gp etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
gp etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cumartesi, Ağustos 09, 2008

DARAĞACI - The Hanging Tree (1977)

Ulaşmak için koşarken
Tanrı'nın adâletli kollarına,
Durdurmak için seni,
Şeytanın kolları dolanabilir boynuna..
Bilgelerden öğrendiklerini unutma, yeter
Yakalayamaz kötülük seni o anda..

Sana kânunsuz derken alayı
ve yapıştırmışlarken alnına yaftayı..
"Günahkâr" diye bağırırken arkandan bâzıları
Gece gündüz topukluyorsun atını..

Kötü adam o, diyorlar..
Sevgi için özgür yaşayan..
Yolunda hızlı ve sessiz giden,
Ve Darağacından sıyıracak olan.
Kaderine ve düşlerine kavuşmak için koşan,
Yaralı bir ruh gibi, rüzgârda savrulan..

Özgürlük, altındaki atın adı..
Şerefi ve Onuru ise rüyâsı..
Yolunda sessiz ama bir o kadar hızlı..
Rüzgârda savrulan rûhu yaralı..














Passing through the arms of satan
Reaching for the hands of god
Robbing every mind for wisdom
Running so he won't get caught
He's outlawed by majority
Been branded all his life
Some say that he's a sinner man
As he rides from day to night

He's a bad man, so they say
Living for his love and living free
Riding swift and secretly
So he'll miss the hanging tree
Wounded spirit on the wind
Riding to his dream and destiny

He's laughing at the wanted posters
Calling for his friends to see
Laughing aloud as he rides away
Kicking up the dust with speed
Time hands him down a pathway
And freedom is a horse he rides
Glory is a dream he's after
And fortune is his heart's delight

Riding swift and secretly
So he'll miss the hanging tree
Wounded spirit on the wind
Riding to his dream and destiny

Uriah Heep - Firefly (1977)

DARAGACI - The Hanging Tree - Uriah Heep

Salı, Haziran 10, 2008

ille de beyaz..

Cenâze törenlerinin iyi bir yanı da var..
İnsan, insanlığını sorgulayabiliyor orada..
İnsan'sa tabi.

Hani bu dünyada kimsin, nesin, hangi pâyeye erişmişsin, hiç önemi yok birde..
Onu anlıyorsun..
İnsan'san tabi.

Ama renk takıntın varmış meselâ,
desen bile "ille de kırmızıyı, yeşili seviyorum ya da ille de mâvi, "
değişmiyor işte, kıçına sokulan bir kaç gram pamuğun rengi..


Değişebilir olan, sâdece tabutun ebatları.
Çok iri birisi isen, büyük bir tabut yaparlar en fazla..
Ve de biraz daha fazla kefen bezi belki..




Çarşamba, Haziran 04, 2008

2

Meselâ, şimdi bu yazıyı okuyorsan usta;
yeryüzünde şerefiyle yaşamayı beceremeyen insanların sâdece ikiye ayrıldığını hatırla..

Çıkarları için ağızlarından çıkanları unutanlar.

Başkalarının üfürükleriyle ağızlarından çıkanı unutup 180 derece çark edenler..

Birinci tipi belki biraz anlamak mümkün..
Hani dersin ki; "Gemisini yürüten kaptan." (Bu düzene göre; "akıllı şerefsiz.")

Ama ikincisi haso kişiliksiz.. Püfff o tarafa, püfff bu tarafa.. Zavallı.
Unutma.. İkisi de adam değil.

** ** ** **
Öyle zamanlar..

Her insanın hayatında "yolunu kaybettiği zamanlar" olur..
Korku ve şüphenin yayıldığı, umutsuz zamanlar..
Öyle zamanlar..
Her insanın hayatında, problemlerle yüzleşmesi gereken zamanlar olur..
Yine de anların değerini unutmamak gereken zamanlardır bunlar..
Yıllar geçtikçe, nerede ve ne zaman olacağını kestiremediğin bir anda,
Öyle bir yerde anlarsın ki; artık çok geçtir..
İşte öyle zamanlardır onlar..
Öyle zamanlar, Usta..

