Çarşamba, Temmuz 08, 2009

Koku...


Bilmiyorum bazen size de olur mu? Bir yere girersiniz, burnunuza bir koku çalınılır. Bir anda alır sizi hiç tahmin etmeyeceğiniz bir yere götürür. Bilinçaltınızın bir yerine saklanmış adresi bulur çıkartır ortaya. Unutulmuş ya da unuttuğunuz sandığınız eski aşkınızı, ilkokul günlerinizi, yatılı okul yemekhanesini ya da bambaşka bir şeyi karşınızda bulursunuz. Benim böyle kokularım var, beni alıp götüren. Hadi sizde en az iki tane söylesenize…

Salı, Temmuz 07, 2009

Navigaytion...

Bir kaç gün önce Senatör'den gelen bir e-mail ve fotoğrafları sizinle paylaşıyorum.


Antwerp neşeli bir şehir, her haftasonu bir aktivite veya bir eğlence mutlaka var. Genelde de bu aktiviteler bizim evin tam karşısındaki nehirle yolun arasındaki eski Antwerp limanının orada yapılıyor.

Cuma bir hareket başladı aniden eski limanda. Dedim ki gene bir şeyler var bu haftasonu. Akşam Su döndüğünde sordum ona, nedir bu diye. Çünkü tam karşımıza bir metal kule inşa edildi şöyle 6 metre boyunda falan, üstüne de bir bayrak, bayraktaki yazıda "Navigation". Ben denizcilik etkinliği falan diye tahmin ederken Su dedi ki; "dikkatli oku." Bir daha baktım, yazan şuydu; naviGAYtion... GAY bayramı :).


Anlayacağın Cuma gününden başlayarak tüm haftasonu bolca miktarda değişik tercihli vatandaşları görmek mümkün oldu. Ama tabi bu arada bizim karşımızda bir curcuna ve gürültü ki, anlatamam.


Bizde Cumartesi saat 10 gibi attık kendimizi şehrin sokaklarına, biraz alışveriş biraz indirime girmiş dükkanlardaki satılan malları inceleme şeklinde turumuza devam ederken saatin 15.30 olduğunu görüp eve doğru yollanmaya karar verdik. Aslında ben eve girmeden bir yerlerde oturup birşeyler içelim diye aklımdan geçiriyordum.. Söylee buzz gibi bir bira falan. Eve doğru yaklaştığımızda geçmemiz gereken bir meydan var, iki sokak sonra da eve ulaşıyoruz.

AAA... O da ne, meydan ağzına kadar çadır dolu.. Eh dedik, girelim bakalım ne varmış burada...

Abi, körün istediği bir göz, Allah verdi iki göz... Bira festivali imiş.:))) Neyse çıkışımız 17.30'u geçti. Bendeniz de değişik biralarin yeterince tadına baktım.

Su ile birlikte ayakta, ellerimizde poşetler, biralarımızı yudumlarken sen geldin aklımıza... Seninle ilgili biraz gırgır yaptık ayak üstü, dedik ki bunu Abi'ye de anlatmalıyız. Bir iki resimde çektik...

Aklımızdasınız hep ...

Öpüyoruz. Hepinize sevgiler...

Pazartesi, Temmuz 06, 2009

Deli Gömleği...

Perde henüz kapanmadı
Bitmedi oynadığımız tiyatro.
Işıklar altında olsak da rolümüz karanlık.
Kostüm diye giymişiz deli gömleklerini
Senaryoyu oynamalı artık.
Not: Fotoğraf İzmir Ödemiş'in 2 km yakınındaki Birgi Beldesinde çekildi...

Cumartesi, Temmuz 04, 2009

baş başa...

Gecenin çok ileri saatleri...



- Gel otur karşıma da şöyle iki kadeh rakı içelim birlikte...
- ...
- Sen ve ben işte, yok başka kimse...
- ...
- Öylesine... Yok bi'şey. Sâdece canım çekti.
- ...
- Farkındayım çok geç. Baksana, Mehtâbın güzelliğine..
- ...
- Üç gün sonra dolunay.
- ...
- Ben de aynısını düşündüm. Ay devreleri 29,5 günde bir olduğuna göre, 3 Ağustos aşağı yukarı dolunaya denk gelecek...
- ...
- E keyifli olur tabi. Mehtap ve rakı. Ateşte yakarız belki...
- ...
- Eveli gündü yıldönümü...
- ...
- Hiçlik.
- ...
- Var, Allah'larından bulsunlar.
- ...
- Şart mı?
- ...
- Eee?
- ...
- Bak kayboluyor yavaş yavaş.
- ...
- Bu gibi görüntülerde insan hakikaten bir gezegende yaşadığını anlıyor.
- ...
- Sanmıyorum. Rakı yoksa yaşam da yoktur.
- ...
- Şerefe. İnsanlığa... İnsan ırkına... İnsan olanlara...
- ...
- ..
- .
-

Cuma, Temmuz 03, 2009

Nazım ve Metin...

