kişisel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kişisel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Perşembe, Ekim 28, 2010

Ali'nin zorunlu emekliliği...

Aşağı kat komşumuzun genç oğlunun adı Talat...
Az önce asansörde rastlayınca, aramızda da Lina ile ilgili bir muhabbet gelişince aklıma geldi konuyu bloğa taşımak...
Sordu Talat; "Abi, nası, Lina alıştı mı okula?"
"Alıştı, alıştı.. E, ele, elle derken bayağı bi cümle yazıp okumaya başladı... Hatta tesadüf, yazdığı isimler arasında seninkisi de var."
"Nası yani?"
"Ya işte, at, ta, let, lat gibi heceleri öğretiyor ilk önce... Sonra da bunlardan türeyen kelime ve isimler ile yazı yazıp, okumaya başlıyorlar..."
"Ana, eskiden Ali ile Ayşe vardı. Şimdi benim adım mı var ilkokul kitaplarında? Ali'ye n'oldu?"
"Onları emekli ettiler. Şimdilerde Eda, Ela, Nil, Nalan, İnan, Talat popüler."
"Vay bee."



Ela, etine elli nane at... :))))))))))))))

Salı, Kasım 17, 2009

Pinti Kıl...

Yapı işlerine kredi veren bir bankanın neredeyse otuz yıllık müşterisiyim. Zaman zaman sinirlendiğim olmuştur ama hiç biri bu denli olmamıştı. Ve hiçbirisi ile de bu kadar uğraşmamıştım.

Eylül'ün 20'sinde çok uzun zamandır kullanmadığım ve sıfır bakiye seyreden Euro hesabıma para yatırdım. Ertesi gün, 5,71 euronun haberim olmadan çekildiğini, açıklama kısmına ise Ocak-Haziran 2009 hesap işletim ücreti yazıldığını gördüm. Yıllardır hesaplarımdan hesap işletim ücreti alınıyordu. Ben de buna hiç itiraz etmemiştim. Ancak kullanılmayan bir hesap için, üstelikte paranın yatırıldığı tarihten 10 ay öncesine ait ne parasıydı bu, anlamamıştım. Hesap işlememişti ki, hesap işletim ücreti olsundu.

Önce bankamı aradım, kısaca bana bunun genel müdürlük talimatı olduğunu, ellerinden gelen bir şey olmadığını söylediler.
Sonra 444 0 4..'ü arayıp, karşıma çıkan delüğanlüye olayı anlattım. Ve sordum.
-Bu konuşmamız banda alınıyor, değil mi?
-Evet efendim.
-Ben bu parayı, eski hesabıma değil de, yeni bir hesap açtırarak oraya yatırsaydım, bu parayı benden alabilir miydiniz?
-Hayır efendim.
-Peki siz paranızı eski hesaba mı yatırırsınız yoksa yeni bir hesap mı açtırırsınz?
-I-ııgg..
-Bu paranın tarafıma iadesini istiyorum.
-Şikayetiniz dikkate alınacaktır efendim.

Bu konuşmadan bir hafta sonra hesaba iade edilen bir şey görmediğim için 4.. 0 444'ü bir kez daha arayarak 5,71 euromun akibetini sorduğumda, genel müdürlükten şubeye talimat verildiğini, paramın iadesinin artık şubenin inisiyatifinde olduğunu söylediler. Teşekkür ederek şubeyi aradım.
Oradaki kızların hemen hepsini adları ile tanırım. Onlar da beni bilirler. Üst katta adını bilmediğim bir abla bakıyormuş bu işe... Nalan'mışmışmış. Bağladılar.
Olayı anlattım. "Evet, bilgim var H. bey. Ben konuyla ilgili olarak en geç yarın dönücem size." dedi.
3 gün geçti. Ses yok.
Aradım, "Nalan hanım, ne oldu benim beş yurom?"
"Özür dilerim, H. bey. Ben yarın arayayım sizi. İlgilenemedim."

3 gün daha geçti. Yine tık yok.
"Alo, Nalan hanım. Yine aramadınız. Ne oldu?"
"H.bey, çok üzgünüm. Çok işim var. Teftiş var, müfettiş var başımızda. İlgilenemedim. Söz veriyorum. En geç yarın arayacağım sizi."

3 gün sonra.
"Serpil Hanım iyi günler. Ben H. Bakın kaç yıllık hukuğumuz var sizinle. Bir 5 yuro meselesi var. Taktım ben bu işe. Nalan hanım defalardır beni arayacağını söylemesine rağmen aramıyor. Şu konuyla siz ilgilenirmisiniz lütfen?"
"Tabi H. Bey, ben kendisinle mutlaka konuşarak konuyu hatırlatacağım. Arayacaktır."

Bir hafta sonra,
444 0 .44
-Alo. Ben H. Size bir şikayetim vardı ve konu artık şubenizin inisiyatifinde demiştiniz. Üzerinden neredeyse 3 hafta geçmesine rağmen beni oyalayarak aramıyorlar. Özellikle Nalan hanım bunu yapıyor. Kendisinden şikayetçiyim. Yazılı şikayeti nereye yapmam gerekiyor?
-Biz size dönücez, H. bey.