Cuma, Mayıs 16, 2008

Bilgisiz Bilginler Toplumu..

Arkadaş, nereye kafanı çevirsen kavga var..
Sokağa, Trafiğe, Siyâsete, Meclise, Spora, Televizyona, Gazete köşelerine, Derneklere, Şirketlere, Bloglara, Sanat'a, Sahneye, Sinemaya, Tiyatroya.. Nereye göz atsan cıngar var.
En masumâne olanında bile birbirine lâf sokma var.
Ya ne hasta ruhlu bir toplum olduk biz ya..
Birisi bir siteye bir video koyuyor, altında birbirini hiç tanımayan yüzlerce insan birbirinin anasına avradına, hayatımda duymadığım (ki hayli bilgiliyimdir) küfürler ediyor.

Alttaki satırları tesâdüfen okudum.
Yazarın adı: Kemal Kocatepe..
Duygularını yansıttığı yazısının tamamına
burayı tıklayarak ulaşabilirsiniz.
Ben yazısının başından bir bölümü ve ortasından bir bölümü keserek buraya aldım.
Toplumun önünde gitmesinin gerektiğini düşündüğümüz Sanat âleminde bile bir sanatçıya bu duygular yaşattırılıyor ve bu satırlar yazdırılabiliyorsa, diyecek fazlaca bir lâfta kalmıyor.
Buyrun;

