaflarının da, benim ve karımın ortak zafiyetlerimizin de, bütün zaaflarımızı bizden önce keşfedenlerin de....
Genç görevli kasadan beriye doğru birkaç adım atıyor, kasanın hemen yanında kurulu tel raftan bir cd alıp bizim hanıma uzatıveriyor, “Şu an mağazamızda çalan parçaların hepsi bu cd' de; almak ister misiniz, sadece 8,50 TL efendim.” diyor. Yüzyıllardır tanıdığım genç karımın gözünün içine bakacak cesareti çoktan kaybetmiş, kasaya doğru ilerliyor, asla bizim olamayan kâğıt parayı ve ruhumu genç kasiyerin kişliğinde bize satacağı bir şeyleri illâki bulunan bu mükemmel sisteme teslim ediyorum. Kulaklarımdaki “genç”liğimden kalma klişe “biz sizi ararız” nidası yerini “biz size satarız” a bırakıveriyor ve müzikli haliyle yinelenip duruyor. İştah içerisinde cd kapağında “kim söylüyor” sorumun yanıtını arıyor ve buluyorum...
Şarkıyı kim mi söylüyor, tabii ki Various!
Perşembe, Mart 03, 2011
Ortadoğu'da internet devrimi, Türkiye'de yine sansür
Haluk Şahin
haluksahin@tv8.com.tr
Blogdan alma haberi
Ortadoğu'da internet devrimi, Türkiye'de yine sansür
Türkiye en olmayacak şeylerin en olmayacak zamanlarda olduğu bir ülkedir. Zaman zaman ülkemizin Murphy’nin Yasaları’nı kanıtlamak için özel olarak tasarlandığını düşünürüm! Hani “Bir şey bozulabilecekse mümkün olan en kötü zamanda bozulur” türünden yasaların!
Şu işe bakar mısınız: Tam internetin, sosyal medyaların, bu arada blogların Ortadoğu’yu altüst eden devrimci hareketliliğin başlıca dinamolarından biri olduğu ilan edilmişken; ve dahi, tam Türkiye “işleyen” demokrasisi ile bölgedeki otokratik ülkelere örnek olarak gösterilirken, sen kalk on binlerce Türk blogcunun kullandığı blogspot platformunu mahkeme kararıyla kapat. Fikrini açıklamaya çalışan geniş bir kitleyi sustur! Fiilen sansür uygula!
Hem de tam değerli dostlarım Zeynep Atikkan ile Aslı Tunç’un “Blogdan Al Haberi” kitabının elime ulaştığı gün yap bunu. Yani kitabın başlığını “Blogdan Alma Haberi Çünkü Burası Türkiye’dir”e çevir!
Ey Murphy! Biz olmasak ilhamını nereden alacaksın?
*
Bana öyle geliyor ki, öğrenme özürlüsü yöneticilere sahibiz. Yoksa bu konudaki tüm dersleri uzayıp giden Youtube olayından öğrenmiş olurduk ve bir daha kendimizi dünyaya rezil edecek böyle bir duruma düşmezdik.
Neydi orada almamız gereken birinci ders? İnternet Çağı’ında yasaklamanın çare olmadığıydı. Başbakan Erdoğan bile dile getirmişti bu gerçeği.
Ama hayır! Tüm “ileri demokrasi” söylemine rağmen yasakçı refleksten bir türlü kurtulamıyoruz. Askerin “Yassah hemşerim”ine karşı çıkarak demokrat olduğunu sananlar, sivil “Yasak hemşerim”lere başvurmaktan çekinmiyorlar.
Eskiler gibi onlar da, bir şeyi yasaklayınca sorunu çözdüklerini sanıyorlar. Oysa tam tersine büyüyor, mikrop kapıyor sorun! Cerahat topluyor.
Deniyor ki, blogspot platformunu kullanan üç beş site Digitürk’ün çok para ödeyerek satın aldığı futbol maçlarını şifreyi kırıp yayınlıyordu. Olabilir. Suçtur, durdurulmaları gerekir. Yapılacak şey, hukuken o siteleri muhatap alıp devre dışı bırakmaktır.
Ama bizimkiler, tıpkı Youtube olayında olduğu gibi ne yapıyorlar? Tüm platformu kapatıyorlar. Google’a ait olan o platform kapanınca ona bağlı bir çok Google hizmeti de devre dışı kalıyor.
Mağdur sayısı on binlere, yüzbinlere ulaşıyor!
Digitürk’ün yüzlerce kanalından birisinde kötü bir şey yayınlandığında tüm Digitürk platformunu kapatmaya denk bu! Digitürk’çüler isterler mi böyle bir şeyin başlarına gelmesini?
Efendim, ne yapalım, 5651 sayılı yasa öyle buyuruyor, o yasada boşluklar var!
Yaa! Kim yaptı o yasayı? Kocaman bir boşluktan oluştuğu ortaya çıktığı halde niçin değiştirmiyorsunuz? Niçin ona çağın ruhuna uygun özgürlükçü bir anlam yüklenmesi için çaba göstermiyorsunuz?
Çünkü zihniyetiniz çağdışı – çünkü beyniniz hala bu döneme ulaşamadı.
Tabii konunun öbür yanı da var: Mağdur Blogspot kullanıcıları ne yapacaklar? Çağa uygun ve yaratıcı bir demokratik direniş örneği verebilecekler mi?