10 dakika sonra.
-Alo, H. bey, ben Nalan... Bu sizin hesap işletim ücreti konusunu inceledik, maalesef onu size geri ödeyemiyoruz. Bu uygulamamız gereken standart prosedür. O hesap orada durdukça işlese de işlemese de biz o parayı sizden tahsil edebiliriz.
-Bakın Nalan hanım. Telefon görüşmeleri sadece sizde kayıda alınmıyor. Bizde de gerek 444'lü numaralarınız gerekse bankanızla yaptığımız tüm görüşmeler kayıda giriyor. Şu an sizinle yaptığımız da dahil olmak üzere...
Siz "Biz bunu geriye dönükte alabiliriz." derken, misal, benim hesabım eğer 2005'ten bugüne kadar durmuşsa, 2005/1 - 2005/2 - 2006/1 - 2006/2 - 2007/1 - 2007/2 - 2008/1 - 2008/2 ve 2009/1 dönemleri hesap işletim ücreti adı altında 50 küsur yuroyu benim hesabımdan çekme olasılığınızdan bahsediyorsunuz. Bu beş yuro hiç dert değil. 1000 lira harcarım, 2000 lira harcarım, bana bunu yapan bankanızı ve haftalardır beni oyalayan sizi mahkemeye veririm.
-Eeee, H. bey. Biz konuyu bir daha inceleyerek yarın dönelim size...

5 gün sonra.
Benden iki sayfalık bir fax. İki adet eki ile birlikte.
Banka şubeme ve 444 0 4.4'ün müşteri şikayetleri bölümüne.

Öyle böyle değil ama hazırladığım yazı...
Tüketici sorunları hakem heyeti başkanlığı ve T.C. Asliye Hukuk mahkemelerinin verdiği örnek kararlarla birlikte...

Faxı göndermemden 10 dakika sonra.
-Alo H. Bey. Ben Nalan. Çok özür dilerim. Sizi arayamadım da. Euro iadenizi bir kaç gün içinde yapacağız. Hani bilgilenesiniz diye aradım.

Bugün iade yapmışlar. Nasıl ama?
İşim vardı, uğradım bankaya... Eskiden beni seven kızların artık arkamdan neler konuştuğunu tahmin edebiliyorum.
"Aha geldi bizim pinti kıl..."


Bu bankanın KOBİ destek kredisi var. Küçük Osman'ın Büyük İşi olsun hesabına...

Gıcık kaptım. Almıcam.





Pazartesi, Kasım 02, 2009

Höössstt...

Kadının aldatma amacının, kendi özsaygısını onarmak olduğu yazılıydı dünkü Hürriyet'te.
Süper yaaa.

Bir erkek aldattığı kadını kiminle aldatıyor; başka bir kadınla.
Evli bir adamı baştan çıkaran kadın aslında kime ihanet ediyor; hemcinsine.

Oysa evde kendi (partneri) kadını ile istediği zaman beraber olan kim; erkek.
Peki, aldatılmış kadınların öz saygılarını onaran, bu gibi onarım durumlarında onlara her türlü lojistik, âlet, edevat yardımında bulunan kim; erkek.
Yani kadının öz saygısını bozan da erkek, kendisini onaran da...:)))

Bu durumda kim kadın olmak ister ki?

Diğer tarafta tüm erkekler de elbette tamirci olmak ister.

-Ne iş yapıyorsunuz?
-Ben onarıcıyım ama siz bana kısaca H.Ö.S.T. deyin.
-Pardon ???
-Hasosundan Öz Saygı Tamircisi. Tornavida lazım mıydı apla?


Vay anassını. Süper Haber / Süper Yaklaşım / Süper Yorum. Tebrikler Gazete.

Perşembe, Ekim 29, 2009

PASAJ

Dönüş uçağımız yarın. Saat üçte... Avare avare dolaşıyorum İstiklâl'de. Akşam önemli bir düğünümüz var. Bayanlar hazırlıklarda. Benim vaktim var. Öylesine geziyorum İstanbul'da... Sinemalardan birinde, çok sevdiğimiz ve uzun zamandır gelmesini beklediğimiz bir filmin oynadığını görünce A.W.'ı arıyorum cep telefonu ile. Bugünkü programa bu filmi dahil etmemiz olanaksız ama yarın, uçak saatinden evvel 11 seansına girsek sorun olmadan havaalanına yetişebiliriz. Tamam mı, tamam.
Bilet almak için gişeye yaklaşıyorum.
Çok kalabalık.
Sıra bana geldiğinde iki kişilik bilet için 39 lira diyor gişedeki adam. Kredi kartımı veriyorum. Çekiyorlar. Kart slipi ile birlikte bir de kasa fişi veriyorlar elime. Fişe bakıyorum, 29 liralık. Benden 39 lira aldınız ama 29 liralık fiş vermişsiniz diyorum. Arkamda bir kaç kişi homurdanıyor. Gişedeki adam kızgın gözlerle bakarak "kartını ver yine." diye tıslıyor, kabaca. Uzatıyorum. Bir şeyler yapıyor ve kartımı vererek "Tamamdır işlemin." diyor, dişlerinin arasından...
"Tamamsa eğer, 39'luk işlemin iptalini ve 29'luk yeni işlemin yapıldığını gösterir yeni slipleri verirmisiniz?" diye soruyorum.
"Sen hep böyle ukalâ mısın?" diye bağırıyor gişedeki adam.
Aynı anda, arkamdaki büyük kalabalık uğuldamaya başlıyor.
Çember sakallı, uzun paltolu, yaşlı bir adam kalabalığın arasından bana bir tokat atıyor.
Çok garip...
Hiç kimse benden yana tavır koymuyor.
Kimisi, orada beklediği için,
kimisi çember sakallı gibi çember sakallı olduğu için,
kimisi "bana ne" dediği için,
ve kimisi kendisine göre durup durduk yerde arıza çıkaran bir adama gıcık kaptığı için...