Öyle ki, en yakınında durduğunu sandığın kişilerin bile bazen aslında ne kadar uzakta durduğunu görebilmek için bir iki küçük çıkar sayılabilecek meseleye dokunman yeterli oluyor. Ki; Çoğunun ağdalı cümlelerle sanatı ve sanatçıyı kucaklama çabasının gerçekte çıkarlarını koruma çabası olduğunu, yine ağdalı cümlelerle Türk Tiyatrosu'nun kalkınması ve ilerlemesi için büyük fedakarlıklarda bulunma vaatlerinin yine gerçekte kendi küçük çıkarlarını oluşturma sürecinin uzantısı olduğunu eş zamanlı olarak görebiliyorsun. Bu işe gerçek anlamda baş koymuş, üreten, yaratan, emek harcayan insanların nasıl da yaralandığını bilmek, onların her geçen gün bu tarzdan küçük çıkar gruplarının orta yerinde güç ve kan kaybına uğradığını görmek, kaybedilmekte olan bir davanın yeniden savaşılarak kazanılabileceğini görmeme yardım ettiği içindir bu yazıyı yazma gereği duyuyorum. En azından kendime ve benim gibi düşünenlere henüz yok olmadığımızı kanıtlamak için bunu yapmak zorundayım. Bu yok oluşa giden akıntının yataksız, dayanaksız ve cılız olduğunu bilmek, bunun durdurulabileceği yönündeki fikrimi güçlendirdiği içindir ki onların karşısında üreten, yaratan ve de emeğini karşılık beklemeden verebilenler olarak, ürettiklerimiz ve emeğimizle set oluşturabileceğimizi biliyorum. Ve yine biliyorum ki, düşlemek yaratmanın anasıdır. Yılgınlıksa yaratmanın anasını belleyendir. Yaşadığım 2 yıllık İ.B. Şehir Tiyatroları Yöneticiliği döneminde de yılgınlığa düşmeden doğru bildiğimi yapmak en büyük düsturum oldu. O doğrunun da birileri için yanlış olduğunu bilerek ama yine de o doğrunun birilerinin isterlerine göre hareket etmek değil, Tiyatro'nun kendi isterlerine göre hareket etmek olduğunu da bilerek. Ne ekersen onu biçersin misali. Ben geleceğe fırtına ekmeye kalktım fakat bu, birilerine fena halde dokundu ki üflemeyi bile beceremedikleri şu dünya içinde haklı olarak bir korkuya kapılıp yakıp yıkarak tozu dumana katar oldular. Kısacası at izi ile it izini birbirine karıştırmayı başardılar. Alışılagelmiş, kemikleşmiş çıkar gruplarının tekerine çomak sokuldu çünkü. Bizde devrim sözcüğü herkesin ağzındadır ama gerçekte devrim yapmaya kalktığınızda ilk o devrimciler sıvışır ya da onlar çıkar karşınıza. Adıyla müsemma bu zatlar alıştıkları üzere başarılı olan ne varsa ona kulp takarak, onu amorf hale dönüştürme ve onu öğütmek üzere kurdukları tezgahlarında korkarak ve korku üreterek çalışırlar. Ki bunlar, her zaman kendilerine –göz boyamayı iyi başardıkları için olsa gerek- aynı çıkar grubuna hizmet edecek yandaşlar bulmayı başarırlar. Kısacası aynı kabın yolcuları aynı kabın etrafında buluşurlar. Yani Tiyatro'daki devrimin önündeki en önemli engel yine o devrim sözcüğünü ağızlarından düşürmeyenler olur. Korkaklar yalancıları bulur, iftiracılar hainleri, hainler de bezirgânları. Bezirgânlar da tabii ki parayı. Ve size düşen bunlar arasında ya Tiyatro yapmaya devam etmek ki, bu Tiyatro yapmak fiili gerçek anlamındadır, ya da sinip bir köşeye çekilip, meydanı onlara bırakmaktır. Benim durumuma getirilenler için genellikle ikincisi yeğlenir. Yani çekilmek. Çünkü yıldırılmıştır. Çünkü örselenmiştir. Çünkü yok sayılmıştır. Çünkü beyazlar arasında beyaz bir zencidir o. Onun sanatı sanat değildir. Onun yazmaları yazma değildir. Onun yöneticiliği yöneticilik değildir. Çünkü o bir beyaz zencidir. Çünkü o, o bile değildir. Dünyanın yalanı, dünyanın iftirasına katılır, hainlikle bulandırıldıktan sonra, “ödenekli kurumlarımızı siyasetten uzak tutalım” nutukları atılarak gidip siyasilerin kucağına “onu alma beni al”, “o kaka çocuk” gibi soruşturma istemli şikayet dilekçeleri ile bir güzelce otururlar. Hakkınızda hiç yoktan davalar açılır.

* * * *

Bu bilgisiz bilginler, bu görgüsüz görüşlüler, bu kendi bindikleri dalı kesenlerin önünü kesmek için, bu yok oluşa giden akıntının yataksız, dayanaksız ve cılız olduğunu bir kez daha yineliyorum, bunu durdurabilmek için onların karşısında üreten, yaratan ve de emeğini karşılık beklemeden verebilenler olarak, ürettiklerimiz ve emeğimizle set oluşturabileceğimizi biliyorum. Ve yine biliyorum ki, düşlemek yaratmanın anasıdır. Yılgınlıksa yaratmanın anasını belleyendir. Türk Tiyatrosu'nun varolabilmesi için, artık uyanın! Tekrar tekrar söylüyorum; Bildiğinizi yeniden sorgulayın. Bilmediğinizi öğrenmenin peşine düşün. Ölülere yazılmış mektuplardan değil, hayatta ve dipdiri duranların ortak üretme gücüne, birlik olma potansiyeline inanlara sesleniyorum; Ölülere değil, hayattaki kendi mevcudiyetinize güvenin, içinizdeki temiz devrim ülküsüne, değiştirebilme kabiliyetine. Üzerinize serilmeye çalışılan karanlık örtüyü yırtın artık, ışığı içeriye alın.

Pazar, Mart 30, 2008

aktörler ve dalkavuklar..