Yoksa Youtube olayında olduğu gibi mırın kırın ederek birilerinin sorunu çözmesini mi bekleyecekler?
Blogdan değilse bile bir yerlerden almaya çalışacağım bu haberi!
Pazartesi, Ocak 17, 2011
NEFİS BİLSEN

Çarşamba, Kasım 24, 2010
Öğretmenlerim ve okulum...
Bir Cumhuriyet kadını.
Alttaki resimde ben 5-6 yaşlarında olduğuma göre annemde 21-22 yaşlarını sürüyor olsa gerek...
Daha sonra İstanbul'da Beyazıt Deneme İlkokulunda Nesrin öğretmenim vardı... Alttaki resimde kendisinin yanındaki, kardeşim Tevfik...
Yeşilköy'e taşınmamıza yani ilkokul 1'den ve 5. sınıfa kadar o öğretmişti bana herşeyi...
Cumhuriyet kadınıydı... Yaşadığını sanmıyorum. Allah mekânını cennet etsin...
Daha sonra, ortaokulda İngilizce öğretmenim Sezer hanımı hiç unutmadım... Yazmıştım da daha önce...
Esaslı bir Cumhuriyet kadını... Hâlen görüşüyoruz zaman zaman... Hatta facebook vasıtası ile sık sık...
1973'te İzmir'e döndüğümüzde Karşıyaka Erkek Lisesine gittim.
Bu okulun tüm öğrencileri laik, cumhuriyetçi, çağdaş çocuklardı... Geçen yaz tatilinde önünden geçerken kapısını açık görünce girdim içeri... Yıllarca tırmandığım merdivenlerin ve sınıfımın fotoğrafını çektim.
Bu satırları yazmaya başlarken Nesrin Öğretmenimin olduğu fotoğrafın sol üst köşesinde yalak şeklindeki açık musluklardan su içen iki küçük kız çekti dikkatimi...
Bugünün çocukları, düşe kalka, toz toprak içerisinde oyun oynayamadıklarından,
sokaktan geçen açık turşucu ve dondurmacılardan bir şey alamadıklarından,
fizik olarak yeterli bağışıklığa kavuşamıyorlar...
Ve bugünün çocukları...
düşe kalka, toz toprak içerisinde ilerleyen cumhuriyeti ve bunun nedenlerini,
kendilerine anlatan Cumhuriyet Anneleri ve Öğretmenleri azaldıkça...
... bağışıklık sistemi yavaşça çöke/rtile/n ülkenin nereye doğru gittiğini anlayamıyorlar.
Beni gururlandıran şey ise 7 yaşında yeni okuma yazma öğrenen küçük kızımın odasında tamamı ile kendi kendine iken şiir karalamaya çalışması...
Bu onun karalama defteri... Yan sayfaya da sadece Yahşi Cazibe yazmış yalnız...:)
Çarşamba, Kasım 03, 2010
Tasarruf
2000-2007 tarihleri arasında Türkiye Cumhuriyeti'nin Cumhurbaşkanının konutunda internet yokmuş. Nedeni; ayda 100 lira meselâ...
Bu konuda yazacağım çok şey olabilir ama ruhum sıkılıyor, içim daralıyor...
Salı, Ekim 12, 2010
Konu C. ise tabisiki...
Daha önce size çok kısa olarak Arkadaşım C. başlığı altında birisinden bahsetmiştim.
Bugün kendisinin uğuru(!) ile ilgili bir kaç bilgiyi paylaşmak istiyorum. İnanacak mısınız bilmem ama anlattıklarımda en ufak bir abartma yoktur.
Ancak bunları anlatırken kuruluş adları, şirket isimleri gibi detayları elbette kapalı olarak yazacağım.
Arkadaşım C., 2003 yılında çok başarılı olduğu bilinen kişilerle birlikte, köklü bir kuruluşta yeni bir departmanın kuruluşuna katıldı. Departman bir yıl sonra kuruluşun hiç görmediği olaylar ve terslikler yaşadı. Bugün hâlen kendisini toplayabilmiş değil.
Arkadaşım C, o sıralarda kendisine ait ve uzun yıllardır işlettiği mekânı işlerin kötüye gitmesi üzerine devretti.
Arkadaşım C, bir müddet sonra, yine uzun yıllardır demir-saç levha işi yapan iki ortaklı bir firmaya müdür olarak girdi. Bir kaç ay geçtiğinde o güne kadar hiç bir geçimsizliği olmayan ortaklardan birinin diğerini ayağından vurduğu, birisinin hastaneye diğerinin hapishaneye gönderildiği duyuldu.
Bir müddet sonra arkadaşım C, şehrin ilk on benzinliği arasında sayılan bir benzin istasyonuna müdür olarak girmeye hazırlandığı sırada, istasyonun sahibi olan iki kardeşten büyük olanı kalp krizi geçirerek öldü. Buna rağmen küçük kardeş durumu aymadığı için C.'i müdür olarak aldı ve istasyon ( tabisiki ) battı.
Bu sıralarda bir başka ortak arkadaşımız Y., C. ile ortak bir iş yapmaya karar verdi. Kereste ve bazı inşaat malzemelerini şehrin en büyük inşaat firmalarından birine satmaya başladılar.
Sonuç; Y. şimdi, eşinden boşanmış olarak yurtdışında yaşıyor, çocuklarını uzunca bir zamandır görmüyor. İnşaat firması ise ( tabisiki ) tahmin edeceğiniz gibi battı.
