Perşembe, Kasım 05, 2009
Dikkatle incele ve düşün...
Bakın kim bakmış bizim sayfaya...
Ve nelere bakılmış, burada...
En baştaki postun (31 Mayıs 2007 tarihli) içindeki sözlere ve aşağıya indiğinizde 13 Mayıs 2007 tarihli postun içeriğine bakıldığında insanın kafasına garip sorular gelmiyor mu?
Rare Earth'ün big brother diye bi şarkısı vardı... Çok severdim...:)))
Pazartesi, Kasım 02, 2009
Höössstt...
Süper yaaa.
Bir erkek aldattığı kadını kiminle aldatıyor; başka bir kadınla.
Evli bir adamı baştan çıkaran kadın aslında kime ihanet ediyor; hemcinsine.
Oysa evde kendi (partneri) kadını ile istediği zaman beraber olan kim; erkek.
Peki, aldatılmış kadınların öz saygılarını onaran, bu gibi onarım durumlarında onlara her türlü lojistik, âlet, edevat yardımında bulunan kim; erkek.
Yani kadının öz saygısını bozan da erkek, kendisini onaran da...:)))
Bu durumda kim kadın olmak ister ki?
Diğer tarafta tüm erkekler de elbette tamirci olmak ister.
-Ne iş yapıyorsunuz?
-Ben onarıcıyım ama siz bana kısaca H.Ö.S.T. deyin.
-Pardon ???
-Hasosundan Öz Saygı Tamircisi. Tornavida lazım mıydı apla?
Vay anassını. Süper Haber / Süper Yaklaşım / Süper Yorum. Tebrikler Gazete.
Cumartesi, Ekim 31, 2009
Yılmaz Özdil'den alıntı - Hep'ten Mim...
-Yav bırak Mustafa abi yaa, sen mi kurtarıcan memleketi Allah aşkına!
- Ama işgal zırhlıları...
- Boşver şimdi sen işgal zırhlılarını filan.... Gün gelir, memleketin malını mülkünü tapusuyla İngiliz'e satar bunlar.
- Yok canım!
- Yeminle söylüyorum, İngiliz vatandaşı bakan bile getirip koyarlarsa şaşma.
- Ama ahval ve şerait...
- Güzel abim yaranamazsın. .. Bak şimdi binicez bu dandik gemiye, taaa Samsun'a gidicez, savaş, boğuş, kendimizi paralayacağız, diyelim becerdik, devrim mevrim, anlata anlata dilinde tüy bitecek, sonra sen kahırdan ölücen, önce biraz ağlıycaklar , sonra gene "Son Osmanlı Padişahı" diye pankart açacaklar, mezarında dönücen.
- Saltanat kalsın diyosun yani...
- Alışmadık kıçta don durmaz abi, egemenlik megemenlik vereceğine, iki çuval kömür ver, daha iyi... Aha buraya yazıyorum, açlıktan nefesleri kokarken padişahlarına saltanat uçakları alırlar, bu gemiyi de jilet yaparlar, söylemedi deme.
- Efkarlandım be...
- Yakma o cigarayı gözünü seveyim, yarın öbür gün belgesel yaparlar, keş gibi gösterirler seni haberin olsun.
- Hal çaresi nedir peki?
- Al padişahın kızını, yırtalım.
- Millet ne olacak?
- Onlar da ulemaya sorsun artık ne olacaklarını, bize ne, kendi düşen ağlamaz.
- Laik olmasınlar mı, birey olmasınlar mı , kendi lisanları olmasın mı, şıhlara şeyhlere mi bırakalım kaderlerini?
- Bak ne güzel söylüyorsun, kader der geçerler, takalım takkemizi bakalım dalgamıza, iş çıkarma başımıza...
- İyi de, yazık olmaz mı?
- Asıl bu yaptığını yaparsan yazık olur... Bazıları sana inanacak, etkilenecek, senin fikirlerini yaşatmaya kalkacak, hayatları kayacak, evleri basılacak, içeri tıkılacaklar, kimine saçını örtmediği için fahişe diyecekler, kimine milletin malını Arap'a satmayın dediği için komünist diyecekler, kimine Ne Mutlu Türküm Diyene dediği için faşist diyecekler, darbeci diyecekler.. . Yorma ahaliyi, kula kulluk edelim, rahat edelim.