Üzerime çullanan kalabalığa dur diyen yok...

Kaçmam lazım.

Ve kaçıyorum. Koşuyorum.

Arkamdan atla kovalayan birisi var. Ben kaçtıkça atını şahlandırıp, ön ayaklarını sırtıma bastırmaya çalışıyor. Kalabalık bağırışıyor. Ben koşuyorum, atlı adam yaklaşıyor. Atın her atağında ön ayaklarının sırtıma daha fazla yaklaştığını hissediyorum.
Tam o sırada ufak bir pasaj girişi görüyorum. Son bir güç ile kendimi o girişe atıyorum.
Atın oraya girmesi imkansız.
Düştüğüm yerde nefes nefese etrafıma bakınıyorum, her taraf Türk bayrağı ile donanmış.

Ter içinde uyanıyorum.

* * * *

Bu rüyayı 27 Ekim gecesi gördüm. Gördüğüm gibi paylaştım sizlerle. Hatırladıklarımdan hiçbir şey çıkartmadım. Hiçbir şeyi de abartmadım.

Ama sabah kalkar kalkmaz "Böyle bir rüyayı neden görür ki insan?" diye düşündüm kendi kendime...

* * * *

En büyük bayramımız kutlu olsun.

Salı, Ekim 27, 2009

Adamım: ALAIN...

Erkekte yakışıklılık ve karizma farkına hep değinmişimdir dost sohbetlerinde. Misal kemikli burunlu, kirli sakallı genç erkekler karizmatiktirler. İmirzalıoğlu mesela, bu konuda aklıma gelen ilk örnek. Kemikli yüz yapısına, sakalına ve birbirine yakın gözlerine rağmen karizmatiktir.

Oysa buna karşın Kıvanç Tatlıtuğ'da, karizmatik değil yakışıklıdır meselâ.

Yakışıklılık olgusunda, ağız, burun, kaş, göz, çene, boy, pos dediğimiz şeyler, kalemle çizilmiş gibi düzgün olmalıdır.

Yakışıklılık olgusunda biraz bebek yüzlü olmak vardır. Buradan yola çıkarsak eğer, benim için gelmiş geçmiş en yakışıklı adamlardan birisidir Alain Delon.

Hemen hemen tüm filmlerinde ya bir gangsteri ya da bir polisi canlandıran ve elinde muhakkak bir silah olan Delon'un tüm filmlerinde ismi J harfi ile başlar. Jo, Julien, Julian, Jean, Jaques, Jeff, Jean-Paul ve Jean-Marie gibi... Alıntı:
8 Kasım 1935’de Sceaux’da doğan Delon’un bugün bile hâlâ konuşmadığı annesi Edith ve babası Fabian o dört yaşındayken boşandı. Evlatlık verildiği aile öldürülünce annesi ve üvey babası onu yeniden yanlarına aldı. Ancak Alain 15 yaşında tasdikname alana kadar birçok okuldan kovuldu. Sonunda donanmaya yazılıp Hindiçin’e gitti. 1956 yılında terhis olup geldiği Paris’te Les Halles pazarında hamallık, satıcılık yaptı. Paris kafelerinde garsonluk yaptığı sırada, daha sonra altı filmde birlikte oynayacakları aktör Jean-Claude Brialy ile arkadaş oldu. Onunla birlikte 1957 Cannes Film Festivali’ne gitti. Eşine az rastlanır yakışıklılıkta, soğuk ve mesafeli tavırlı, savaşta mı yoksa sokaklarda mı aldığı belirsiz yara izleriyle çekiciliği bir kat daha artan henüz 22 yaşındaki bu delikanlı ortalığı birbirine kattı ve deyim yerindeyse kapanın elinde kaldı. Hollywood yapımcısı David O. Selznick onu 1955’te ölen James Dean’in tahtına geçirmek için yedi yıllık bir sözleşme teklif etti. Ama Fransız aktris Simone Signoret ve eski kocası yönetmen Yves Allegret onu anavatan topraklarında kalmaya ikna etti. Yves Allegret ile birlikte çevirdiği ilk filmi "Quand la femme s’en mele / İşe Kadın Karışırsa"da üstlendiği kiralık katil Jo rolünü farklı biçimlerde de olsa tüm kariyeri boyunca sürdürecekti...