Arkadaşım C., bir müddet sonra yine bir arkadaşının yanında işe başladı. Bir kaç ay sonra duyduğumuz, bu arkadaşın İspanya'daki uçak kazasında ölen tek Türk yolcu olduğuydu.
Hemen hemen aynı yörede, bir başka büyük kuruluşta genel sekreter ünvanı ile işe girmesinden bir kaç ay sonra ise, o kuruluş tarihinin en büyük yangınını yaşadı.
Şimdi...
...Arkadaşım C., bana arasıra "Lan gel senle şööle güzel bi yer açalım." deyip duru...
Tabisik...??? Amaaan, tabisiki...
Perşembe, Temmuz 22, 2010
SBS BİRİNCİSİLERİ BİZİM BLOGDAN
SBS birincisileri, 2010'da da yine bizim blogdan çıktı. Biliyorsunuz daha önce burada deneme sınavları yapmış, okur ve yazar takımımızın seviyelerine bakmış, hepisinin de çok yüksek irtifalarda bulunduğunu tesbit etmiştik.
Sonunda o gün gelip de SBS sonuçları açıklandığında, gördük ki okur ve yazar takımımızın tamamı bizim bile tahminlerimizin üzerinde bir seviyede, hepisi SBS' nin her dalında, sınıfında, branşında, en bi birinci olmuş.
....
Orda, burda, şurda SBS birincisi bizim dersaneden çıktı gibisinden iddiaları kat'iyen kabul etmiyor ve SBS 2010' un esasss, en bi hakikiii en bi birincisini gururla açıklıyoruz;
A.W.
Kendisi bu bloğun direktörünün eşi olup, blog direktörü ile yakın münasebetinin tamamen tesadüf olduğunu, bu durumun SBS birincisileriliği ile bir ilgisinin bulunmadığını da ayrıca belirtmek istiyoruz.
Çocuğunuzun 2011 yılının SBS birincisi olacağını garanti ediyor, kayıtlarımız dolmadan bloğumuza kaydını yaptırmanızı tavsiye ediyoruz.
Neden derseniz aynı sınavda BAŞAK, ALİZAFERSAPCİ, GULTEİNEN ENKELİNİ, ABİ, VLADİMİR, GÜLÇİN, İÇİMDENGELDİĞİGİBİ, 7.ODA, HEP, İNCREDO'da birinci oldu.
Evvet! Oldu tabii. Allahın işi işte.
Neden sizin çocuğunuz da bi dahaki sınavda birinci olmasın ki? O'nun başı daha bu yaşta kel mi?
Böyle bi başarı için paraya kıyılmaz mı? Di mi?
.....
Kavramların , niteliklerin, niceliklerin de ötesi bir yer var ki orası bizim memlekette bir yerde olmalı. Arabamla katettiğim 750x2 kilometrelik güzergahta yer alan her güzide ilçemizin ve ilimizin cadde boylarındaki reklam panolarında, her dersanenin iddiası oydu ki, SBS birincisi onların dersaneden çıkmış idi.
Belki de haklılardı. Çünkü matematik, mantık, felsefe, bilim, her kim ne der ise desin, "Birinci" birden çok çok fazla sayıda olabilir idi çünkü burası "orası" idi.
....
Not: Kayıtlarımız devam etmektedir :)
Çarşamba, Mart 31, 2010
Bizim Takım
Salı, Ocak 26, 2010
KARŞIYAKA'DA BiR PARKA EROL ATAR ADININ VERİLMESİNİ İSTiiiiYORUZ.
Erol Atar var, bir abi.
Bir de Cevat Durak var.
Biri fotoğrafçı, diğeri belediyeci.
Cevat abi, durdu, durdu, "Ben Erol abinin adını bir parka vericem." dedi.
Kendisi, bunun nedenini soran vatandaşlara gönderdiği cevâbî yazısında da belirttiği gibi,
Erol Atar'ı,
kente, ülkeye, insanlığa hizmet etmiş, yaşamında yaptıklarıyla öne çıkmış ve önder olmuş bir kişi olarak niteledi.

Ben de şahsen, Erol Atar'ın yaşamında yaptıklarıyla öne çıktığına inanıyorum.
Ayrıca Osman bey parkının adının değiştirilip Fatih bey parkı olmasını belediyeden hasseten rica ediyorum.
Nitekim, Fatih Ürek'te hem Erol Atar'ın yakın arkadaşıdır hem de insanlığa en az Erol Atar kadar hizmet etmiş, yaptıklarıyla belki daha da öne çıkmıştır. Aslında hangisinin önde hangisinin arkada olduğu o kadar da önemli değildir. Hizmet aşkı ile yanıp tutuşmalarıdır önemli olan.

Ne mutlu Erol Atar'ı kendisine önder edinene...
Ne mutlu size...
Bir dahaki seçimde oyum yine sizindir başkanım.
İskele meydanının adını Kuşum Aydın meydanı olarak değiştirmeye söz verirseniz tabi...
Pazar, Aralık 20, 2009
Çarşıdan aldım bir tane
Hani balık olsa yavruluymuş diyeceğim ama değil. İçerisinde boy boy dolmalık, çarliston, kırmızı-yeşil ne ararsanız her çeşit biber yavrusu mevcut. Açıkçası bu ucube, canavar değilse bile en iyi ihtimalle aşırı hormon yüklemesi sonucu kanser olmuş bir garip.
