Cuma, Şubat 05, 2016

iğneli et

Biraz şansın varsa, yaşamının ilk on yılında çizerek, çözerek, dinleyerek, seyrederek ve görerek bir şeyler oturtuyorsun karakterine Feliks abi…
İkinci on yılında bu öğrendiklerin, okulunda, arkadaşlıklarında, vedalarında, yeni başlangıçlarında sana yardımcı oluyor.

Otuzlarında, çevrende ve iş yaşamındaki öngörülerinin neredeyse hepsinin doğru çıktığını görüyorsun. Özgüvenin tepe noktasına ulaşıyor. İlişkilerin hakkında düşündüklerinde asla yanılmadığını fark ediyorsun.
Sonra, orta yaş krizine beklenilenden biraz daha önce de girdiysen…
… kırklarında çevrende sevdiğin varlıkları korumak amacıyla onları kırmak zorunda kaldığın dönemler oluyor.
Psikiyatrlara gidiyor ve soruyorsun;
“Köpeklere dışarıdan zehir yememesini öğretebilmek için, başkasının elinden herhangi bir gıda almamaya alıştırabilmek için, yabancıların elinden içine iğne ya da çivi konmuş et verilerek canı yakılır. Böyle mi olmalı ilişkiler?”
“Hayır.” diyor doktor. “Kendi tecrübelerinin ışığında, onu koruyabilmek adına da olsa hiç bir varlığın canını acıtamazsın. Acıtmamalısın.”
“Ama o zaman zehirli eti yer ve ölür.”
“Evet, ama onu yemek onun tercihi olur ve sonuçlarına katlanan o olur.” diye yanıt veriyor doktor.
Bir müddet sonra köpeğin (Moro J.R.) zehirli et yiyerek ölüyor.
Kırklı yaşlarının ortalarında, bu mesajı çözmeye çalışıyorsun ama tam anlamıyla anlaman beş onluğu buluyor.
Ellilerin başında, can yakmamaya özen göstererek, sevdiğin varlıkları kırmadan basit uyarılar yapmaya başlıyorsun. Bu defa da “çok bilen, ukala, komplocu hatta müsebbib - yol açan, sebep olan - ” olarak nitelendirilebiliyorsun.
Şimdilerde ise, 60’lı yıllara bir kaç sene kala, köpeğin o zehri yiyeceğinden ve öleceğinden eminsin, her şeyi görüyorsun, olacakları çok net hissediyorsun ama artık susuyorsun.
İçinden “yazık.” diyebiliyorsun sadece.
Yüreğini acıtıyor bu ama yapacak başka bir şey olmadığını da biliyorsun.
Olgunlaşmaksa bunun adı, çok da olgun olmayı kabullenemiyorsun fakat susuyorsun.
Sevdiğin bir varlığın, gözlerinin önünde zehir yediğini göre göre…
Susuyorsun.

Perşembe, Ocak 21, 2016

Boş...

Ben iyi bir adamım desen, boş... Uzaktan görenler de en az yakından görenler kadar "adam" demeliler...
Ya da tam tersi...Yakından senin "içini" bilenler, uzaktan görenlerle aynı düşünüyorlar mı?
Ben iyi bir kocayım desen, boş... Arkadaşlarının eşleri "bu adam iyi bir koca be..." diyebiliyorlar mı, Feliks...?
Ben iyi bir patronum desen, boş... Yanında çalıştırdığın işçiler ne diyor, ona bak...
Ben iyi bir işçiyim desen de, boş... Patron senden memnun mu, ondan haber ver...
İyi yönetici zannediyorsundur kendini misâl ama değilsindir...
Onbaşı olsan, on kişinin başı olursun. Yüzbaşı, yüz kişinin başı... Hadi binbaşı, bin kişiye patronluk eder.
Cumhurun başı da, cumhur'a...
...da...
Sen ne diyorsun kendi hakkında?
İyi misin, kötü mü?
Başını yastığa koyduğunda düşün...
Seni nasıl biliyorlar?
Ne ayaksın?
Düşün.

Perşembe, Aralık 17, 2015

mef ulü failatü mefailü failün…

Sevgili Feliks,
Ben Profesör Aziz Sancar’ın bir yakını olsam…
Oğlu, yeğeni, kuzeni, amcaoğlu, ablası, kızı vesaire…
Ve ister memleketi Mardin’de kalmış olsam, ya da bir büyük şehirde yaşıyor olsam…
Kürt milliyetçisi olmasam, AKP’li de olmasam…
Atatürk’ün partisi CHP’yi ya da MHP'yi desteklemiş olsam bu güne kadar…
Bizim Aziz büyük bir başarıya imza atmış olsa…
Nobel ödülünü vermiş olsalar ona…
Türk Bayrağı ile resim çektirmiş olsa…
Bu bana Cumhuriyet’in hediyesidir dese…
Ben de bu hediyeyi memleketime hediye ediyorum diye ilave etse…
Yurdumun iki cepheye bölünmüş insanlarının yarısı “Yaaa, işte Atatürk’çü Profesör. Bizden bu.” diye bağırsalar birkaç gün…
Sonra, Cumhurbaşkanı ve Başbakan onu kabul etseler…
O’da gitse…
Genel Kurmay Başkanı ile görüşse…
Nobel Ödülünü Atatürk’e ithaf etse, Anıtkabir Müzesine sunsa…