İkinci filmi "Sois belle et tais toi / Güzel Görün ve Kapa Çeneni"de kuşağının bir başka oyuncusu Jean-Paul Belmondo başrolü paylaştı. Bu film, beş filmde daha sürecek ve "Borsalino" ile sinema tarihine geçecek bir beraberliğin başlangıcı oldu. Üçüncü filmi "Christine"de başrolü paylaştığı Avusturyalı Romy Schneider ona aşık olup Fransa’ya yerleşti. Beş yıl nişanlı kaldılar. "Kızgın Güneş"teki rolüyle perçinlenen "kötü çocuk" karakterinden hemen sonra Alain Delon’u bambaşka bir şekilde değerlendiren yönetmen, İtalyan usta Luchino Visconti oldu. Visconti ona "Rocco e i suoi fratelli / Rocco ve Kardeşleri" ve "Il Gattopardo / Leopar" adlı başyapıtlarında rol verdi. Bu sırada Delon’un şarkıcı Nico’dan bir oğlu (Christian Aaron Boulogne) oldu. Ama çift evlenmeden ayrıldı ve çocuğu Delon’un annesi Edith büyüttü. Alain Delon, Schneider ile nişanını bozduktan bir süre sonra oğlu Anthony’nin annesi olacak Nathalie Canovas ile evlendi. Delbeau Yapım şirketini kurdu. Dört filmle ABD’de şansını deneyen Delon aradığını bulamadı. Fransa’ya dönüşünde "Kiralık Katil" ile görkemli bir başarıya erişti. Ancak bir skandal yine huzurunu bozacaktı. Marsilya’yı merkez alan Fransız yeraltı dünyasıyla ilişkisi olduğu söylentileri kulaktan kulağa yayıldı. 1968 yılında koruması ve arkadaşı Stefan Markoviç ölü bulununca karısı Nathalie ile birlikte uyuşturucu, silah ve kadın ticaretini kapsayan bu davada sorgulandı. Ama hakkındaki tüm suçlamalar asılsız çıktı.
Bu olay sanki Delon’un kariyerini tümüyle polisiyelere yöneltti. 1970’te ikinci yapım şirketi Adel’i kurdu. Yetmiş ve seksenlerde, nitelikli B sınıfı filmlerin arasında Volker Schlöndorff’un Proust uyarlaması "Un amour de Swann / Swann’ın Bir Aşkı", Joseph Losey’nin "Assasination of Trotsky / Meksika’da Cinayet" (Haftaya Sinema Büyüsü’nde gösterilecek), "Kaderi Arayan Adam", "Ayrı Odalar" gibi sanat filmlerini de serpiştirerek yüksek bir tempoyla çalıştı. 1990’da ikinci evliliğinin ardından nadiren kamera karşısına geçti. 1998’de Berlin Film Festivali’nden yaşam boyu başarısına karşılık bir Altın Ayı ödülü kazandıktan sonra sinemayı bıraktığını açıkladı.

Ben bir yıldız değilim, ben bir aktörüm."
Alain Delon yaşamı boyunca bu gerçeği anlatmaya çalıştığını söyler bir röportajında. İnsanın nefesini kesen olağanüstü bir güzelliğe sahip olsa da Delon’u bir aktör olarak değerlendiremeyenler, sinema tarihinin başyapıtları olan filmlerini de izlememiş demektir. Patricia Highsmith’in "Yetenekli Bay Ripley" adlı romanının ilk uyarlaması olan, Rene Clement’ın "Plein Soleil / Kızgın Güneş"inde Alain Delon’u, öldürdüğü zengin arkadaşının yerine geçen Tom Ripley rolünde, Matt Damon’ın sonradan yanına bile yaklaşamadığı bir performansla izlersiniz. Clement’ın Delon’u görüntüleme tarzı, çekimler sırasında bir ilişki yaşadıkları dedikodularına bile yol açmıştı.



Henri Verneuil’ün "Melodie an sous sol / Vurgun"unda Alain Delon, Fransız sinemasının dev aktörü Jean Gabin ile ilk kez kamera karşısına geçme fırsatı buldu. Film 1964 yılı Altın Küre ödülü kazandı. Yenilikçi yönetmen Jean-Pierre Melville’in bir kült filme dönüşen "Le Samourai / Kiralık Katil"indeki ana karakterin Japon kültürüne merakının Delon’dan esinlenerek yaratıldığı söylenir. Melville, Delon’a kiralık katil rolünü teklif etmek için evine gittiğinde salonda sadece siyah deri bir kanape, bir samuray kılıcı, mızrağı ve hançeri görüp etkilenmiş.

Romy Schneider ile başrolü paylaştığı mükemmel kara film "La piscine / Sen Benimsin" ve "Trois hommes a abattre / Üç Adam Ölecek". Delon’un olgunluk döneminin en iyi iki performansını verdiği filmler de unutulmadı. Joseph Losey’in "M. Klein / Kaderi Arayan Adam"ında Nazi işgali altındaki Paris’te Musevi bir antikacıyı canlandırdı. Bu rolle ilk kez aday gösterildiği Cesar Ödülü’nü sekiz yıl sonra Bertrand Blier’nin "Notre Histoire / Ayrı Odalar"ındaki alkolik, mutsuz erkek rolüyle kazandı.
Kendi kurduğu şirkette yapımcı ve senarist olarak da çalışan Delon sadece iki kez yönetmenliği denedi. Bunlardan ilki 1981 yapımı "Pour la peau d’un flic / Bir Aynasızın Postu İçin" hem eleştirmenlerce gayet başarılı bulundu hem de yüksek bir gişe hasılatı elde etti. Çapkınlığı sanat haline getirmiş Kazanova’nın yaşlılık günlerini anlatan "Le retour de Casanova / Kazanova’nın Dönüşü" saçlarına ak düşmüş Delon’a pek yakıştı doğrusu.


Alain Delon, artık oğlu Alain Fabien ve ikinci eşi model Rosalie van Bremen’den olan kızı Anouchka ile Hollanda’da huzur içinde yaşıyor. Ve kendisinin sekizde biri yaşındaki oğluyla "Fabio Montale" adlı bir dizide oynuyor.



Çarşamba, Ekim 14, 2009

Bittabi...