İki kişiyi hatırladım bu akşam. İlki Nazım. Bilenler bilir Nazım ustanın yeri bende bambaşkadır. Hani bıraksanız saatlerce konuşabilirim onun hakkında. Gecenin bu saatinde içimden onu anmak geldi. Yok yok siyasi yönüyle değil, aşkları ve hemen aklıma gelen bir şiiri ile;

İstanbul'dayken Jöntürklerin Tanin Gazetesi yazarlarından birinin kızına aşık olmuştu. Ve Nazım bir kez aşık olmaya görsün, gözü hiçbir şey görmezdi. Sevmek onun için insan olmak demekti. Sevmek, birbirinin gözüne bakmak değil, aynı yöne bakmaktı. Nihayet Nazım Hikmet için sevmek yaratmak demekti:

“Benden sorulur oldu
dünyanın hali artık
İnsan ve toprak,
karanlık ve aydınlık.
Anladın ya,işim başımdan aşkın,
beni lafa tutma gülüm
ben sana aşık olmakla meşgulum.”

Ve tabi Metin Altıok, ne diyebilirim ki tam da bugün saçma sapan bir yangına kurban verdik.
Bir kabuk içinde
Birbirinden ayrılmaz
(:)
Aşk ve acı yüreğimde
İkiz badem içidir.

Perşembe, Temmuz 02, 2009

Tükenmezin arka tarafı

Ceku'nun annesi ve babası uzun yıllar önce ölmüş, o da oğlan kardeşi ile birlikte yaşamaya başlamıştı. Kaan'la evlenmeye karar verdiklerinde, kardeşine ufak fakat güzel bir ev tutmuşlar ve kendi oturdukları evi elden geçirip orada yaşamayı planlamışlardı.Karşıyaka'nın şirin bir sokağında olan ev, Kaan'ın annesi ve babası ile oturduğu eve de pek uzak değildi.
Nikah günü yaklaştıkça hazırlıklar artıyor, işler bitmeyecek gibi görünmeye başlıyordu.
O gün Ceku, oğlan kardeşinin yeni evine taşınmasına yardım ettikten sonra, Kaan'la birlikte, evden atılması gereken, artık kullanılmayacak olan eşyaları kolilere doldurmuş ve akşam üzeri evin önündeki çöp tenekesine atmıştı.
Kaan "Artık eve çıkmayalım, annemlere uğrayalım buradan, akşam da orada yatarız. Evi de yarın toparlarız." dediğinde, fazla da düşünmeden kabul etmişti.Akşamın ilerleyen saatlerinde Ceku, ertesi gün işe gitmek için kıyafetinin uygun olmadığını düşünmüş, Kaan'a "Gel bi koşu gidip evden bir kaç parça bir şey alalım." demişti.

* * * *

Sokaklarına dönen köşeye geldiklerinde sezmişlerdi ortamın garipliğini.
Balkonlarda insanlar meraklı gözlerle izliyorlardı sokakta olanları.
Polis arabaları vardı. Barikatlar kurulmuştu köşelere. Ve tam apartmanlarının önüne çekilmeye çalışan sarı kordonlar...
Şaşırdılar.Usul usul yaklaşırlarken, "Bomba, bomba var galiba." sözlerini duymaya başlamışlardı.
Çevredekilerin ve özellikle polislerin tüm dikkatlerinin çöp kutusuna odaklandığını farkettiklerinde, duydular sesi...
Çöp kutusundan gelen ses düzenli olarak "vik vik vik" diye ötüyordu.
Herkesin dikkati seste ve büyük çöp tenekesinde olduğundan, kimse Kaan ve Ceku'nun birbirine garip bir ifadeyle baktığını farketmedi.
Kısık bir sesle sordu Kaan; - Sen eski alârmı atmıştın di mi?-Ceku aynı tonda cevapladı; - Hımm.K- Bu onun sesine benziyo di mi?C- Benzemiyo, aynısı...
Kaan bir an düşündükten sonra, çöp kutusuna son derece ihtiyatla(!) eğilmiş olan, bir elinde fener diğerinde ise bir tükenmez kalem tutan polise yaklaşmaya çalıştı...Diğer polisler; -Yaklaşma hemşerim, bomba olabilir.- dediler.Kaan "Bomba değil o, ben biliyorum ne olduğunu." diye yanıtlayınca, tükenmez kalemin tersiyle çöp kutusunu kurcalayan polis doğrularak "Ne peki?" diye sordu.
"Biz az evvel eski eşyalarımızı attık buraya... İçinde bir de pencere tipi eski alârm vardı. Bu onun sesi sanırım."
"Eh be hemşerim, çalışır halde alârm atılır mı çöpe?"
"Abi, içinde pil olup olmadığını bile hatırlamıyorum. Bir sürü şey attık kolilerin içinde. Çalışmayan bir şeydi o da. Belki çöp karıştırıcılar yanlışlıkla açma tuşuna filân dokunmuşlardır."
"Al o zaman feneri ve tükenmezi, sen bul şunu..."
Kaan tereddüt etmeden daldı çöp tenekesinin içine, bir dakika bile geçmeden çıkarttı vikviklemekte olan parçayı dışarıya... Düğmesini kapatınca seste kesildi...
Polis, sert bir hareketle Kaan'ın elinden aldı ufak beyaz âleti. Evirdi, çevirdi. Düğmesini açtı, vikvik edince kapattı.Sonra yere attı. Üzerinde tepindi. Durdu baktı. Bir kaç kez daha vurdu tabanıyla. Darmadağın olduğuna emin olduktan sonra, bomba imhâ araçlarını ( tükenmezini ve fenerini ) geri istedi.
Barikatlar ve sarı kordonlar kaldırıldı. Ekip arabaları olası bir başka bomba ihbarına müdâhele etmek üzere mahalleyi terk ettiler. Konukomşu olağan hâllerine döndü.
Ceku ve Kaan ise evlilik hazırlıklarına devam ediyor...

