Salı, Ocak 22, 2008

Ayar, Ölçü, Kademe, Denge Algılaması Gelişmemiş Toplumda "Uçlarda" Yaşamak - Bilime inanan toplum yaratmak ütopya mı?

Biraz geç kaldın diyebilirsiniz. Atı alan şeriata geçmek üzere çünkü. Neyse bunlara aldırmadan yazmak gerek. Birilerinin yazması gerek diye düşünüyorum.

Bilim dünyasının hayatımıza kazandırdığı sayısız kolaylık var. Geçen yüzyılda artan sıklıkla sosyal konularda bilimden yararlanabileceği kanıtlandı. Dolayısıyla Doğal Bilimlerin Sosyal Bilimlere katkısı yadsınamaz. Özellikle Batı'da İkinci Dünya savaşı sonrası ortaya çıkan sosyal düzende en azından Batı demokrasileri insanı ön planda tutan bir sistem kurmayı hedeflediler. Bu ülkelerden hangileri ne kadar başarılı oldu, bunu tartışmayacağım. Ama bir şeylerin kaydını tutmak, ölçmek ve bunun üzerinden yeni sosyal politikalar üretilmesi ihtiyacı istatistik biliminin sosyal bilimlerle iç içe çalışmasını gerektirdi. Elbette insan davranışı önceden kestirilemezdi ve kesin sonuçlar öngörülemezdi. Bu durum doğrudan insan doğasıyla bağlantılıydı. Hiçbir şey kesin değildi. Sosyal bilimler alanında çalışmaya başlamanın önkabulü buydu. Ancak genel eğilimler tespit edilebilirdi, hükümetler eğilimlere göre, örneğin göç politikalarını, sağlık politikalarını daha inandırıcı hedeflere göre belirleyebileceklerdi. Ve sosyal bilimlerde bir tezin istatistiksel analiz dayanağı olmadan savunulması artık fazla tercih edilmiyordu.

Elbette yapılan istatistiksel ölçümler sosyal bilimlerin diline paralel olmalıydı. Örneğin uluslararası ilişkilerde devletlerin bir gelişme konusunda ne gibi tutum takınacağı önceden kestirilemez ve bu durum o disiplinde çalışanları ihtiyatlı açıklamalar yapmaya iter. Mesela: "ABD hükümetinin 2008 yılı içinde İran'a bir hava harekâtı kararı alma olasılığı oldukça yüksektir." denir Ya da, "Avrupa Birliği ülkelerinin üzerinde anlaştığı Avrupa tutuklama emri ile organize suçlarda %20'lik bir düşüş öngörülüyor." denebilir.

Neden öngürülüyor?, neden oldukça yüksek? Neden saldıracak değil? neden düşecek değil?

Siyasi tartışmalara ağırlık veren TV kanallarını izlediğinizde bilim dünyasından gelen konuk uzmanları bile dinleseniz siyasi, sosyal konular hakkında hep kesin ve kendinden emin konuştuklarını görürsünüz. Diğer yandan TV kanallarının da bilgiye aç toplumu somut yanıtlarla beslemesi gerek ki rating yapsın. Ama burada duyarlılık yaratmak bilim insanlarına düşüyor. Örneğin kuş gribini bitiriyoruz yerine, bu sene kuş gribi vakalarını %37 azaltacağız demeli. İstanbul'un su sorununu kökten çözüyorum yerine barajlardaki doluluk oranını %10 artırmayı başarı sayarız demeli. Demeli ki insanların kulağı alışsın. Vatandaş desin ki ha biz bu yıl susuzluk çekmeyeceğiz belki ama durum kritik. Tedbiri elden bırakmayalım. Ama öteki diyor ki kökten çözüyorum. E o zaman vatandaş der ki: Harca harcayabildiğin kadar. Nerede kaldı, ölçü, denge? Hava koşullarını tahmin etmek artık mümkün. Türkiye'de yağış istatistikleri belli. Buna göre bir öngörüde bulunulabilir ancak uzman. Yoksa bu uzmanlara müneccim demek gerek.

Peki görece durumları insanımız nasıl anlamaya, ayırt etmeye başlayacak?

Ben eskiden her sabah okula gitmek için bindiğim okul servisinden örnek vereceğim.

Serviste iki önemli konu olurdu. Biri teypte çalan müzik. İkincisi kışın açılan ısıtma sistemi, yazın açılan klima.