- Yok arkadaş, ben bi deniycem.
- E sen bilirsin abi.. "
Yılmaz ÖZDİL
Perşembe, Ekim 29, 2009
PASAJ
Bilet almak için gişeye yaklaşıyorum.
Çok kalabalık.
Sıra bana geldiğinde iki kişilik bilet için 39 lira diyor gişedeki adam. Kredi kartımı veriyorum. Çekiyorlar. Kart slipi ile birlikte bir de kasa fişi veriyorlar elime. Fişe bakıyorum, 29 liralık. Benden 39 lira aldınız ama 29 liralık fiş vermişsiniz diyorum. Arkamda bir kaç kişi homurdanıyor. Gişedeki adam kızgın gözlerle bakarak "kartını ver yine." diye tıslıyor, kabaca. Uzatıyorum. Bir şeyler yapıyor ve kartımı vererek "Tamamdır işlemin." diyor, dişlerinin arasından...
"Tamamsa eğer, 39'luk işlemin iptalini ve 29'luk yeni işlemin yapıldığını gösterir yeni slipleri verirmisiniz?" diye soruyorum.
"Sen hep böyle ukalâ mısın?" diye bağırıyor gişedeki adam.
Aynı anda, arkamdaki büyük kalabalık uğuldamaya başlıyor.
Çember sakallı, uzun paltolu, yaşlı bir adam kalabalığın arasından bana bir tokat atıyor.
Çok garip...
Hiç kimse benden yana tavır koymuyor.
Kimisi, orada beklediği için,
kimisi çember sakallı gibi çember sakallı olduğu için,
kimisi "bana ne" dediği için,
ve kimisi kendisine göre durup durduk yerde arıza çıkaran bir adama gıcık kaptığı için...
Üzerime çullanan kalabalığa dur diyen yok...
Kaçmam lazım.
Ve kaçıyorum. Koşuyorum.
Arkamdan atla kovalayan birisi var. Ben kaçtıkça atını şahlandırıp, ön ayaklarını sırtıma bastırmaya çalışıyor. Kalabalık bağırışıyor. Ben koşuyorum, atlı adam yaklaşıyor. Atın her atağında ön ayaklarının sırtıma daha fazla yaklaştığını hissediyorum.
Tam o sırada ufak bir pasaj girişi görüyorum. Son bir güç ile kendimi o girişe atıyorum.
Atın oraya girmesi imkansız.
Düştüğüm yerde nefes nefese etrafıma bakınıyorum, her taraf Türk bayrağı ile donanmış.
Ter içinde uyanıyorum.
* * * *
Bu rüyayı 27 Ekim gecesi gördüm. Gördüğüm gibi paylaştım sizlerle. Hatırladıklarımdan hiçbir şey çıkartmadım. Hiçbir şeyi de abartmadım.
Ama sabah kalkar kalkmaz "Böyle bir rüyayı neden görür ki insan?" diye düşündüm kendi kendime...
* * * *
En büyük bayramımız kutlu olsun.
Salı, Ekim 27, 2009
Ortaklıklar
Ben magazin sevmem ki, çok saçma diyen ve kendini inkar eden kişilerden olmadım hiç.
Evet evet ben de gayet meraklı bir Türk kadınıyım ve gurur duyuyorum, inkar yok :)
Neyse konumuz Hilal Cebeci'nin Cem Yılmaz'a ilanı aşk etmesi.
Haberin devamında H.C'nin kısa özgeçmişi, yetiştirilme şekli, ailesi, ailesini mahkeme kararı ile reddedişi, Doğuş ile yaşadığı çalkantılı aşk vs. yer alıyor..
Burda esas konumuz H.C'nin aslında her ne kadar ben kendi ayaklarımın üzerindeyim, güçlüyüm dese de her ilişki arayışında bir beslenme kaynağı arayışı..