Ben artık ne yiyeceğimi, aileme ne yedireceğimi bilemiyorum. Ekmek bile, sadece ekmek değil.
Aklıma Ferdi'nin "Hadi gel köyümüze geri dönelim, Fadime'nin düğününde halay çekelim." şarkısı düştü bugün. Yeniden üniversite sınavına girip ziraat mühendisi filan mı olmalı yoksa?
Çarşamba, Ekim 14, 2009
Bittabi...
Gamze (Bir nefes hayat) ve Elif (sendromx) uzun müddettir etrafta yoklarken geçen akşam facebook'ta gelişen bir sohbet sırasında verdikleri kararlarla bloğumuzu şenlendirdiler...
Hâlâ kimi okuyucularımız, blogtaki tüm yazıları benim yazdığımı zannediyorlar.
Oysa büyük çoğunluğu (600'e yakın) bana ait ama meselâ bugün itibârı ile, şimdilerde blogtan ayrılmış olan Türkekırgın'ın 50 küsur, Jubelum'un 41, yine geldiği gibi sırlarla dolu olarak ortadan kaybolan Espressso'nun 30, gelecek vaad eden ve ümit veren:) Andelib'in 20, Cahil'in 8 ve bir başka kayıp Su Kabağı'nın 6 yazısı çıkmış. Gamze'de iki gün önce ilk yazısı ile "Merhaba" dedi bizlere. Elif'i de bekliyoruz.:) Bu yazılar yan tarafta bloğun formatına uygun olarak ve harf sırasına göre Aby, Andy, Cahy, Elfy, Espy, Gamzy, Juby, Suky, Turky şeklinde etiketlidir...
Oradan misâl Espy'e tıklayacak olan bir okuyucu sâdece Espressso'ya ait yazıların tamamına ulaşabilir...
* * * *
Gamze'nin yazısının altında, sevgili Gulteinen'in yaptığı yoruma katılıyorum bende... Evet, Gamze'de, Elif'te duygu dolu yazarlar...
* * * *
Dün Andelib'in Sarı Zarflar yazısı çıktığında ben de gerçekten bir sarı zarf işi ile uğraşıyordum... Eski bir vergi borcu çıkmış... Gittim, onu ödedim, döndüm bir de ne göreyim, Andy sanki bilmiş gibi aynı gün patlatmış yazıyı...
* * * *
Önce Denizli'de bir işadamı intihar etti, sonra İzmir'de başka bir işadamı öldü... İstanbul'da bir öğretim görevlisinin aracı boğaz köprüsünde bulundu...
Derken Pazartesi öğlen tanıdığım bir kişinin daha intihar ettiğini duydum... Dün öğrendiğim kadarı ile karısını ve çocuklarını evden göndermiş, kapının arkasına divanı, çenesinin altına da tüfeği dayamış, sonra basmış tetiğe.
Denizli'li zengin bir işadamı olmak ile gariban bir karpuzcu olmak arasında hiçbir fark yok...
Çarklar hepimizi aynı öğütüyor.
* * * *
Hani aynı anda üç dört kitap okuma dönemleriniz olmuştur. Ruh durumunuza göre...
Bana bu olay film seyrederken olmaya başladı... Bir film koyuyorum, yirmi dakika sonra başka bir filme bakmaya başlıyorum. Ertesi gün bir başkasına... Üç gün sonra ilk seyrettiğimi kaldığım yerden başlayarak bir yarım saat daha izliyorum misâl... Bozuyor muyum acaba?
Divanlar, silahlar, köprüler ve viyadüklerden uzak durmam lazım.
* * * *
Hande Altaylı'nın Maraz adlı kitabını okuyordu A.W.
Evde bırakmış geçen gün... Öylesine bir bakayım derken akşamına bitirdim... Akıcı yazmış... Hoşuma gitti. Sonu kelekti biraz, aceleye gelmişti ama ilk üç çeyrek güzeldi gerçekten...
* * * *
Bokuyla kavga eden arkadaşlara bir tavsiyem olmayacak... Kendileri bilirler kendilerini.
* * * *
Blogger'larda genel bir yazı ve yorum durgunluğu var yine... İşyerlerinde koyulan yasakların etkisinin olduğu da söyleniyor ama tam da anlamıyorum nedenini...
Misâl benim Facebook'a eskisinden daha fazla bakıyor olmam etkiledi sanıyorum kendi bloğuma olan ilgimi. Eskisi gibi en az iki - üç günde bir bi'şeyler yazmak zorunda hissetmiyorum kendimi...
* * * *
Sigarasızlığın ikibuçuk'uncu ayındayım. Dün gece ilk kez rüyama girdi. Söylemişlerdi bunun olabileceğini ama bana kısmet dün akşamaymış... İnsanın rüyasında "Vay be, o kadar hızlı içime çekmeme rağmen hiç başım dönmüyor haaa..." diye düşünmesi hem komik hem acı...
* * * *

Dün gece geç saatte, yatmaya hazırlanırken, canım kardeşim, çocukluk arkadaşım Yıldırım, Galata Kulesinden çektiği otuz iki fotoğraf yolladı...
Bunlara bakarken, şöyle yazdım kendisine;
"Şehriniz hem çok güzel ama bir o kadar da güvensiz. 18 numaralı fotoğraftaki silüet çok güzel."
"O teyze de İstanbul'u orada yaşıyor işte..." diye yanıtladı beni...