Bi'sefer benim için en önemli ve sevindirici haber bloğumuza iki yeni yazar katılması...
Gamze (Bir nefes hayat) ve Elif (sendromx) uzun müddettir etrafta yoklarken geçen akşam facebook'ta gelişen bir sohbet sırasında verdikleri kararlarla bloğumuzu şenlendirdiler...
Hâlâ kimi okuyucularımız, blogtaki tüm yazıları benim yazdığımı zannediyorlar.
Oysa büyük çoğunluğu (600'e yakın) bana ait ama meselâ bugün itibârı ile, şimdilerde blogtan ayrılmış olan Türkekırgın'ın 50 küsur, Jubelum'un 41, yine geldiği gibi sırlarla dolu olarak ortadan kaybolan Espressso'nun 30, gelecek vaad eden ve ümit veren:) Andelib'in 20, Cahil'in 8 ve bir başka kayıp Su Kabağı'nın 6 yazısı çıkmış. Gamze'de iki gün önce ilk yazısı ile "Merhaba" dedi bizlere. Elif'i de bekliyoruz.:) Bu yazılar yan tarafta bloğun formatına uygun olarak ve harf sırasına göre Aby, Andy, Cahy, Elfy, Espy, Gamzy, Juby, Suky, Turky şeklinde etiketlidir...
Oradan misâl Espy'e tıklayacak olan bir okuyucu sâdece Espressso'ya ait yazıların tamamına ulaşabilir...

* * * *

Gamze'nin yazısının altında, sevgili Gulteinen'in yaptığı yoruma katılıyorum bende... Evet, Gamze'de, Elif'te duygu dolu yazarlar...

* * * *

Dün Andelib'in Sarı Zarflar yazısı çıktığında ben de gerçekten bir sarı zarf işi ile uğraşıyordum... Eski bir vergi borcu çıkmış... Gittim, onu ödedim, döndüm bir de ne göreyim, Andy sanki bilmiş gibi aynı gün patlatmış yazıyı...

* * * *

Önce Denizli'de bir işadamı intihar etti, sonra İzmir'de başka bir işadamı öldü... İstanbul'da bir öğretim görevlisinin aracı boğaz köprüsünde bulundu...
Derken Pazartesi öğlen tanıdığım bir kişinin daha intihar ettiğini duydum... Dün öğrendiğim kadarı ile karısını ve çocuklarını evden göndermiş, kapının arkasına divanı, çenesinin altına da tüfeği dayamış, sonra basmış tetiğe.
Denizli'li zengin bir işadamı olmak ile gariban bir karpuzcu olmak arasında hiçbir fark yok...
Çarklar hepimizi aynı öğütüyor.

* * * *

Hani aynı anda üç dört kitap okuma dönemleriniz olmuştur. Ruh durumunuza göre...
Bana bu olay film seyrederken olmaya başladı... Bir film koyuyorum, yirmi dakika sonra başka bir filme bakmaya başlıyorum. Ertesi gün bir başkasına... Üç gün sonra ilk seyrettiğimi kaldığım yerden başlayarak bir yarım saat daha izliyorum misâl... Bozuyor muyum acaba?
Divanlar, silahlar, köprüler ve viyadüklerden uzak durmam lazım.

* * * *

Hande Altaylı'nın Maraz adlı kitabını okuyordu A.W.
Evde bırakmış geçen gün... Öylesine bir bakayım derken akşamına bitirdim... Akıcı yazmış... Hoşuma gitti. Sonu kelekti biraz, aceleye gelmişti ama ilk üç çeyrek güzeldi gerçekten...

* * * *

Bokuyla kavga eden arkadaşlara bir tavsiyem olmayacak... Kendileri bilirler kendilerini.

* * * *

Blogger'larda genel bir yazı ve yorum durgunluğu var yine... İşyerlerinde koyulan yasakların etkisinin olduğu da söyleniyor ama tam da anlamıyorum nedenini...
Misâl benim Facebook'a eskisinden daha fazla bakıyor olmam etkiledi sanıyorum kendi bloğuma olan ilgimi. Eskisi gibi en az iki - üç günde bir bi'şeyler yazmak zorunda hissetmiyorum kendimi...

* * * *
Sigarasızlığın ikibuçuk'uncu ayındayım. Dün gece ilk kez rüyama girdi. Söylemişlerdi bunun olabileceğini ama bana kısmet dün akşamaymış... İnsanın rüyasında "Vay be, o kadar hızlı içime çekmeme rağmen hiç başım dönmüyor haaa..." diye düşünmesi hem komik hem acı...

* * * *


Dün gece geç saatte, yatmaya hazırlanırken, canım kardeşim, çocukluk arkadaşım Yıldırım, Galata Kulesinden çektiği otuz iki fotoğraf yolladı...
Bunlara bakarken, şöyle yazdım kendisine;
"Şehriniz hem çok güzel ama bir o kadar da güvensiz. 18 numaralı fotoğraftaki silüet çok güzel."
"O teyze de İstanbul'u orada yaşıyor işte..." diye yanıtladı beni...



Bir de şöyle bir fotoğrafı var... Adı "kafadan bacaklı" :)))

Pazar, Temmuz 12, 2009

Babalar Günü Hediyem...