Örnek: Müzik hip-hop tarzı, ses sonuna kadar açık, rockçı olarak müdahale edemiyoruz. Bari dedim şoföre söyleyeyim, sesi biraz kıssın.
Ben: Abi şunun sesini biraz kıssana.
Şöfor: Ha? (durumu çakar ve teybi kapatır)
Arka taraf: "abi naaaptın!!" diye baarır.
Şoför: Rahatsız olan var!!
Ben(içimden): Ne alakası var, ben sadece bir kademe kıs dedim, sen teybi kapattın. Mal!!!

Yani şu teyplerde 1'den 10' a kadar ses kademesi var ise, ve ses düğmesi 10'u gösteriyorsa, ben senden onu 6'ya falan getirmeni istedim. Sen gittin mal gibi teybi kapattın. Arka tarafı bana düşman ettin.

Bu ülkede insanlardan ne zaman kademeli, göreceli bir şey istesem hep pişman olmuşumdur.

Ben: Abi çay biraz koyu olsun.
Gelen çay simsiyahtır. Biraz açık getirse, sidik rengidir. Bir orta, bir ayar tutturan çok az insanla karşılaştım.

E şimdi hayatın temelinde bazı ölçü ayar kademe hesabını öğrenmemiş, bilmeyen en başta yaptığım açıklamaların nasıl farkına varacak?

Bence hayatı oldukça eksik yaşıyoruz. Göreceli durumların farkına varmak hayattan tat almak için önemli. Yine çok sıradan örnekler vereyim. Mesela klasik müzikten fazla hoşlanmam demek, klasik müziği bir yerde duysam dinlemeyeceğim anlamına gelmez. Dolayısıyla klasik müzik seven birisi sevdiği müziği dinlerken benim irrite olmayacağım anlaşılır. Ama ülkemizde böyle anlaşılmaz, kamplaşılır. Yani ülkemizde fazla hoşlanmam demekle hoşlanmam demek arasında fark yoktur.

Bizim ülkemizde birini çok seversin ya da birinden nefret edersin. Biri çok güzeldir, biri çok çirkindir. Biri çok başarılıdır. Biri geri zekâlıdır. Bunların arasında kaldıysan birileri senin adına seni hemen kutuplaştırıverir. Aman ha işine yarayan kutuba düşmeye bak. Aman!

Mesela: Sokaktan geçen hatun

Arkadaş: Müthiş, bombastik hatun, yerlerde sürünürüm.....
Ben: Evet oldukça güzel
Arkadaş: Ben anladım, sen beğenmedin onu
Ben: Hoppalaaaaa!!
Gördüğünüz gibi arkadaş beni hemen bir kutubun üyesi yaptı. Beğenmeyenler kutubu. Takım tutar gibi...hatta sınır karakolu gibi...

Kutuplaşmamak, kamplaşmamak için inançlara olduğu kadar dünyevi olan bilimsel, teknik konulara da ilgi göstermek gerek. Şimdi bunu anlatınca insanlar hemen şunu anladı. Kütüphaneye git kitap oku, google'dan araştır falan filan. Öyle değil. Mesela, çamaşır makinası mı aldın. Kullanım kitapçığını bi oku, bu aletin ne numaraları, ne ayarları varmış bi bak. Cep telefonunu satın alırken, ihtiyacını gidersin diye mi aldın, yoksa o senin için statü sembolü mü? Hadi statü sembolü olsun, hiçbir özelliğini kullanmadan onu taşıyorsun, bari iki özelliğini öğren. Yok abi. Ne ayar var, ne denge.

Toplumsal yaşamda insanların birbirlerini anlamalarının önemli anahtarlarından biri, bu ayrımların, dengelerin farkına varmaktır. Bir fikir peşinde güdülenmiş sürünün parçası olmaktansa, ortak değerleri paylaşan dernek üyesi olmak ve dernek üyelerinin bireysel farklarını tanımaya çalışmak hayatı zenginleştirebilir. İşte bireyleri tanırken onları tercihleriyle ayırt edebiliriz. Onun için tercihlerin sıklığı ya da şiddetini bilmemiz, anlamamız sonra onları zihnimizde ölçebilmemiz gerek. Tercihler hakkında daha ölçülü bir duyarlık geliştirdiğimizde, karakterlerimizin siyahla beyaz olmadığı, insanların aslında ne kadar renkli kişilikleri olduğu ortaya çıkabilir.

Şimdilik bu zenginliklerin pek farkında değiliz ve çoğumuz sönük yaşamlar sürdürüyoruz.