Tam bunlara sevinirken…
Aynı %50 başlasa ince ince geçirmeye bizim Aziz’e;
Cumhurbaşkanına “Allah Razı Olsun.” dedi… filan.
Anıtkabir’de Fatiha okudu… falan.
Zaten Ülkü Ocaklarına yakınmış… fülün.
Başa dönüyorum…
Ben Profesör Aziz Sancar’ın bir yakını olsam…
Oğlu, yeğeni, kuzeni, amcaoğlu, ablası, kızı… vesaire…
Bakarım ağabeycim, kim daha keskin, kim daha yobazca davranıyor, kim daha çabuk adam harcıyor?
Ve karşılığında “rol bile olsa” akılcı davranarak kim daha kucaklayıcı görünüyor?
Kim Stockholm’e özel temsilci gönderip bizim Aziz’i davet ediyor?
Derim ki kendi kendime, “Helal olsun adamlara…”
Sonra başlarım düşünmeye, “Len bugüne kadar ben bu partiye hiç oy vermedim ama düşünmeliyim herhalde bir kez daha…”
Diğerleri bizim Aziz’i iki dakikada Orhan Pamuk’la aynı teraziye koymaya başladılar.
Evet, evet… Bir dahaki seçimde ben AKP’ye oy vermeliyim…
* * *
Sonra sen…
Aziz’in akrabası olmayan sen…
Yani ben...
Başlarız düşünmeye;
“Ulen nası’oluyo da AKP her seçimde oyunu arttırıyo?” filan…
“Arkadaş bütün kabahat, Bahçeli ile Kılıçdaroğlu’nda…” falan…
“Dur şimdi, sosyal medyada Aziz Sancar’a bi’de ben giydireyim…” fülün…
mef ulü failatü mefailü failün…
Hastayız biz.
Geçmiş olsun.

Perşembe, Aralık 03, 2015

yansıman...

kafa yorup birisini tanımak güzeldir, iyidir...
kafa yorduğu halde birisini yanlış tanımak (ön yargısız ise) hoş değildir...
kafa yormadan ve tanımadan atıp tutmak, boşluktur, yanılgıdır ve kötüdür...
ama tanıdığını "düşündüğü" kadarıyla, fazlasına "kendince" gerek görmeden, bilerek değer ve uğraş vermeden, sadece duydukları ve ön yargılar ile atıp tutmak çok kötüdür...
kötü olabilirsin, çünkü bu insâni...
ama çok kötü olma !
çünkü düşündükleriniz, söyledikleriniz, yaptıklarınız, yazdıklarınız ve davranışlarınız,
aynanızdır.
her yöne yansır.

Çarşamba, Aralık 02, 2015

Kingdom Of Heaven

Gerçekte, hiçbirimiz sonumuzu kestiremiyoruz...
... ya da o sona kimin elinden gideceğimizi bilemiyoruz.
Bir Kral, bir adamı harekete geçirebilir.
Bir baba, oğlundan talepte bulunabilir.
Veya o adam, kendi kendine de harekete geçebilir.
Ve o adam, işte o zaman gerçekten kendi oyununa başlamış olur.
Unutma, nasıl oynamış ya da oynatılmış olursan ol...
... seni piyon gibi kullananlar, Kral veya güçlü adamlar da olsa...
ruhun sadece sana aittir.
Tanrı huzuruna çıktığında diyemezsin ki...
..."ama bana öyle emretmişlerdi"...
...ya da "ama şartlar o dönemde müsait değildi."
Bu yeterli olmayacaktır.
Unutma...

Cumartesi, Ekim 03, 2015

Bosnian...

Dün Alsancak semtinin dar arka sokaklarında, gerçekten santim santim araç kullanıyorum... Tampon tampona deyimi cuk oturuyor... Çünkü önünüzdeki ve arkanızdaki araca uzaklığınız en fazla 10-15 santim...
Sinirler gergin bir çok sürücüde.
Bir ara geriye doğru çok hafifçe kaydığımı ve arkamdaki araca minik bir temasa neden olduğumu hissettim.
İndim araçtan. Zaten trafik duruyor. "Çok özür dilerim." dedim arkadaki aracın şoförüne...
Yaşça benden büyük, ince, zarif görünümlü bir beyefendi var direksiyonda...
"Hiç sorun değil, olur bunlar böyle trafikte." dedi. Ve hemen ekledi;
"Nerelisiniz siz?"
İzmir diye yanıtladım.
"Yok, köken... Kökeni merak ettim." dedi.
"Valla anne tarafımda Boşnaklık, Selanik, Kastamonu, baba tarafımda ise Serez'lilik ve Arnavutluk var."
"Biliyor musun?" dedi. "Ben de Boşnak kökenliyim. Bu dünyada bizlerin hâlâ örnek olduğu, artık neredeyse hiç kalmayan davranışlardan birini gösterdin az evvel.
Bu trafikte o kadarlık bir dokunuş için kimse inip diğer araçtan özür dilemez, bir de üzerine kavga çıkar."
Teşekkür ettim, oluşan yaklaşık 26 santimlik boşluğu doldurmak üzere hızla aracıma yürüdüm...

Cuma, Eylül 18, 2015

acınası...

İnsan için en acınası durumlardan biri, 
eleştirdiği ve atıp tuttuğu konularda, 
aslında tam da merkezdeki figür olduğunu farketmemesidir.