Bir de şöyle bir fotoğrafı var... Adı "kafadan bacaklı" :)))

Cuma, Eylül 11, 2009
2012
Diğer taraftan felâket filmleri ile yine zihnimizde bir hazırlık oluşturulduğunu düşünüyorum. Aşağıdaki film fragmanını izleyen ya da o filmi izleyen birisi, İstanbul'un sel görüntülerinden daha az etkilenir / etkilenecektir.
Ben 2012 - Marduk olayına inanmıyorum.
Ama buna inananların ve/veya inanmak isteyenlerin olduğuna,
yerin altına uzun, çok uzun tüneller kazıldığına,
bu tünellere çok enteresan şeyler depolandığına,
Marduk gerçekleşirse âmennâ... Ama olmazsa kendi Marduk'larını kendilerinin yaratacaklarına, bunu yapmaları için kendilerine göre çok yeterli ve geçerli sebepleri olduğuna,
ve biz, sıradan insanlar, eğer kendimizi korumak için bir yol bulamazsak bu filmlerden kanıksadığımız sahnelerdeki gibi üzerimize gelen dev dalga ya da ateş toplarını birbirimize sarılarak beklemekten başka bir çaremiz kalmayacağına inanır oldum.
Bu durumda ne gelecek dönem, ne de Hillary olur.
Ben kafayı mı kırıyorum acep?
Perşembe, Eylül 03, 2009
Pure Earth was right...
Ama cidden bu konudaki fikirlerinizi merak ediyorum.
Böyle düşünen sâdece ben miyim anlamında...
Son zamanlarda seyrettiğim iki film ile gelişti bu soru beynimde.
Filmlerden biri Vicky Christina Barcelona idi.
Vicky ve Christina, Barcelona'ya tatile giden iki arkadaş. Orada karizmatik ressam Juan Antonio ile tanışırlar. Daha doğrusu Juan o kadar hızlıdır ki, daha tanışmadan bu iki sıkı fıkı arkadaşa toplu seks teklif eder. Vicky, Dough adlı Newyork'lu ile evlenmek üzere olduğundan kızar bu teklife, hatta duymamazlığa filân gelir. Christina ise (Scarlett Johansson) daha bir vergendir Juan'a. Netekim, tam şeyken durum, Christina'nın midesi bozulup ülseri azınca, Juan'ın zâten azmış olan ülseri elinde kalır ve bi numara olmaz.
Fakat film bu ya; o evlenmek üzere olan aklı başında Vicky, on numara formayla sergen/vergen olur Juan'a. Bu kadarla kalsa iyi... Evlenir, Juan'dır aklındaki. Kocası Dough'la sevişir, Juan'dır aklındaki, Christina Juan ve eski karısı ile olan orgy'i anlatır, ağzının suyu akar... vs.vs... Kalanını şuradan okuyun...
soru 2. cristina ne aradigini bilmiyor ama ne aramadigini daha iyi biliyor artik. "identification with exclusion" (olasiliklari eleyerek karar vermek) ne kadar pratik bir cozum askta. yoksa soru 1'in isiginda bu umutsuz bir caba mi ?
soru 3. doug filmdeki saf-salak kisiydi, cevresinde olanlari bir turlu fark edemeyen. doug saf ve salak miydi ? yoksa sadece guvenen bir kisi miydi ? yoksa problem cikacak yonlere bakmamayi ogrenen hepimizin (yani erkeklerin) adim adim gittigi uber-erkek miydi ? modern nasrettin miydi, hanima bana gorunme de kime gorunursen gorun diyen.
soru 4. cok eslilik ne kadar mumkun ? evet ani oldu. onceki sorularimizin izleginde bir iliskiyle basa cikamadigimizi dusundugumuz su dunyada; cok eslilik cozum mudur ? javier bardem-penelope cruz icin tek cikar yol buydu. iliskide yurumeyen bir sey varsa; bir tamamlanmamis eksiklik (missing element) varsa ve bu durum iliskiyi surukleyebiliyorsa (bakiniz soru 1) ama ote yandan bu durum cozume kavusmadikca ve cozume kavusmayacaksa ne yapmalidir ? bahsi gecen filmimiz bu soruya threesome yanitini mi verdi yoksa ? gercek dunyamizda (non-fiction) threesome olmasa da evlilik danismanligi altindan ciftlerin ozellerini bir baskasina anlattigi ve bir tur yabanci bir adami (psikiyatrist / psikolog) hayatlarini soktugu ve bu adamin mediatorlugunde (omdusman diyecektim ama demirel'le yataga girmek fikrinin cazibesi korkuttu) yuruyen iliskiler threesome kategorisinde degerlendirilebilir mi ?
soru 5. penelope cruzun scarlet johansson'un yeni arayislara yelken acacagini soyledigi sahnede gecirdigi sinir krizi javier bardem ile iliskisinin scarlet johansson olmadan yuruyemeyecegi ve bu nedenle iliskinin sonu oldugunu ve javier bardem'den eninde sonunda ayrilacagi bildigi icin gosterdigi bir tepkiyse sevdigi adami paylasmaktan cekinmeyen ve diger kadindan kiskanmayan kadin gercek midir ? tekrar soralim soru 4 ne kadar mumkun ?
bonus soru. doktor jivago'daki hanimlarimizla javier bardem'in hanimlarini karsilastirabilir miyiz ? pasternak'in eksikligi var midir, farkliliklar nerededir ?