Player'da 5li adı ile çalmakta olan şarkıların ilki, Supertramp'in "If everyone was listening" adlı şarkısı..

hem dalkavuklar hem aktörler
temiz ve karanlık sahnede
perdenin açılmasını beklerler.
Ve bu oyunun kime ait olduğundan
emin değiller..

Uzun, çok uzun zamandır sağduyu hakim olsaydı,
düşler görüp, kumpaslar kurmak yerine..
sevgi şarkıları söylerlerdi, sahne çökmeden önce..

Eğer herkes dinleseydi
kurtarmak mümkündü gösteriyi..
çatının çökmesine sebep son soytarı kim olacak?
Böyle kapatmamalılardı, perdeyi.

Bakalım, senin kostumün ne bugün?
Peki kim, suflorün?
Başından beri en doğru olduğuna inandığı rolün..
Savunmasını göreceğiz gerçek aktörün..

Göz gezdir bir kez daha repliklerine..
ne yaptığını bilmeden çıktığın sahnede
Başladı çünkü son perde..

Eğer herkes dinleseydi
kurtarmak mümkündü gösteriyi..
çatının çökmesine sebep son soytarı kim olacak?
Böyle kapatmamalılardı,
bir önceki perdeyi.



** ** ** **


The actors and jesters are here
The stage is in darkness and clear
For raising the curtain
and no-one's quite certain whose play it is
How long ago, how long
If only we had listened then.
If we'd known just how right we were going to be.
For we dreamed a lot
And we schemed a lot
And we tried to sing of love before the stage fell apart.
If everyone was listening you know
There'd be a chance that we could save the show
Who'll be the last clown
To bring the house down?
Oh no, please no, don't let the curtain fall
Well, what is your costume today?
Who are the props in your play?
You're acting a part which you thought from the start
was an honest one.
Well how do you plead?
An actor indeed!
Go re-learn your lines,
You don't know what you've done
The finale's begun.
If everyone was listening you know
There'd be a chance that we could save the show,
Who'll be the last clown
To bring the house down?
Oh no, please no, don't let the curtain fall.

Cumartesi, Mart 29, 2008

Hür müsün?

Yıllardır âfâki söylemler ve kendilerince yapıştırmalarla üzerinize gelirlerken, bir yerde "Yeter." dediğinizde,
Olan olayları olmamış, olmamış olayları da olmuş gibi göstermeye çalışıp,
İnsan olmanın temel erdemlerinden olan,
Dürüstlük,
Yalan söylememek,
Gerçekleri çarpıtmamak,
Şâhitleri bilerek susturmamak,
Delilleri bilerek karartmamak,
Vicdanlarla oynamamak gibi hasletleri,
ayaklarının altında çiğnemeleri, acı değil mi?

Bu satırları okuduğunda, eline çıktılar alıp sağa sola koşturabilirsin..
Ya da telefona sarılıp "yine yakmış yar mektubun ucunu" diyebilirsin..
Ya da belki "forvırd" edebilirsin. Buna karşı çıkan yok..

Ama..

Gece yastığına başını koyduğunda, düşün bakalım;
bu satırlarda doğruluk payı nedir?
ve şimdi kim/kimler "gerçekten" nelere karşı çıkıyor?

"Ben gerçekten Hür'müyüm?" diye sor bakalım kendine..

Allah rahatlık versin.
Tabi, eğer mümkünse..


..

Perşembe, Mart 20, 2008

?

Uzun soluklu bir maraton koşarken,
alkışlayanlar olduğu kadar,
yuhalayanlarda olacaktır.
Önemli olan, bitiş çizgisine vardığında,
birinci olamasanda başının dik olması, değil mi?
Hâlâ ayakta durabiliyor olman, değil mi?
Maratona hile hurda karıştırmaman, değil mi?
Birinci gelmek için, hakemlere yalakalık yapmaman.. DEĞİL mi?

