Cuma, Kasım 28, 2008

Mandolin ve Keman..

Gaybubet'in Çıksalın Ş. Kahvesi başlıklı yazısının yorumlarından aklıma gelen bir konuyu, bugün aldığım bir e-posta'daki bir kaç kare resim pekiştirince yazmadan duramadım..

İstanbul'un güzel günleri diye bir iki satır çiziktirmiştik orada Çınar'la karşılıklı..

Çocukken, Lâleli'de oturduk biz.
Evden Beyazıt Deneme İlkokulu'na yürüyerek gidiyordum. Okul tam gündü.
Sabah erken ya da gece geç vakit, okul yolunda bir elinde çantası, diğer elinde mandoliniyle yürüyen on yaşlarında bir erkek çocuğu..
Şehzâdebaşı'nda, ara yollardan hiçbirşeyden ürkmeden yürüyebildiğin, aklına bir şey getirmediğin bir çocukluk dönemiydi..
Dört yıl sürdü bu gidiş/dönüş.. Tek bir olay olmadan..
Ha, pardon. Bir olay olmuştu ama onu da ben çıkartmıştım..
Bir arkadaşla kavga çıkmıştı, çocuk üstüme saldırırken bende mandolinin sapını arkadaşın aşağı nâhiyesindeki sap tarafına gömüvermiştim de, çocuk çok ağladıydı. Enstrüman çalmanın böyle faydaları da vardı işte. Herneyse..

Sonra Yeşilyurt'a taşındık.
Özel ders almam gerektiğinden, babam ve annem, bir öğretmen bulmuşlardı bana..
Samatya'da oturuyordu bu öğretmen. Ve ben, ders günlerinde trenle, tek başıma Yeşilyurt-Kocamustafapaşa-Yeşilyurt hattını gidip geliyordum..
Öğretmen dediğime bakmayın, şu anda yaşını tam tahmin edemiyorum ama sanırım en az yirmi en fazla otuz yaşında olan esmer, güzel bir kızdı, hocam.

O günlerden kırık kırpık aklımda kalanlarsa şöyle;
Örtmenim, sürekli siyah giyiniyordu. Naylon çoraplarına varıncaya kadar.. Başka detay bilmiyorum bu konuda.. Daha ileri noktaları araştıramayacak yaşlardaydım çünkü..

Tahtadan yapılmış, iki katlı bir evde oturuyorlardı annesi ile berâber..
Ev, hat boyundaydı. Ders çalıştığımız odanın penceresinden ikide bir geçen banliyö trenleri görülüyordu.
Duvarda asılı bir keman vardı ve ev olağanüstü rutûbet kokuyordu.

Budur işte aklımdakiler..

E-posta'da Kocamustafapaşa tren istasyonunu görünce, o yer karolarının üzerinde, elinde bir kaç kitap ve defter ile duran küçük bir hayâleti anımsadım.

Tek başına ve defâlarca o karoların üzerinde yürüyen,
aklında hiç bir kötü düşünce olmayan,
korkmayan, ürkmeyen,
ama her trenle geçişinde, vagonların pencerelerini yalayan ağaç dallarının arasından, rutûbet kokulu o evi ve belki de kemancı öğretmenini görebilmek için dikkat kesilen küçük hınzır çocuğun hayâletini..


Velhâsıl, İstanbul belki bugün de güzel.
Ama o günlerde çok daha güzeldi.
Bence..




Playera koyduğum Samatya adlı şarkının asıl ismi "Don't leave me" olup dünyânın en büyük keman virtüözlerinden Fransız Grappelli ve Hintli Subramaniam tarafından çalınmaktadır.
Meraklılara özellikle 02,23 ve 03,16 zamanları arasında iki ustanın karşılıklı atışmalarını dikkâtle dinlemelerini öneririm.
İlk giren Rahmetli Grappelli'de Batı havasını, yanıtlarda ise Subramaniam'ın olağanüstü Doğu kokusunu alacaksınız.

5 yorum:

ÇALIŞAN ANNE OLMAK dedi ki...

Ya abiii nie etting seng şimdi ?
Hüzünlendirdin beni. Geçmişe müthiş özlem duyan biri olarak her hatıra kime ait olursa olsun benim için çok kıymetli. mandolin sapını yiyen çoçuğun :) güncel durumu nedir acaba ? bak aklıma geldi birden asıl senin saçlarının güncel durumu nasıl Lina'nın aklında :))) Gür :))) bol jöleli :))) dik dik :))) vayyyy bence dene yakışır abimize...

Sem dedi ki...

Sevgili Abi,

Sanki başka bir şehirde geçen çocukluktan bahsetmişsiniz:)) Ama o döneme ait herşey tamamen yok olmadı. Geçen yaz başı o bahsettiğiniz hatta ben de bir yolculuk yaptım, Yenikapı - Bakırköy arasında bakımsız da olsa iki katlı tahta evleri ve asırlanmış çınar ağaçlarını gördüm. Geçmişe ait o büyüden bir an çalmak hala mümkün gibi. Kocamustafapaşa’dan geçerken gördüğüm o küçük hayalet size aitti demek:)

Sevgiler

Abi dedi ki...

*ÇAO, walla saçlar hala gür ama maalesef tepelerde bi seyrelme söz konusu haliyle yaşa bağlı olaraktangg..
*Sem, evet, çocukluk başka bir şehirde geçti hakikaten..
Çocukluk=istanbul
Delikanlılık ve adamlık=İzmir..:))

Vladimir dedi ki...

Laleli'de Mesih Paşa Caddesi denen bir yerde otururduk bir dönem. Hala bahçelerinde kovboyculuk oynadığımız evler, boş arsalar falan vardı. Komşu teyze müzeyyen Senar'ın ablasıydı Müzeyyen Hanım arada köpeği ile gelir, sesi açık camlardan sokaklara taşardı. Yazıyı okudum hatırladım. Hiç sevmezdim türk sanat müziğini de o mesih paşayı da. Şimdi türk sanat müziğine değer vermeyi öğrendim ama mesih paşa cadddesinin yerinde esen yeller eski günleri getirmekten uzak mı uzak. AH ki ne ah!!

cinar dedi ki...

Doğru söylüyorsun sevgili Abi. O zamanların farkı insanların daha rahat yaşaması ve belki de bu yüzden birbirlerine daha çok güvenmesiydi. Benim küçüklüğüm de şimdi yaşadığım şehirde geçti. Bir de yer küçük olunca zaten herkes birbirini tanırdı. Kimseden kötülük gelmeyeceğini bilmenin verdiği rahatlıkla ne de güzel dolanırdık küçük başımıza.
Ben üniversitede okurken de İstanbul güzeldi dedim ama aslında bana anımsattığı böyle güzellikte anılar değil tabi ki. Arkadaşlıklar
, üniversite yaşamı falan. Bir gün hiç unutmam, karlı bir İstanbul gecesi (okuldan eve dönene kadar kapkaranlık olmuştu etraf) insanlar eve sağsalim gidebilecek miyim endişesi içinde tıklım tıklım otobüsün içindeyken biri yanımdakinin cüzdanını çalmıştı. Bir keresinde de biz yoğun kalabalık içinde otobüse binmek için cebelleşirken birisi ev arkadaşımın cüzdanını çalmıştı. Bunlar güzel anılar değil elbette.