soru 6. evlilik curumus bir kurum mudur ? ayni yastiga bas koydugunuz kisinin ne dusundugu sizin icin ne kadar onemli olmalidir ? soru 3'deki uber-nasrettin-erkegin evlilik kurumundaki yeri nedir ?
soru 7. arayis hic bitmeyecekse ve arayisti bitti, buldum diye evlenmek ne kadar kendinizi aldatmaktir ? (yeniden bakiniz soru 6) "
İkinci film ise; My Life Without Me... İki aylık ömrü kaldığı söylenen evli ve iki çocuk annesi genç bir kadının ölmeden evvel, hiç bir neden yokken, evet, hiç bir neden yokken, yani kocasını seviyorken, mutluyken, iki tane çocuğu ile düzgün bir hayat yaşıyorken... Sadece ölüyor diye, başka bir erkeğe vermeye karar vermesidir beni düşündüren...
Ekşiden bunu da okuyun ama, şurada, 41. entry'de şöyle yazmış, Nihat adlı ekşi sözlük yazarı:
"Konu olarak ele alındığında, çok sade ve hayatın gerçeklerinden bahseden bir film. insanı bulunduğu kısır döngüden çıkartıp, hayata dönmesi gerektiğini söylüyor ama tek anlayamadığım $ey, sevdiğin bir insan var iken, neden ba$kalarınla sevi$mek ister insan. sevdigin ile mutlusun ve hayatının son 2 ayında ba$ka bir erkekle sevdiğini aldatıyorsun. Aldatma konusu, film içeriğinde olmasaydı mükemmel bir yapıt olarak akıllarda kalacak bir film olacaktı."
Şimdi bu iki filmdeki iki olaydan yola çıkarak,
Çarşamba, Eylül 02, 2009
Üşeniyorum, öyleyse yarın.
İki alt katımıza ve karşı dairemize de yeni canlar geldi, misâl. Apartman görevlimizin karısının da karnı burnunda, bugün yarın oradan da haber bekliyoruz.
İddiaya göre, bir çok kadın doğum doktoru, eskisi gibi kesin olmayan bir tarihte, misâl sabaha karşı kalkıp saatlerce uğraşacağına, özel ajandasında tarihi ve saati baştan kesinleştirip tatilini bile ona göre ayarlıyor. Böylece 1970'ler de %5 olan olan sezaryan oranı büyük şehirlerde % 70-80'lere çıkıyor.
a) Holly Fuck... :)))
b) Bacılarım, normâl doğum yapın... Bu ne yaaaa? :)))))))))))))
Cuma, Ağustos 07, 2009
neler neler oldu? ama hepsini yazmak zor be...
İlk olarak, birinci pause yazısındaki tekne-yelken olayı çok güzel geçti. Ben sadece mutfak ve yemekten sorumluydum.
Birinci sabah hazırladığım 8 ton balıklı ve 8 salamlı sandwichle akşama kadar idare ettik. Yol uzundu ve seyir esnasında bir şey hazırlamak ve yemek olanaksızdı.
O gece Fırında Levrek yaptım.

İkinci sabah mükellef bir kahvaltı ve öğlen yemeğinde çeşitli baharatla şenlendirilmiş sosisli yumurta vardı.
O günün gecesi Okluk koyunda, içinde kaşar, pastırma ve çeşitli sebzenin bulunduğu Bonfile sarma çekmişim ki spesiyallerimden biridir. Tabi yanında sarmısaklı, körili patates vardı. Rokfor peyniri ile eritilerek karıştırılmış krema sosu dökerim bi'de üzerine. İptal ederim adamı lezzetten...

Üçüncü sabah yine güzel bir kahvaltı ve öğlen, baby havuç ve brokolili, zeytinyağlı, sarmısaklı, kekikli bir makarna ile geçirilmiş ve görevim başarı ile sona ermiştir...

Sonra efenim, ikinci pause olayında ise, aileni sevindir durumu içinde, Bitez'de dört gece kalınmış, ortamlardan azâmi miktarda faydalanılmış, denizden iyot, havuzdan klor, mangaldan kanser, güneşten "D" ve rakıdan "Râ" vitamini alınmıştır.
Bu arada Gündoğan'da denize girerken, alçak uçuşla üzerimden geçen âlete bakılmış ve "Benim hayalimi gerçekleştiren bir i.ne varmış demek ki." diye söylenilmiştir.
Tüm bunlardan sonra ise, 3 Ağustos 2009 Pazartesi gecesi, bizim evde, Lakerdacı blogger'lar partisi gerçekleşmiş ve geleceğini bildiren herkes gelmiş ve çok keyifli bir gece yaşanmıştır.
Kurabiye, Gulteinen Enkelini, Kuzey Işığı, Ayşe Bebek, Nilly, Çalışan Anne, Hep O Mutsuz Çocuk, A.W. , Big Daughter, Lina (kız tarafı) ve Jubelum, Cahil, Turkekırgın, Ege Mavisi, Vladimir ve Ben (erkek tarafı olarak), bol miktarda Lakerda, midye dolma ve Blogger bayanlarımızın yaptığı mezelerden götürdüğümüz gibi yan tarafta milletin pek beğendiği koca bir plastik bidon içinde 3 büyük kalıp buzun soğuttuğu suda misâl Vladimir'in biralarını ararken kollarımızın soğuktan kesilmesi vs. vs. vs... pek eğlendik be...