Cuma, Mart 07, 2008

66. Sone

Vazgeçtim bu dünyadan, tek ölüm paklar beni;
Değmez bu yangın yeri avuç açmaya, değmez,
Değil mi ki çiğnenmiş inancın en seçkini,
Değil mi ki yoksullar mutluluktan habersiz,
Değil mi ki ayaklar altında insan onuru,
O kız-oğlan-kız erdem dağlara kaldırılmış,
Ezilmiş, hor görülmüş el emeği, göz nuru,
Ödlekler geçmiş başa, derken mertlik bozulmuş,
Değil mi ki korkudan dili bağlı sanatın,
Değil mi ki çılgınlık sahip çıkmış düzene,
Doğruya doğru derken eğriye çıkmış adın,
Değil mi ki kötüler kadı olmuş Yemen’e;
Vazgeçtim bu dünyadan, dünyamdan geçtim ama,
Seni yalnız komak var, o koyuyor adama.”

Shakespeare.. (Can Yücel’in tercümesi)

Pazar, Şubat 24, 2008

Öpme Beni..

"Uzun zamandır, takım takım bölünüp birbirimizi aşırı uçlara itmemizin nedenini düşünür dururum. Bir kampta yer almayı da severiz, insanları karşı kamplara yerleştirmeyi de... Sanki herkes ille o ya da bu takımdan olmak zorundaymış gibi. Nedense bağımsız kafaların var olabileceğini kabul etmeyiz."
... "gerçekten düşünen insan, bir takım ön kabullerle başlamaz işe. Ne olursa olsun benim takımım iyidir diye düşünmez."

Zülfü Livaneli - Ötekiler - Gazete Vatan

Sevgili dostlar, 2005 yılında gösterime giren ve daha sonra bazı televizyon kanallarında da yer alan ‘Ada’ filmini hatırlıyor musunuz?
Filmin özeti şöyle: Yedek organ sağlamak amacıyla insanlar klonlanıp, kendilerine genetik olarak yüzde 95’in üstünde uyan, ikincil bir yapı oluşturuluyor. Ortaya çıkan klonlar, bilinçlerinde ve bilinçaltlarında yapılan manipülasyonlarla, ‘nükleer bir kirlenme sonucu kurtulanların ortak bir sığınakta yaşadıkları fikri’yle programlanıp, temiz kalan adaya gitme beklentisi içinde “bir arada” barındırılıyorlar... Kendilerini “esas” sanan “klonlar”, nasıl bir oyun içinde olduklarını fark edemeden, “adaya seçilecekleri” günü bekliyorlar.

Ada fikriyle “motive” edilip aslında “neye hizmet ettiklerini” asla anlayamıyorlar. En acı ayrıntı da; başkalarının “amaçları” uğruna “araç” olduklarının farkına asla ama asla varamadan yaşıyorlar...

Yiğit Bulut - Klonlanmış Türk Halkı uyanabilecek mi? - Gazete Vatan

Aynı gazeteden iki yazarın bu fikirlerine katılmamak elde değil..
Değil de, benim de bir katkım var;
Bu kamplaşmadan ve insanları gruplara ayırmaktan sebeplenenler, "ada'ya seçilmesekte olur.." diyerek sadece doğrular için çalışanları yok etmeğe çalışıp, klonlara "Onlardan uzak durun.." telkini verdiğinde,
ve klonlar, Sayın Livaneli'nin yazısında dediği gibi, kişisel avantajları yüzünden bir gözü kendi tarafına alabildiğine açık, diğer gözü diğer tarafa tamamen kapalı bakıyorlarsa..
Bize kalan tek şey, önlük takmak oluyor.
"Öpme Beni" önlüğü..
Öpmeyin beni..
Öperseniz Ada'ya seçilemezsiniz..