Misal Doğuş ile ilişkileri ortak acılar üzerine idi. Onlar geçmişlerindeki yaşantılarında yaşadıkları ortak acılar ile ilişkilerine başladılar.
İkisinin de düzgün bir ailesi olmamıştı. Alkolik babaları vardı ve hiç aile sıcaklığını hissedemediler. Bu ortak acıları ile birbirlerine sarılıp ilişkilerine tutkulu(!) bir şekilde başladılar.
Ancak ortak acılar bir ilişkiyi ne kadar canlı tutabilirdi ki.
Her ilişki ortak hüzünler ve acılar yerine mutluluğu da arar sonunda.
Ve eğer ilişki yaralı bu iki insana yeterli rehabilitasyonu aynı derecede sağlamıyorsa, belli bir süre sonunda hala zayıf olan acı müptelası illa ki terkedilir.
Hiçbir ilişki ömür boyu acılarla beslenemez.
H.C de sonunda bunu anlamış. Acılarla başlasa da ilişki, acılarla beslenirse büyümüyor aksine acı acı bitiyor.
O nedenle sırtını güvenle dayayabileceği ve kendini güldürebilecek birini arıyor.
Bakıyor piyasaya, Cem Yılmaz var.
Adam esprili, komik, zengin ve parmağında hala alyans yok.
Kel ama o da halledilir hem kel erkek daha çekiciymiş, hiç inanmam :P
Ancak H.C yine hatalı..
İlişkide asla sırtını ötekine dayamıcaksın.
Gülebilmen için illa ki karşındakinin seni güldürmesini beklemiceksin.
Önce sen güçlü olacaksın.
Önce sen güleceksin ki güldürebilesin.
Önce sen mutlu olmayı öğreneceksin ki karşındaki ile mutlu olabilesin.
Adamım: ALAIN...
Hemen hemen tüm filmlerinde ya bir gangsteri ya da bir polisi canlandıran ve elinde muhakkak bir silah olan Delon'un tüm filmlerinde ismi J harfi ile başlar. Jo, Julien, Julian, Jean, Jaques, Jeff, Jean-Paul ve Jean-Marie gibi...
Alıntı:
8 Kasım 1935’de Sceaux’da doğan Delon’un bugün bile hâlâ konuşmadığı annesi Edith ve babası Fabian o dört yaşındayken boşandı. Evlatlık verildiği aile öldürülünce annesi ve üvey babası onu yeniden yanlarına aldı. Ancak Alain 15 yaşında tasdikname alana kadar birçok okuldan kovuldu. Sonunda donanmaya yazılıp Hindiçin’e gitti. 1956 yılında terhis olup geldiği Paris’te Les Halles pazarında hamallık, satıcılık yaptı. Paris kafelerinde garsonluk yaptığı sırada, daha sonra altı filmde birlikte oynayacakları aktör Jean-Claude Brialy ile arkadaş oldu. Onunla birlikte 1957 Cannes Film Festivali’ne gitti. Eşine az rastlanır yakışıklılıkta, soğuk ve mesafeli tavırlı, savaşta mı yoksa sokaklarda mı aldığı belirsiz yara izleriyle çekiciliği bir kat daha artan henüz 22 yaşındaki bu delikanlı ortalığı birbirine kattı ve deyim yerindeyse kapanın elinde kaldı. Hollywood yapımcısı David O. Selznick onu 1955’te ölen James Dean’in tahtına geçirmek için yedi yıllık bir sözleşme teklif etti. Ama Fransız aktris Simone Signoret ve eski kocası yönetmen Yves Allegret onu anavatan topraklarında kalmaya ikna etti. Yves Allegret ile birlikte çevirdiği ilk filmi "Quand la femme s’en mele / İşe Kadın Karışırsa"da üstlendiği kiralık katil Jo rolünü farklı biçimlerde de olsa tüm kariyeri boyunca sürdürecekti...