Çalışan Anne'nin taaa Hatay'dan taşıdığı manyak büyüklükteki pasta...

O gecenin hem Ah be güzel abim'in 3. kuruluş yıl dönümüne denk gelmesi...
Hem benim doğum günüme oturması...
Üzerine bir de neredeyse 30 yıllık yavşak adi şerefsiz arkadaşım sigaraya elveda demeye karar verdiğim bir gün olması hasebiyle...
Ama en önemlisi işte...
Yukarıda dediğim gibi;
Bu güne kadar sadece yazılarından tanıdığımı düşündüğüm bir sürü insanın aslında hiç te şaşırmadığım gibi ne kadar DÜZGÜN insanlar olduğunu gördüğüm bir gecenin sonunda...
...hepsine sadece içten, kocaman, ama çok samimi teşekkür etmek düşer bizlere.
Davetimizi kırmadığınız ve evimizi şenlendirdiğiniz için...
... blogger olmanın ötesine geçip artık bizim dostlarımız olduğunuz için...
...hepinize çok teşekkür ederiz.

Çarşamba, Temmuz 15, 2009
Pause



Abilerim, Ablalarım...
Biz, biz derken T.K, S.Ö. ve Ş.Ö. ve ben, yani dört koca herif, bir maceraya atılmak üzere ufak bir yelkenliyle yarın sabah itibarı ile Gökova'ya çıkıyoruz.
Arkadaşların üçü de yeni kaptan! Neler olacak, bizi ne bekliyor, bilmiyorum.
170 kilometre yol yapçaz ve teknede bizden başka kimse yok... Dört kişiyiz.
Artık rüzgar nereye götürürse oraya... (Ulen ne manyaklık ha.. Araba ile bir saatte gideceğin mesafeyi üç günde gidiyos:))
Ola ki Pazar, Pazartesi benden ses çıkmazsa Yunan hapishanelerine bir göz gezdirin.
Hoş hepimize birden bi'şey olursa, davul zurna çalacak olanlarda var ya, o başka bir yazı konusu...
Ben mutfak işlerinden sorumlu devlet miçosuyum. Üç kaptana üç gün içinde kahvaltı, öğle yemeği ve akşam yemeği çıkartacağım. Şeyimi, meselâ tenceremi tavamı sallasam kaptana çarpıyo teknede...:)
Bu akşam saat 20-21 aralığında Bodrum Kipa'da alışveriş yapıyor olacağımızı sanıyorum. Bir erzak listesi yapmışım ki evlerden dışarı. Böyle detay olur mu be?
Bu kısa tatil yüzünden göndereceğiniz yorumlar en erken Pazar akşam yayımlanır. Bilginiz ola...
Bir hatam varsa affola...
Kaptanların bir hatası olursa ne ola, onu bilmem.
Hadi paşpaş.
Bloğunuzu helâl edin anam.
şşş, can yelekleri nerde a.q.?

Gökova hava durumu...
gözü olanın gözü çıksın bu arada.:))))
Pazartesi, Haziran 01, 2009
Milliyet'ten bir araştırma.
ŞAKİR AYDIN İstanbul
Prof. Yılmaz Esmer
Bahçeşehir Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Yılmaz Esmer’in öncülüğünde, 34 ilde 1715 denekle yapılan araştırma, hoşgörü için daha çok yol alınması gerektiğini gösterirken, kadınlara bakışta da şaşırtıcı sonuçlar ortaya koydu.
Abinizin notu:
Bizim sol yanda sürekli parti var. Sağ taraf desen, S. Teyze yalnız yaşıyor ama kızı, oğlu, damadı çok sık geliyorlar ve geldiler mi, alkol almama sorunu olmuyor.:)
Alt komşu, N. Abi desen, alkol, cigara, had safhada...
Bir ben kullanmıyorum işte. Ama üç yanım denizle çevrilmiş olduğundan ve bir kısrak başı gibi körfeze doğru uzandığımdan, buna ne kadar daha dayanabilirim bilmiyorum.
İşte, belki üç dört saat daha sanırım.
Gardım iyice düştü artık.
Kötü komşu insanı alkolik yapar' mıydı neydi o?
Bi'de balıktı galiba di mi, batınca yan giden.
Herneyse.
Şerefe.
Cumartesi, Mart 28, 2009
Bir bilmecem var çocuklar...
Pazartesi, Mart 23, 2009
Cologne-Bonn Gümrüğünde Çilingir Sofrası
On yıl kadar önce, İzmir-Köln/Bonn uçuşu...
Sabah saatleri. Köln inişi yerel saatle 09,30 filan sanırım...
Yaza giriyoruz. Chakotay, Tez ve diğer arkadaşlarıma götürdüğüm şeyler var valizimde.
Mesela çok sevdikleri tuzlu kuru pasta... Hani ufak susamlı tekerlek ya da üzeri peynir parçalı dört köşe tuzlu kurabiyeler gibi. Sanırım 4-5 paket var çantanın içinde.
Sonra büyücek bir paket beyaz peynir.
3-4 şişe büyük rakı...
3-4 paket 200-250'şer gramlık karışık çerez...
Ve son anda Chakotay'ın istediği Can Erik. Bildiğimiz yeşil erik yani. Tam da turfanda o sırada.
İçeri alkollü içki sokmak limitli olduğundan, büyük çantamın derinlerine, jean pantolonların paçalarından içeri sokmuştum rakıları. Sokmadan önce de hem kırılmasın hem de aranırsa çok rahat bulunmasın diye şişeleri çorapların içine sokmuştum.
