Cuma, Mayıs 16, 2008

Bilgisiz Bilginler Toplumu..

Arkadaş, nereye kafanı çevirsen kavga var..
Sokağa, Trafiğe, Siyâsete, Meclise, Spora, Televizyona, Gazete köşelerine, Derneklere, Şirketlere, Bloglara, Sanat'a, Sahneye, Sinemaya, Tiyatroya.. Nereye göz atsan cıngar var.
En masumâne olanında bile birbirine lâf sokma var.
Ya ne hasta ruhlu bir toplum olduk biz ya..
Birisi bir siteye bir video koyuyor, altında birbirini hiç tanımayan yüzlerce insan birbirinin anasına avradına, hayatımda duymadığım (ki hayli bilgiliyimdir) küfürler ediyor.

Alttaki satırları tesâdüfen okudum.
Yazarın adı: Kemal Kocatepe..
Duygularını yansıttığı yazısının tamamına
burayı tıklayarak ulaşabilirsiniz.
Ben yazısının başından bir bölümü ve ortasından bir bölümü keserek buraya aldım.
Toplumun önünde gitmesinin gerektiğini düşündüğümüz Sanat âleminde bile bir sanatçıya bu duygular yaşattırılıyor ve bu satırlar yazdırılabiliyorsa, diyecek fazlaca bir lâfta kalmıyor.
Buyrun;

Öyle ki, en yakınında durduğunu sandığın kişilerin bile bazen aslında ne kadar uzakta durduğunu görebilmek için bir iki küçük çıkar sayılabilecek meseleye dokunman yeterli oluyor. Ki; Çoğunun ağdalı cümlelerle sanatı ve sanatçıyı kucaklama çabasının gerçekte çıkarlarını koruma çabası olduğunu, yine ağdalı cümlelerle Türk Tiyatrosu'nun kalkınması ve ilerlemesi için büyük fedakarlıklarda bulunma vaatlerinin yine gerçekte kendi küçük çıkarlarını oluşturma sürecinin uzantısı olduğunu eş zamanlı olarak görebiliyorsun. Bu işe gerçek anlamda baş koymuş, üreten, yaratan, emek harcayan insanların nasıl da yaralandığını bilmek, onların her geçen gün bu tarzdan küçük çıkar gruplarının orta yerinde güç ve kan kaybına uğradığını görmek, kaybedilmekte olan bir davanın yeniden savaşılarak kazanılabileceğini görmeme yardım ettiği içindir bu yazıyı yazma gereği duyuyorum. En azından kendime ve benim gibi düşünenlere henüz yok olmadığımızı kanıtlamak için bunu yapmak zorundayım. Bu yok oluşa giden akıntının yataksız, dayanaksız ve cılız olduğunu bilmek, bunun durdurulabileceği yönündeki fikrimi güçlendirdiği içindir ki onların karşısında üreten, yaratan ve de emeğini karşılık beklemeden verebilenler olarak, ürettiklerimiz ve emeğimizle set oluşturabileceğimizi biliyorum. Ve yine biliyorum ki, düşlemek yaratmanın anasıdır. Yılgınlıksa yaratmanın anasını belleyendir. Yaşadığım 2 yıllık İ.B. Şehir Tiyatroları Yöneticiliği döneminde de yılgınlığa düşmeden doğru bildiğimi yapmak en büyük düsturum oldu. O doğrunun da birileri için yanlış olduğunu bilerek ama yine de o doğrunun birilerinin isterlerine göre hareket etmek değil, Tiyatro'nun kendi isterlerine göre hareket etmek olduğunu da bilerek. Ne ekersen onu biçersin misali. Ben geleceğe fırtına ekmeye kalktım fakat bu, birilerine fena halde dokundu ki üflemeyi bile beceremedikleri şu dünya içinde haklı olarak bir korkuya kapılıp yakıp yıkarak tozu dumana katar oldular. Kısacası at izi ile it izini birbirine karıştırmayı başardılar. Alışılagelmiş, kemikleşmiş çıkar gruplarının tekerine çomak sokuldu çünkü. Bizde devrim sözcüğü herkesin ağzındadır ama gerçekte devrim yapmaya kalktığınızda ilk o devrimciler sıvışır ya da onlar çıkar karşınıza. Adıyla müsemma bu zatlar alıştıkları üzere başarılı olan ne varsa ona kulp takarak, onu amorf hale dönüştürme ve onu öğütmek üzere kurdukları tezgahlarında korkarak ve korku üreterek çalışırlar. Ki bunlar, her zaman kendilerine –göz boyamayı iyi başardıkları için olsa gerek- aynı çıkar grubuna hizmet edecek yandaşlar bulmayı başarırlar. Kısacası aynı kabın yolcuları aynı kabın etrafında buluşurlar. Yani Tiyatro'daki devrimin önündeki en önemli engel yine o devrim sözcüğünü ağızlarından düşürmeyenler olur. Korkaklar yalancıları bulur, iftiracılar hainleri, hainler de bezirgânları. Bezirgânlar da tabii ki parayı. Ve size düşen bunlar arasında ya Tiyatro yapmaya devam etmek ki, bu Tiyatro yapmak fiili gerçek anlamındadır, ya da sinip bir köşeye çekilip, meydanı onlara bırakmaktır. Benim durumuma getirilenler için genellikle ikincisi yeğlenir. Yani çekilmek. Çünkü yıldırılmıştır. Çünkü örselenmiştir. Çünkü yok sayılmıştır. Çünkü beyazlar arasında beyaz bir zencidir o. Onun sanatı sanat değildir. Onun yazmaları yazma değildir. Onun yöneticiliği yöneticilik değildir. Çünkü o bir beyaz zencidir. Çünkü o, o bile değildir. Dünyanın yalanı, dünyanın iftirasına katılır, hainlikle bulandırıldıktan sonra, “ödenekli kurumlarımızı siyasetten uzak tutalım” nutukları atılarak gidip siyasilerin kucağına “onu alma beni al”, “o kaka çocuk” gibi soruşturma istemli şikayet dilekçeleri ile bir güzelce otururlar. Hakkınızda hiç yoktan davalar açılır.