İkinci filmi "Sois belle et tais toi / Güzel Görün ve Kapa Çeneni"de kuşağının bir başka oyuncusu Jean-Paul Belmondo başrolü paylaştı. Bu film, beş filmde daha sürecek ve "Borsalino" ile sinema tarihine geçecek bir beraberliğin başlangıcı oldu. Üçüncü filmi "Christine"de başrolü paylaştığı Avusturyalı Romy Schneider ona aşık olup Fransa’ya yerleşti. Beş yıl nişanlı kaldılar. "Kızgın Güneş"teki rolüyle perçinlenen "kötü çocuk" karakterinden hemen sonra Alain Delon’u bambaşka bir şekilde değerlendiren yönetmen, İtalyan usta Luchino Visconti oldu. Visconti ona "Rocco e i suoi fratelli / Rocco ve Kardeşleri" ve "Il Gattopardo / Leopar" adlı başyapıtlarında rol verdi. Bu sırada Delon’un şarkıcı Nico’dan bir oğlu (Christian Aaron Boulogne) oldu. Ama çift evlenmeden ayrıldı ve çocuğu Delon’un annesi Edith büyüttü. Alain Delon, Schneider ile nişanını bozduktan bir süre sonra oğlu Anthony’nin annesi olacak Nathalie Canovas ile evlendi. Delbeau Yapım şirketini kurdu. Dört filmle ABD’de şansını deneyen Delon aradığını bulamadı. Fransa’ya dönüşünde "Kiralık Katil" ile görkemli bir başarıya erişti. Ancak bir skandal yine huzurunu bozacaktı. Marsilya’yı merkez alan Fransız yeraltı dünyasıyla ilişkisi olduğu söylentileri kulaktan kulağa yayıldı. 1968 yılında koruması ve arkadaşı Stefan Markoviç ölü bulununca karısı Nathalie ile birlikte uyuşturucu, silah ve kadın ticaretini kapsayan bu davada sorgulandı. Ama hakkındaki tüm suçlamalar asılsız çıktı.
Bu olay sanki Delon’un kariyerini tümüyle polisiyelere yöneltti. 1970’te ikinci yapım şirketi Adel’i kurdu. Yetmiş ve seksenlerde, nitelikli B sınıfı filmlerin arasında Volker Schlöndorff’un Proust uyarlaması "Un amour de Swann / Swann’ın Bir Aşkı", Joseph Losey’nin "Assasination of Trotsky / Meksika’da Cinayet" (Haftaya Sinema Büyüsü’nde gösterilecek), "Kaderi Arayan Adam", "Ayrı Odalar" gibi sanat filmlerini de serpiştirerek yüksek bir tempoyla çalıştı. 1990’da ikinci evliliğinin ardından nadiren kamera karşısına geçti. 1998’de Berlin Film Festivali’nden yaşam boyu başarısına karşılık bir Altın Ayı ödülü kazandıktan sonra sinemayı bıraktığını açıkladı.
Ben bir yıldız değilim, ben bir aktörüm."
Alain Delon yaşamı boyunca bu gerçeği anlatmaya çalıştığını söyler bir röportajında. İnsanın nefesini kesen olağanüstü bir güzelliğe sahip olsa da Delon’u bir aktör olarak değerlendiremeyenler, sinema tarihinin başyapıtları olan filmlerini de izlememiş demektir. Patricia Highsmith’in "Yetenekli Bay Ripley" adlı romanının ilk uyarlaması olan, Rene Clement’ın "Plein Soleil / Kızgın Güneş"inde Alain Delon’u, öldürdüğü zengin arkadaşının yerine geçen Tom Ripley rolünde, Matt Damon’ın sonradan yanına bile yaklaşamadığı bir performansla izlersiniz. Clement’ın Delon’u görüntüleme tarzı, çekimler sırasında bir ilişki yaşadıkları dedikodularına bile yol açmıştı.
Henri Verneuil’ün "Melodie an sous sol / Vurgun"unda Alain Delon, Fransız sinemasının dev aktörü Jean Gabin ile ilk kez kamera karşısına geçme fırsatı buldu. Film 1964 yılı Altın Küre ödülü kazandı. Yenilikçi yönetmen Jean-Pierre Melville’in bir kült filme dönüşen "Le Samourai / Kiralık Katil"indeki ana karakterin Japon kültürüne merakının Delon’dan esinlenerek yaratıldığı söylenir. Melville, Delon’a kiralık katil rolünü teklif etmek için evine gittiğinde salonda sadece siyah deri bir kanape, bir samuray kılıcı, mızrağı ve hançeri görüp etkilenmiş.