Yani çoraplara sokulmuş şişeler, jeanlerin paçalarından içeri tıkılmış, üstlerine de kazak, mazak atılmıştı.
Herşey yolunda gidiyordu ancak hesaba katmadığım bir şey vardı sanıyorum.
Diğer yolcular arasında farklı olan görüntüm.
Blue-jean, üzerinde belleri dışarıda beyaz bir gömlek, üzerinde koyu sarı keten bir ceket, gözde siyah gözlükler, saçlar bol jöleli ve arkaya sıkı sıkıya taranmış ve at kuyruğu yapılmış bir vatandaş. (tam akdenizli kaçakçı tipi.:) )
Sırıtıyordu gerçekten eşarplı teyzelerin ve pos bıyıklı amcaların arasında.
Bu sırıtmayı Alman Gümrük Polisi'de farketmiş olacak ki, her zaman geçtiğim kapıdan çıkmaya çalışırken "Deklare edilecek bi'şeyiniz var mı?" diye sordu. "Yok." derken adamın gözlerini gördüğümde işin uzayacağını anlamış ve pişman olmuştum bile. Ama geri dönüş yoktu artık.
"Valizinizi şuraya koyun ve açın lütfen." dedi kibarca.
Daha açtığım anda film başladı zaten.
Adam en üstteki can eriklerin kesekağıdını eline alır almaz, 3-4 tane erik yerlere yuvarlandı.
Hoş oluyo ha, tertemiz bir havaalanında yeşil yeşil topların sağa sola saçılması...
Ben de kızarmaya başladım zaten o sırada... Yeşil - Kırmızı, Erik Hırsızı... Ha ha haaa...
Bir de İzmir Karşıyaka renkleridir ayrıca... Yeşiiiil- Kırmızııı, En büyüüük, Kaf Kaaaf..
Kaf Kaf Kaf, Sin Sin Sin, Allah Kahretsin... Zıçtın olm sen Köln'de. Var mı ööle artiz gibi turalamak?
Neyse efenim, amca elini hemen alt sırada güzelce paketlenmiş tuzlu kurabiyelere atarak dışarı çıkardı hepsini ve sordu. "Was ist das?"
O sırada içinden "Das ist eine kleine sefertas" gibi bir abuk espri yapsan da, valizin muhteviyatı itibarı ile pek kleine (küçük) bir sefertas olmaması garip bir ironi oluşturmuş durumda.
Allahtan tuzlu kurabiyenin almancasını biliyorum.
"Salz-gebaeck" dedim.
İnanmadı Polis, kutuların ambalajlarını açıp içine baktı. Biz de olsa tadına da bakar ama o kadar değil bunlar.
Sonra peynir çıktı meydana. Derken çerezler. Bir kaç tane fındık, fıstıkta döküldü mü yerlere?
Tam rezillik yani.
Veeee...
Vee...
Polis elini soktu omzuna kadar valizimin içine, karıştırıyor... Bunu yaparken de gözlerini benden ayırmıyor...
Tuuk diye bir ses.
Bu ses, masanın üzerine konan şişe şeklindeki bir çorap teki.
Normalde çorabı masaya 10 metre öteden atsan hiç ses duyulmaz ama benim çoraplar sertleşmiş. :)
İki, üç ve derken dört adet şişe şekilli çorap. Masada inanılmaz bir manzara.
Erik, Peynir, Çerez, Tuzlu kuru pasta ve Rakı.
Karşımda bir Türk Gümrükçü olsa teklif edeceğim şeye canı dayanmaz biliyom ama elin Alman'ı ne anlar Çilingir sofrası dersem. Zaten almancasını da bilmiyorum.
"Lütfen içerideki kabine geçin ve soyunun" dediler abi.
Biz de tersi olur. Bunlar önce sevecekler sonra içecekler herhalde. Biz Türkiye'de önce içer sonra sevişiriz çünkü.
Soyundum. Bir boxer, bir ben.
Polislere ek olarak bir kadınla bir adam geldi. Ellerinde eldivenler var.
Cüzdanımı çıkardılar pantolonumun arka cebinden. Ellerinde şişeler ve içinde papix türünde bir şeyler var. Bunları şişelerin içindeki sıvıya değdirip, sonra cüzdanımın sağına soluna sürdüler. Bir tanesi elime ve parmaklarıma sürdü bir şeyler. Sonra kayboldular. Beş dakika sonra filan döndüler. "Giyinebilirsiniz." dediler.
Sanırım uyuşturucu vs. taramasıydı yapılan.
Rakılar için ceza kesildi. Rakı bizde örnek 25 lira ve Almanya'da 40 lira ise aradaki farkı tahsil ettiler. Yani o gümrüğü aldılar. Tekrar çantama koydum herşeyi. Ve çıktım.
Akşamına da, Chakotay, Tez ve arkadaşlarımız yaptık soframızı tabi. Bir kaç erik ve fındık-fıstık haricinde herşey tamamdı.
Eğer, elimde ya da cüzdanımda uyuşturucuya dair en ufak bir ize rastlansaydı, daha derin yerlerimde araştırma yapacaklarını ve gümrükten daha yumuşak bir anlayışla :) çıkacağımı hissetmiştim.
Adamlar çok ciddiydi ama ne yapalım, biz de Türk'tük.