Çocuklarımız aslında bizim değiller… Onların hayata gelmesine vesile olduk ve onları yüreğimizin en güzel odasına yerleştirdik. Onlarla birlikte güldük, onlarla birlikte ağladık. Onlarla birlikte korktuk, kimi zaman birbirimizi korkuttuk. Kimi zaman sevindik, kimi zaman umutlandık, bazen de hayal kırıklıkları yaşadık. Velhasıl hayatı paylaştık. Ama onlar bizim çocuklarımız değiller. Onların bizimle yaşamalarına izin veren hayatın çocukları. Onları bize sormadan verdiği gibi elimizden de alabilecek olan hayatın…
Kızımla birlikte, harika bir gün geçiriyordum. Eşim, kızım ve ben babalar günü arifesinde, kızım ve annesi dedemize ve bana hediye almak istemişlerdi. Yaz aylarında klimalarıyla insanı biraz rahatlatan alışveriş merkezlerinden birindeydik. Ve sıcak bir haziran günü insanların bedenlerini serinleten alışveriş merkezi benim ruhumun mezarı olmak üzereydi.
16 aylık kızım, eşim ve benim yanımızda, bebek arabasına oturmuş bir şekilde etrafını seyrediyor, her zaman olduğu gibi diğer insanlara laf atarak, sevimlilikler yaparak eğleniyor ve bir o kadar da çevresini eğlendiriyordu. Sadece 10 saniye, evet sadece 10 saniye kızımdan gözümü ayırdım ve eşimle konuşmaya daldım. Her ikimizde ilgisiz ebeveynler değildik, ancak 10 saniyeliğine de olsa bir kızımız olduğunu unutmuştuk. Arkamızdan gelen hırıltı sesi ruhumuza saplanan hançer olarak duyurdu kendini. Dönüp baktığımızda bembeyaz olan yüzüyle nefes alamayan biricik Doğa’mızı gördük. Saçındaki tokaların ağzında olduğunu ve çıkaramadığını fark etmemiz ve müdahale etmemiz arasında sanki zaman donmuştu. Zor da olsa 2 adet tokayı çıkarmayı başardık. Ancak Doğa’da hala anormallikler devam ediyordu. 3 adet tokası olduğunu biliyorduk ve 3. tokanın arabasının içinde ya da yere düşmüş olması için dua ediyorduk. Ama değildi. Ölümle yaşam arasında ki kemerli kapının kilit taşı gibi 3. toka kızımın boğazına takılmıştı. Ve Tanrı o kapının açılmasına izin vermedi. Yaşam tarafında bıraktı minik Doğa’mızı. Hayatın çok yeni bir yavrusuydu çünkü. Daha 16 aylıktı. Kan damlıyordu ağzından ve tanrı hayatı o kanla geri verdi doğaya. 3. Tokayı kanlar içinde istifra ettiğinde tıpkı doğduğunda ruhuna verilen ilk nefes gibi ciğerlerine doldurdu hayatı minik Doğa. Korkmuştu, titriyordu, istediği tek şey annesi ya da babasının sıcaklığını hissetmekti.
Eşimle olayın şokundan kurtulmamız ciddi bir süre aldı. İkimiz de suskun bir suçlama yapıyorduk kendimize. Bir yandan da minik Doğa’nın korkmuş ve ağlamaktan titreyen bedenine sarılıyor, korkularımızı ve tanrıya olan şükranlarımızı paylaşıyorduk yavrumuzun teninin sıcaklığıyla. Sonrası acil serviste geçen 1 saat ve ciddi olmayan ve boğazın çeperinde yer alan minik sıyrık.
Eşim “keşke takmasaydım o tokaları, keşke böyle bir olay olmasaydı” diyordu, eve dönüp Doğa’yı yatırıp baş başa kaldığımızda. Bense o zaman anladım bu olaya “kötü” ya da “keşke” olmasaydı dememeyi. Çünkü o bize iyilik yapandır. Hayatın ne denli kontrol edilemeyeceğini anlatandır. Dersler veren ve şükrettirendir.
Babalığın, sadece çocuk sahibi olmakla elde edilemeyeceğini anlamış ve babalar günü hediyemi bizzat Tanrı’nın kendisinden almıştım.

Salı, Haziran 30, 2009

Buralar Tenha


Buralar Tenha
Bu aralar tenha buraları,
Bir tek ben varım
Bir de başrolde senin olduğun hayallerim.
Öyle bir yerindeyim ki hayatın,
Ne kalabilirim ne de gidebilirim...
Fotoğraf Kayseri - Aksaray yolunda çekildi. Babaannemin cenazesinden dönüyordum. Bu ağaca gözüm takıldı... Aklımdan geçenlerse zaten yukarda yazıldı...
Not: Jubeluma, bana fotoğraflara yazı yazma hastalığını bulaştırdığı için teşekkürler...

Çarşamba, Haziran 03, 2009

MAVi YOLCULUK ' lardan...

1-Suat(*), tam dalmak üzereyken telefonu çalıyor.:) Arka planda, Tez, Ben ve Chakotay. Filmi çeken Benli...

2-Bu tip yolculuklarda balık, ahtapot tut(ama)ma! ihtimalimize karşı ben genellikle tedarikliyimdir. Daha evvelden yanımda getirdiğim kafa içi temizlenmiş, çarpılmış, dondurulmuş ahtapotun öyküsü...:)

(*) Suat Kaptan'ı Bodrum'da tanımayan yoktur. Lâkâbı "Pava" olup, aslında Fava demektir.:))) Bodrum lehçesiyle konuşan biri, bir de üstüne üstlük hızlı konuşuyorsa ve de ayrıca hiperaktifse artık anladığınızla idare edersiniz.

Salı, Haziran 02, 2009

Detay...

Bir çocuğun kıl bir karakteri olacağını anlamak için şu iki örnek yeterlidir sanırım.

1- Dişi sallanıyor. Gece yatmadan önce soruyor; "Ya uykumda yerinden çıkarsa, yutarsam n'olur?"