Çarşamba, Temmuz 01, 2009

Sokak Kedisi...

Daha öncede dedim ya; Bunlar hep gece yarıları oluyor – yirmi dörtlerde, Susuk bir yalnızlığım oluyor – anasonlu, işte o vakit kendimle buluşmaya gidiyorum. Hiçte hoş bir buluşma olmuyor doğrusu, bulmayı umduğumla bulduğum birbirleriyle hiç örtüşmüyorlar. Aslında Özdemir Asaf beni ikaz etmişti ama ben onu ciddiye almamışım. Demişti ki;

Dün sabaha karşı kendimle konuştum.
Ben hep kendime çıkan bir yokuştum.
Yokuşun başında bir düşman vardı
Onu vurmaya gittim kendimle vuruştum...
Aslında niyetim kendimi bulup hemen geri dönmekti. Ama olmadı. Karşımdaki ondan hoşlanmadığımı anlayınca otur dedi, oturda konuşalım. Sen bugüne kadar” aradığına” değil de “kolay bulacağın yerdeki şeylere” bakmışsın. Sonra da kolay yerde bulduklarına, tamam işte zaten bunları arıyordum deyip, gözlerinin içine baka baka kendini kandırmışsın. Yeni deneyimleri göze almamışsın.


İşte burada isyan ettim, çünkü benim yontum hiç bitmedi, bindiğim tren çöl kenarından geçti, ben yüzeyime kum motifleri işledim, aynı tren deniz kenarından geçti, ben yaptıklarımın hepsini sildim dalgalar daha keyifliymiş dedim. Ama beni rahat bırakmadınız ki, herkes bir şeyler söyledi gün geldi isyankâr olmamı istediniz, başka bir gün itaatkâr. Kimi zaman girişimi ele al dediler, sonra boş ver, uyum uğruna boyun eğ dediler. Bir tarafta içgüdüsel isteklerim, diğer yanda toplumsal varlık olarak benden beklentiler. Beklentileri gerçekleştirmeye çalışan özgür insan, çok komik değil mi?

Ama çok sıkıldım ben böyle yaşamaktan, bana hesap soranı çektim daha da yakınıma, dinle bak dedim, şimdi sana ne yapmak istediğimi söyleyeceğim;

Okulları kırmak, oyunlarda mızıklamak, sonu belli masallara burun kıvırmak istiyorum. Avutmalara rest çekip, baş okşamalara sivri dille cevap vermek, nasihatlere nanik yapıp, kanayan dizime boş vermek istiyorum. Tüm haksızlıklara karşı iki ayaklı bir protesto bayrağı olmak, boyalı lolipopları yere atmak, eleştirel aklın kapı zillerini çalıp çalıp kaçmak geliyor içimden. Bitmedi; Karanlık pencere camlarına taş atmak, yağmurlu yolun sonunda varlığını bildiğin bayram yerine koşmak, hani şu camdan bakan Arap kızının mahcup, mütevazı ama aydınlık hayalini yakalamak istiyorum.

Ama izin vermiyorlar, Beni, annesinin uslu, munis çocuğu; beni içine kapanık, beni mistik, beni edilgen, beni kasabın kedisi olarak tanımlıyorlar, yaldızlı süslü sözlerle aldatıyorlar. Oysa ben bedeninde yüzyılların kavgalarından yadigâr yaralar, değişime uyumlu, zaman denilen farenin peşinde bir canavar, ehlileşmeyen bir akıl, her an köşeden çıkıp gelecek tehlikeye refleks, ben kuşkucu, ben soğuk gecelerin parlayan gözleri, ben bulduğunu paylaşan, paylaştığını bulmak için savaşan, ben ışığa ve güneşe sonsuz bir inanç, ben tüylerinde yaşam, gerçek ve cesaret kokan sokak kedisi olmak istiyorum.