Salı, Şubat 12, 2008

Şans-Başarı-Hazım

Çok az insan, doğru zamanda, doğru yerde olur.. Buna şans diyoruz.
Bu insanların çok azıda, bu şansı doğru kullanarak bir yerlere gelir. Buna da başarı diyoruz.
Başaran insanların çok azı ise, kendilerini oraya getiren sistemi ezmeden, kendilerini o sistemin üzerinde görmeden, uzun süreli ve herkes tarafından sevilerek orada kalabiliyorlar.
Buna da "Hazım" diyoruz. "Hazmetmiş." diyoruz.

Geldiği yerin kendisine bir kaç numara büyük olduğunu gösteren kişilere ise "Hazımsız" diyoruz.
Maden suyu tavsiye ederim.

Cumartesi, Şubat 02, 2008

2

İnsanları şöyle iki bölüme ayırabilir miyiz acep?
Küs olsa, kızgın olsa, hiç sevmese bile ölümlere üzülenler..
Küs ve kızgın olup, sevmedikleri insanların ölümlerine sevinenler..

Perşembe, Aralık 06, 2007

What do you want from me?

Kanımı mı istiyorsun benden,
Yoksa Gözyaşlarımı mı?

Hâkim olmak için ruhunu satıp,
görebildiğin herşeye sâhip olabilirsin.
Eğer buysa istediğin..

Dön ve ışığa bak,
Hiç bir şey yok aslında,
İçinde saklayacak..

Ne istiyorsun benden?
Kanımı mı?
Yoksa Gözyaşlarımı mı?
Ne istiyorsun?

Çarşamba, Aralık 05, 2007

İLKESİZ OLMAK..


Bu bir futbol yazısı değildir.

3 Kasım Pazartesi akşamı Show tv'de, geç saatte yayımlanan spor programında (sanırım adı 6 pas) Ahmet Çakar ve eski Galatasaray'lı Hakan Ünsal arasında aynı fikirleri savunan bir görüş alışverişi oldu.
Programda Hasan Şaş'ın son maçta hırçınlığı yüzünden kırmızı kart görmesi üzerine yapılan muhabbette Ahmet Çakar, bunun nedeninin; maçta olanlar değil kulübün içindeki kaynama olduğunu ileri sürdü.

Kısaca şöyle dedi Sayın Çakar:

"Kulüpte son zamanlarda, özellikle Kalli dönemi ile başlayan ayrımcılık, futbolculara eşit mesafede davranmama gözle görülen bir noktaya geldi. Kalli, kampa çocuk getiren sevdiği bir sporcuya farklı davranırken, yine kampa çocuğu gelen Hakan Şükür'ü bu yüzden çok önemli bir maçta takımdan kesip, O'na görev vermedi ve çeşitli ithamlarda bulundu.
Hakan Şükür ise bu konuyu, Hasan Şaş'ın da içinde olduğu çeşitli gruplarda açarak, otel odalarında, yemek masalarında Kalli için ileri geri konuştu.
Sonra birgün Kalli mecbur kaldığı için Hakan'a görev verdi, Hakan'da bir gol attı. (Panianos maçında..) Ondan sonra da koşturup Kalli'yi öptü."

Hakan Ünsal'ın da onayını alan Ahmet Çakar sözlerine şöyle devam etti:

"Sen Ey Hakan Şükür..
Bir adamın arkasından herkesin ortasında vıdı vıdı vıdı konuşup, sonra gider O'nu yine herkesin ortasında öpersen;
sen ilkesizsin..
Buna düpedüz "yalakalık" derler.
(Ahmet Çakar "Yalaka" kelimesini söylerken ağzını doldura doldura ve sesine bayağı bir tarz vererek söylüyordu bunu..)
Ya o adamın arkasından konuşmayacaktın, ya da öpmeyecektin..
Konuştuysan öpmeyecektin. Öpeceksen de konuşmayacaktın..
Haa, görevini yaptığına inancın tam, golünü de atmışsın.. İllâ da bir şey öpmek istediysen, formanın üzerindeki amblemi öperdin.. O zaman herkes görürdü senin aslında neye aşık olduğunu.. Ya da başka bir deyişle yalaka olmadığını..
İşte Hasan Şaş'ın isyanı bunadır. Hasan, hakeme ya da başka bir şeye değil, bu kadar zamandır kendi kulağı ile duyduklarına ve Hakan Şükür'e verdiği desteğe rağmen, O'nun gidip kendisi için hiç iyi şeyler düşünmediğini cümle âlemin bildiği Kalli'yi öpmesine isyan etmiştir.
Hakan Şükür'ün gözü başı oynuyor. Bunu görmüştür.
O'nun için ben artık Galatasaray'da yokum demiştir."