Romy Schneider ile başrolü paylaştığı mükemmel kara film "La piscine / Sen Benimsin" ve "Trois hommes a abattre / Üç Adam Ölecek". Delon’un olgunluk döneminin en iyi iki performansını verdiği filmler de unutulmadı. Joseph Losey’in "M. Klein / Kaderi Arayan Adam"ında Nazi işgali altındaki Paris’te Musevi bir antikacıyı canlandırdı. Bu rolle ilk kez aday gösterildiği Cesar Ödülü’nü sekiz yıl sonra Bertrand Blier’nin "Notre Histoire / Ayrı Odalar"ındaki alkolik, mutsuz erkek rolüyle kazandı.
Kendi kurduğu şirkette yapımcı ve senarist olarak da çalışan Delon sadece iki kez yönetmenliği denedi. Bunlardan ilki 1981 yapımı "Pour la peau d’un flic / Bir Aynasızın Postu İçin" hem eleştirmenlerce gayet başarılı bulundu hem de yüksek bir gişe hasılatı elde etti. Çapkınlığı sanat haline getirmiş Kazanova’nın yaşlılık günlerini anlatan "Le retour de Casanova / Kazanova’nın Dönüşü" saçlarına ak düşmüş Delon’a pek yakıştı doğrusu.

Alain Delon, artık oğlu Alain Fabien ve ikinci eşi model Rosalie van Bremen’den olan kızı Anouchka ile Hollanda’da huzur içinde yaşıyor. Ve kendisinin sekizde biri yaşındaki oğluyla "Fabio Montale" adlı bir dizide oynuyor.
Çarşamba, Ekim 21, 2009
Müslüman mahallesinde domuz eti satılır mı?

Domuz aşısı vurulmak dînen caiz midir? Biliyoruz ki bi şeyin aşısını vurulmak demek o şey'in bi zerresini (katresini) vücudumuza zerketmekle o şeyin tamamına karşı savunma mekanizması geliştirmek demek. Aha da bu tıbbiye öğrenimi görmeyen birinin aşı tanımıydı. Beğenmeyen mekteplerde uygulanan müfredata bu konuda zerk yapsın , ben vaktiyle maarif vekaletinin (yeni dilde milli eğitim bakanlığı) caiz gördüğü müfredatın bir eseriyim efendim. (Beğenmeyen müfredatı değiştirsin). Diyanete doğum kontrol hapı dinen caiz midir diye soran zihniyetten birilerinin bu konuda soru sormak aklına gelmedi ise onlara da tercüman olayım ve sorayım di mi ama, yalan mı ya?
Domuz eti yemeyiz etmeyiz. Ne demeye bu domuz gribi denen illet taaa bilmem nerelerden çıkıp gelip bizi hasta etsin? Hadi etti diyelim bunca sene dinen caiz değil diye, domuzun etinden-sütünden-kılından-tüyünden sakınırken, ürünlerin ambalajlarında son kullanma tarihinden evvel "bu üründe domuz mamülü yoktur" ibaresi ararken, bu aşıyı vurulunca dinden çıkmış olmaz mıyız?
Ne diye hiç bir ülkede denenmemiş aşının uygulandığı ilk ülkelerden biri olacak mışız ki? Ne yani globalleşen dünyamız bizi çok mu seviyo da soyumuzu koruma altına almak istiyo? Bu nasıl bi perhiz, nasıl bi lahana turşusu? Hem olacaksak biz de Merkel' e yapılan özel aşıdan oluruz, bu nedir böyle ? Merkel' e başka bize başka aşı da neymiş? Politikacılara var da, bize yoh mi? Parya mıyız biz?
Tabipler birliği uyuyo mu, yoksa bu konuda da mı bi birliğe varamadılar yine? Tabipler bile bi birliğe varamadılarsa, biz domuz gribi olunca "lokman neylesin yürekte yara" mı demeliyiz ?