2- Annesi, tabağına kiraz ve erik koyuyor. Meyveler bittikten sonra tabağın görünümü:


Çalışan anne veya Kremali'nin annesi:

Allah birinizden birisine sabır versin artık.

Cumartesi, Mayıs 30, 2009

Time to say Goodbye...

Bazen, sevdiğin birini kaybettiğinde hemen ardından yazamazsın... Sonra biraz zaman geçer, kafanda onunla ilgili hatırladığın önemli şeyler bir araya oturur, "Şimdi" dersin.

* * * *

1977'de, babam "Ya saçlarını kesersin ya bu evden gidersin." dediğinde, b şıkkının dayanılmaz cazibesine kapılarak, İstanbul'a gidip, Galatasaray İşletme Fakültesine ön kayıt yaptırıp beklemeye karar vermiştim.
Gece otobüsüne bilet aldıktan sonra cepte metelik kalmamıştı. O gün veda ziyaretlerimi yaparken amcamın dükkanına da uğramış, yanında çalışanlardan "Onu bu saatte ancak nargile sefasında yakalarsın." yanıtını almış, her zaman çıktığı kahveye seyirtmiştim.

Yanına oturduğumda, iki kız babası bu adamın, kardeşi ve iki oğlu arasındaki sürtüşmeleri, sessizce ve fakat dikkatle izlediğini biliyordum.

"İstanbul'a gidiyorum Amca."
"Ne yapacaksın?"
"Bilmiyorum. Bir şeyler bulurum elbette."
"Dikkatli ol. Boktan işlere bulaşma. İstanbul'da her gün 15-20 kişi ölüyor öğrenci olaylarında."
"Tamam Amca."
"Paran var mı?"
"Var, var!"
"Sen şunu da koy cebine de, bulunsun."

"Şu" dediği, dönemin en büyük banknotuydu. Akılcı bir harcama ile beni en azından bir ay idare ederdi.

* * * *

Bir kaç ay sonra, Ergun apartmanında kapı çalmış, açtığımda yine onu bulmuştum karşımda. Kontrole gelmişti. İzmir'den İstanbul'a geldiğinde yeğeni nerede yaşıyor, ne yapıyor, bilmek istemişti.

* * * *

Biraz daha gerilere, İstanbul'da geçen çocukluk dönemime gittiğimde onunla ilgili hatırladığım bir şey daha var.
Kardeşimle birlikte sünnet olduğumuzda, bana bir bisiklet hediye etmek istemiş, ancak bisikleti benim seçmemi istediğinden parasını babama bırakarak, İzmir'e dönmüştü.

Pipim iyileştiğinde, babamla birlikte Sirkeci tarafında bisikletçileri uzun uzun gezmiştik. Açık mavi, incecik lastikli, koldan vitesli bir bisikleti müthiş beğenmiştim. Ancak fiyatı, amcamın bıraktığı paradan çok az bir şey fazlaydı. Ben onu almamızda ısrar ediyordum, ancak babam ileriki yıllarda hep b şıkkını seçmemi kolaylaştırmak için direniyordu.
Sonuçta babamın dediği oldu, tabi.
Gittik, balon tekerlekli, vitessiz, hantal, siyah bir bisiklet aldık.
Bindik Sirkeci'den trene, Yeşilyurt'ta indik. Az ileride sağda bir bisikletçi vardı o zamanlar. Orada şişirttik tekerleklerini, ayarlarını yaptırıp, vidalarını sıktırdık.
Sanırım, babamın 38-40 yaşlarında olduğu yıllar. Gencecik daha...
"Ben bi kullanayım bakalım şunu." dedi ve benim de arkadaki seleye oturmamı emretti.:)
Henüz otuz metre gitmemiştik ki bir düştük biz abicim,
daha doğrusu ben arkadan çabucak yırttım da, babam direk pantolonu yırttı.

Yıllar sonra öğreneceğim "Allah'ın sopası yok." lafının gerçekleştiğine ilk kez orada tanık olmuştum.

* * * *

Sözün özü, ben öz Amcamı 4 Nisan 2009'da kaybettim.

Bu adam beni hep sevdi. Bunu bildim.

Ve ben de onu hep sevdim. O'da bunu bildi.
Amcam, kardeşim, yengem ve ben... 1970'ler. Çeşme.

Cuma, Mayıs 15, 2009

Vampirlerde bozuldu.

Zaman geçtikçe herkes ve herşey gibi Vampirler de gelişiyor.
Ben çocukken, bir tek Kont Drakula vardı. Jonathan Harker diye bir adamla didişirdi hesapta. Veletken okuduğum dergiler arasında Korku Magazin de olduğundan ve çizim işlerine meraklı olduğumdan, ara ara Drakula resimleri de çiziktiriyordum.
Mesela, o günden bu güne ne kalmış aklımda diye bir deneme yaptım az önce, aşağıdaki gibi bir şey çıktı.


Teknoloji ile birlikte Vampirlerde değişti arkadaş.
Eskiden, gün ışığına çıkamayan, geceleri dolaşabilen, gün boyu karanlık dehlizlerdeki tabutlarında saklanan bu arkadaşlar, şimdilerde, gündüz vakti bir kafede kendisine kurban arayabiliyor.
Bunlar eskiden, haçtan, kutsanmış sudan, sarmısaktan korkup kaçarlardı...
Şimdi bir öğle vakti, bir mantıcıda, bayağı sarmısaklı yoğurtlu mantı yerken görebiliyorsunuz. Veya farkında olmadan bir vampirle yanyana kumpir yerken, korunmak için sarmısağı gösterdiğinde, "Ben hesabı ödedim. Az evvel fırçaladım dişlerimi. Karanfil var ağzımda. Sağol." diyebilecek bir şekle dönüştüler.
Haç tutuyon, "Hade len" diyo.