İşte bunları iddia etti Ahmet Çakar.
Diğer yorumcularda bu fikre destek oldular..

Bana gelince;
Ben bu gibi durumlarda Öpen'in aslında Öpülen'mi, ya da Öpülen'in aslında Öpen'mi olduğunu anlamadığım için öpüşmeyi pek sevmem.

Varsın öpsün, varsın öpülsün kim isterse..
Ama böyle sağı solu oynayanlara, televizyonda, bayağı bir insanın takip ettiği bir programda yalaka ya da ilkesiz denmesi, hoş olmuyor.
Hele ki, belli yerlere ve yaşlara gelmişsen..

Ha, ben neden yazdım bu yazıyı..
Allah'a şükür ki, gerçek dostlarımın kaşı başı hiç oynamadı benim..
Oynayanlar da dost olamadılar.
Olmadılar.
Allah, onlara İLKE versin..

Cumartesi, Kasım 17, 2007

Eşit miyiz ki?



Eğer, elinize her geçen fırsatta, sürekli aynı hikâyeyi anlatırsanız,

Eğer, mevkî kullanarak, sürekli yerdiğiniz insanlara lâf giydirip, karşı tarafa eşit söz hakkı tanımazsanız,

Eğer, sürekli suçlu olduklarını iddîa ve imâ ettiğiniz isimleri açıkça söyleyip, gereğini yapmazsanız,

Eğer, özgürce fikrini savunan insanların, fikirlerini savunmalarını komplo olarak algılarsanız,

Eğer, olaylara dostça, hakça değil de taraflı ve çifte standart uygulayarak yaklaşırsanız,

Eğer, eleştirilerinizi, başbaşa, yeke yek değil de toplum önünde yaparsanız,
insanlar, amacınızın eleştirdiğiniz kişileri toplum önünde küçük düşürme ve bundan kendinize îtibar sağlama niyetiniz olduğunu düşünerek,
sıkılır,
üzülür.
Adâlet ve eşitliğe olan inançları sarsılır.
Huzurları kaçar.

"Farketmez." diyerek devam ederseniz,
"Bu fikrinize katılmıyorum. Ama bunu söyleme hakkınızı savunmak için sizinle birlikte savaşabilirim." sözüne karşı, Voltaire'le birlikte, siz de tarihe geçersiniz.

Artık nasıl uygun bulursanız..:)
Hayatta başarılar..

Cuma, Kasım 16, 2007

Magazin müdürleri..

Bir olay, önce BAŞLAR.
Herşeyin bir BAŞLANGIÇ'ı vardır.
Gelişen olaylar, yapılan eylemler, söylenen sözler, buna göre oluşur.

Bu yüzden, eğer siz, kendinizi savunmak ve çevrenizdekileri inandırmak adına, en başta kendinizin başlattığı hatalar zincirini, hareketlerinizi, sözlerinizi, iddialarınızı unutarak, on ay sonra yapılmış birşeyi, bir eylem ya da bir sözü suç olarak göstermeye ve tüm suçu sâdece bu eyleme yüklemeye çalışırsanız,

ne farkınız kalır ki,

Bilmemkimin bir röportajından bilmemkimle ilgili bir cümleyi cımbızla çekip ikide bir kullanan Magazin muhabirinden?