* * * *

Bu bilgisiz bilginler, bu görgüsüz görüşlüler, bu kendi bindikleri dalı kesenlerin önünü kesmek için, bu yok oluşa giden akıntının yataksız, dayanaksız ve cılız olduğunu bir kez daha yineliyorum, bunu durdurabilmek için onların karşısında üreten, yaratan ve de emeğini karşılık beklemeden verebilenler olarak, ürettiklerimiz ve emeğimizle set oluşturabileceğimizi biliyorum. Ve yine biliyorum ki, düşlemek yaratmanın anasıdır. Yılgınlıksa yaratmanın anasını belleyendir. Türk Tiyatrosu'nun varolabilmesi için, artık uyanın! Tekrar tekrar söylüyorum; Bildiğinizi yeniden sorgulayın. Bilmediğinizi öğrenmenin peşine düşün. Ölülere yazılmış mektuplardan değil, hayatta ve dipdiri duranların ortak üretme gücüne, birlik olma potansiyeline inanlara sesleniyorum; Ölülere değil, hayattaki kendi mevcudiyetinize güvenin, içinizdeki temiz devrim ülküsüne, değiştirebilme kabiliyetine. Üzerinize serilmeye çalışılan karanlık örtüyü yırtın artık, ışığı içeriye alın.

1 yorum:

Türkekırgın dedi ki...

Laf sokma konusunda katılıyorum. Ama laf sokmak toplumda alışkanlık hale gelmişse, kendini savunmak için sende bu kervana katılacaksın. Yoksa, bir laf sokma, iki laf sokma sana laf sokanın ağzına cevabını yapıştırmadan nereye kadar beklersin? Değil mi?

Bazen kavgada öğretici olabilir. Önemli olan kavga edenin haklı olsa dahi, sırf kavgacı diye, dışlanmamasıdır. Bazıları kavgasını tatlı dille bitirir. Bazısı zehir zemberek bitirir. İnsanın verdiği tepki karakterine göre değişir. Yapıcı olmak günümüzde bir avantaj olarak kabul edilse de bir zorunluluk değil. Örnek vereyim:

Şimdi bizde yeni bir liberal kesim var ki, Amerika'daki özel teşebbüsten daha serbest, oradaki serbest piyasadan daha kuralsız, insanı daha hiçe sayan bir iş ortamı olsun istiyor. Ama aynı zamanda piyasayı çıkardığı kanunlarla düzenleyen bir Avrupa Birliğine üye olmak istiyor. Bu bir çelişki. Bunlardan bazıları sermaye sahipleri. Bazıları onların büyüsüne kapılmış, ama aslında sömürüldüklerinden habersiz özel teşebbüs hayranları. BU SAHİPLER şirketlerinde Amerikan sistemi olsun isteyen, buna karşın Türk bürokratik hiyerarşisi ve üstlerine kulluk etme anlayışına yenik düşen yönetim anlayışlarıyla; O Amerikan sistemini sadece çalışanlarına minimum maaş ödemek ve moral olsun diye doğum günlerinde çalışanlarını tebrik etmek sandıkları şekliyle yaşıyorlar. Çalışanın sosyal haklarından kısmak, izin günlerinde yasaya aykırı olarak çalıştırmanın çok doğal olduğunu düşünen, sosyal yönden yoksun sömürgenler olup çıkmışlar. Bunları kim dizginleyecek?

İşyerlerinizde "müşteri" olarak tanımladığınız insanlara karşı geliştirdiğiniz NLP teknikleriyle ve "asla sinirlenmeyen insan pozları"yla Bu SAHİPLERLE karşı mücadele edebileceğinizi mi sanıyorsunuz? İnsanlara hakları için kavga etmeyi, mücadele yeniden hatırlatmak gerekiyor galiba. Yoksa hepimiz kapitalizmin kölesi olacağız. Kapitalizmden daha eşit bir şekilde nemalanmak da mümkün. Kurallarını iyi düzenlediğin zaman bu piyasa düzeni işler. Ancak SAHİPLERİN anladığı şekliyle değil. O yüzden kavga kaçınılmaz.