Türkiye'de var olan cemiyetleşmelere bir bakınız. Hep içine kapanıktır. Farklılıklar içeriye açık, dışarıya kapalıdır. Dışarıya karşı cemiyet yekvücuttur. Neden? Bu bir sendika olabilir, devlet kurumu olabilir, arkadaş grubu olabilir. Ama farklılıkların sesini duyamazsın. Neden?

Arkadaş grubunda konuşurken kendini olduğun gibi, daha rahat ifade edebilirsin belki. Ama dışarıyla farklılığını paylaştığında çoğunlukla bir kalıba sokulup, saf tutman beklenir. Neden? Biz bireylere önem veren bir ülkede mi yaşıyoruz acaba? Bizim demokrasimiz, sırf adı demokrasi olsun diye mi var? Bu ülkede hukuk dengeli ve adil dağıtılması gerekirken neden göreceli? Bir babayiğit çıkıp da neden "Türkiye hukuk devleti değildir" diyemiyor? Ya da "Olay Yüce Türk Adaletine intikal etmiştir ve ben ona inanmıyorum" neden diyemiyor? Bir babayiğit çıkıp neden şunu diyemiyor. "Seçimde Parti Genel Başkanının işaret ettiği adaya oy vermek zorunda kaldım. Türkiye Büyük Millet Meclisindeki vekillerin çoğunluğu işaret edilen adaylardan oluşuyor. O yüzden beni temsil etmiyor. Bu meclisin çıkardığı tüm yasalar tartışmalıdır, hatta geçersizdir".

Bunların hesabını sorabildiğimizde, cevaplarını alabildiğimizde, farklılıkların dikkate alındığı bir ülkede yaşadığımıza artık inanabiliriz belki.

Bu türden duyarlılıkları geliştirdiğimizde bilime inanan toplum yaratmak ütopya olmayabilir. Sonra ileri aşamalara geçeceğiz. Mesela farklılıkları kabullendiğimizde uyum sorunlarımız hafifleyebilir. Yabancı ülkelerde yaşamaya, o ülkeleri ziyarete gittiğimizde; örneğin Almanya'da yaşayan Türklerin Alman kültürüne uyum sağlamamak adına koyduğu inatçı tepkiyi biz oraya gittiğimizde daha hafif şekilde atlatacağız. Toplumsal etiketlerden, fişlemelerden kurtulup, kişisel farklılığımızı ön plana çıkarabileceğiz. Türkiye'den gelen bireyler olarak bunu diğer toplumlara da hissettirebileceğiz. Tabi bu alanda ilerleme ancak karşılıklı olursa mümkün. Unutmayalım, ırkçılık, kapitalizm, çevre kirliliği, vs. bilim ve düşün dünyasından faydalandığımız Batı medeniyetinin eseridir. O yüzden faydalandığımız, referans gösterdiğimiz dünya'nın hangi alanlarda başarısız olduğunu anlayarak, yolumuza yalpalayarakda olsa, duvarlara çarpa çarpa da olsa, ite kaka da olsa devam etmeliyiz.

5 yorum:

Abi dedi ki...

Bir ünlü Türk Büyüğü; "Eğitim Şart.."

Türkekırgın dedi ki...

Katılıyorum... Yine kısa yazamadım... böyle kaderci falan olmak lazım. olabilsem... "her canlı bir gün dumuru tadacaktır, bojver bunları" falan desem allahu-ekber yani. Ama nerede?

Eğitim de şart değişimde. Muhafazakar ahlak törpüsü yerine bilim törpüsü şart. Artık kanlı mı olur kansız mı onu zaman gösterecek. Usta törpücü bulursan kansız olur. Bizi pedikürcü Başbakan paklar:)). Yoksa ağza lokma tıkıp sünnete devam edecek bunlar. Bunu yazınca kadınlar gülecek... Bazı arap ülkelerinde kadınlar da sünnet ediliyor...hatırlatırım... Hani durum o raddeye varmasın baabında...

Abi dedi ki...

Türkekırkın, "kısa yazacam, uzun olmasın." filan diye kasma kendini.. ben her satırını zevkle okuyor , düşünüyor, bir şeyler öğreniyor ve gerçekten yanıt buluyorum bazı cevapsızlara.... Sağol..

hep dedi ki...

Sevgili Turkekırgın,
bence de uzun ama gereksiz fazlalığı olmayan,gayet doyurucu bir yazı olmuş,eline sağlık.İçeriği dolu yazılarını okumak güzel..Devamını bekliyorum..

Espresso dedi ki...

Dino: sevdin mi bu yazıyı?
Espy: hepsi gerçek, walla hiç fena değil..
Dino: çok iyi değil yani?
Espy: HAYDAAAAAA..!!!!