Perşembe, Kasım 15, 2007

Tüccarlar savaşamazlar.

İçinde olduğunuz topluluk, kötü yönetim ya da kişisel kompleksler sonucunda ikiye ayrıldığında taraf olmak zorunda kalırsınız.
Siz de, ikiye ya da daha fazla gruplara bölünen bu oluşumlardan birinde yer almak durumunda olursunuz.
Taraflar hiç bir zaman eşit kuvvette olmazlar. Yönetim zaafı ile gelen bu sorunun kuvvetli tarafı ilk anda yine yönetim gibi durur. Topluluğun üst bölümündeki yöneticiler, sırça kulelerde, dokunulmazlık zırhına bürünerek, aşağıdaki kaynamayı bastırmaya çalışırlar.
Bu baskı, çoğu zaman ters tepki verir.
Aşağıdaki zayıf grup giderek çoğalmaya, kuvvetlenmeye başlar.
Bunu hazmedemeyen baskın taraf, daha çok konuşmaya, daha çok hata yapmaya başlar.

Sonuçta, ortaya çıkan, ama sıcak ama soğuk, bir savaştır.

İşte bu savaşta, en belirleyici etken, ayrılmış grupların içerisindeki insanların hayatları ve yaşamları ile ilgili dünya görüşleridir.
Hangi grubun içinde daha fazla tüccar varsa o grup kaybeder.
Ve hangi grubun içerisinde erdemi, onuru, şerefi için savaş veren var ise, o grup kazanır.
Belki uzun vâdede.
Ama mutlakâ.

Târihin babası Herodot'a ait olan bu söz aklıma getirdi bunları.



Siz, kendi kişisel ilişkileriniz, çıkarlarınız adına, net olarak gördüğünüz çarpıklık ve sorunları söyleyemez olursunuz. Savaşamazsınız.
Gece yattığınızda, aslında karşı tarafın haklı olduğunu düşünürsünüz. Ama, kuvvetin, gücün yanında olmak, ona yalakalık yapmak durumundasınızdır. Savaşamazsınız.
Bu düşünce benliğinizi yiyip, bitirir. Güçsüzleşirsiniz. Savaşamazsınız.
Doğrular, Şeref, Onur, Haysiyet, Hak, Adâlet kalmaz sizin için..
Savaşamazsınız.

Tüccarlar Savaşamazlar.

Olsa olsa, belki, târihe geçerler.
Hangi yönü ile..
Onu bilemeyiz..
Orhan Veli'nin dediği gibi;
Onu da (edebiyat) tarihçiler(i) bulsun..

Pazar, Ekim 28, 2007

Salmon ve Ayı..

Akıntıya karşı yüzmeye çalışan tek balık cinsi Salmon ve Alabalıklardır.
(Salmon, Salmon Trout ya da Rainbow Trout gibi..)

Sıradan balıklar, diğer balıklarla beraber, akıntı yönünde yüzdüğünden, herhangi bir tehlikeyle karşılaşma riski çok azdır.

Ama,
tek başına,
akıntıya karşı durmaya çalışan Salmon balığının,
hayatının herhangi bir döneminde bir ayı ile karşılaşma riski, normal balıklara oranla çok yüksektir.


Salı, Ekim 23, 2007

Bertold Brecht

auf der mauer stand mit kreide

"sie wollen den krieg."
der es geschrieben hat
ist schon gefallen.

duvara tebeşirle yazılan

"savaş istiyoruz!"
en önce vuruldu
bunu yazan.

Bertold Brecht



Pazartesi, Eylül 10, 2007

sâdece 2

İnsanlar kendi aralarında ikiye ayrılır:
1-Hayâtı kendilerine göre iyi yorumlayanlar, yaptıklarının doğru olduğuna inananlar.
2-Hayâtı kendilerine göre iyi yorumlayanlar, taptıklarının doğru olduğuna inananlar.