Bunları bu hale getiren filmler ve diziler, Vampirliğin gizemine gölge düşürdüler.

Ama diğer taraftan, "insan içten içe özenmiyor" diyemeyeceğim.

İstediğin gibi gez, uç, kan iç, seviş ve Ölümsüz ol.
Gezios, Uçuyos, İçiyos... Ölmüüüyooss...



Mesela gıcık mısın birine, tam senin hakkında atıp tutarken, bitiver sırtının dibinde, göster uzun dişlerini. İster su atsın, ister sarmısak. Herifin işini bitirip bakkaldan bir de yoğurt kaptın mı, elindeki malzemeyle sağlam bir cacık yaparsın, misal.

Ben Vampir olmak istiyorum.

Lan istermisin "Interview with the Vampire" da benzer bir şeyi Brad Pitt söyledi diye Tom Cruise'un gerçekleştirdiği eylem, bu akşam bana da uygulansın.

Şakaydı sayın
Drakula. Billahi şaka sayın Lestat.

Perşembe, Mayıs 14, 2009

ÖDÜL ALDIK...

Bizim fıstığın gittiği anaokulu geçen gün Doğal Yaşam Parkı'na bir gezi düzenledi.
Sonra da okulda, haydi çizin bakalım demişler, gördüklerinizi.
Lina'da çizmiş bir şeyler.
Ödül aldı, yaptığı resimle.


Ben de böylece, her gün evde resim yapmak için benden istediği en az yedi sekiz dosya kağıdının boşa gitmediğini anlamış oldum.
Anlayışlı bir babayım ben.
Kesinlikle, gâliba.

Cumartesi, Mayıs 09, 2009

BiR AYRILIK HiKAYESi... (Anneler günü)

E. Abim benden 6 yaş büyük... Yıllardır tanırım kendisini. Son zamanlarda, birlikte yaşadığı annesinin çok yaşlandığını ve başa çıkılamaz durumda olduğu için bir huzurevine vermesi gereğinden bahseder olmuştu.
En sonunda bir yer bulduğunu söylemişti. Benden de taşınacak eşyalar için yardım istedi.
Dün öğle saatlerinde minibüsle vardım kapılarına.
Önce teyzenin odasına konacak bir kaç parça eşyayı yükledik. Daha sonra E. Abi, annesi ile çıktı kapıdan. Ben teyzeyi ilk kez görüyorum. 32 kiloymuş. Kamburu çıkmış vaziyette, ciddî bir kemik erimesi var. Bastonla dolaşıyor ancak akıl son derece yerinde.

Vardık huzurevine. Giriş işlemlerine başlandı.
E. Abi, müdire hanımın odasında bu işlerle ilgilenirken, ben de çevreyi gezip biraz etrâfa bakındım.
Yeşillikler içinde, çiçekli, böcekli, horozlu, tavşanlı, huzurlu bir mekân...

Bir kaç fotoğrafta çektim, telefon ile... Kalitesiz fotoğraflar ama o anda aklımdan geçen bir şeyi paylaşmam adına aşağıya koyuyorum.


Binâların arasından ileride İzmir körfezi görünüyor. Ve hayâl meyâl görülen bir yüksek yapı var orada. Şu anda oturduğumuz evin bir kaç apartman yanında o yapı...
İçimden şöyle geçti o sırada; "Bundan belki 30-40 yıl sonra, bu huzurevinde oturup, kızlarının gelmesini beklerken misâl bir Pazar günü, belki de gözlerin seçemeyebilir o yapıyı... Ama bilirsin ki oradadır."
Ve eğer hatırlayabilirsen; artık gözlerinin tam da seçemediği oralarda yaşamışsın, o sokaklarda dolaşmışsın. Yıllar önce, şimdi bir koltuğunda yalnız başına oturduğun bu huzurevine Mehpâre teyzeyi bıraktığın günün akşamı kapının çalındığını, Witness'ın sürpriz yaptığını, rakınızın bittiğini ve telefon edip o yüksek binanın altındaki bakkaldan eve rakı getirttiğini hatırlayabilirsin. Belki.

İşte, böyle şeyler düşüne düşüne girdim içeriye tekrar. Müdire Hanım ve E. Abi konuşuyorlardı hâlâ. Mehpâre teyzenin doktor raporundaki bir sözcük tam anlaşılamamış, onu tartışıyorlardı.
Girdim odaya, iliştim bir koltuğun kenarına. Dinliyorum bunları.
Ben öyle tıbbî terimlerden filân fazla anlamam ancak raporun üst bölümünde bir yerde "Senilite Korseksi" diye bir şey yazıyor. Müdire Hanım "nedir bu?" diye E. Abiye soruyor, o da "Vallahi bu rapor işleri bir âlem, ben de tam bilmiyorum." derken...

Müdire hanım önündeki bilgisayara bir şeyler yazdı ve tıkladı.
E. Abi, oturduğu yer yüzünden ekranı görecek durumda değil. Ancak ben görüyorum. Ve beklentim, hani böyle formlar, dökümanlar, bilmem neler açılacak olması. Öyle ya, kayıt safhasındayız.
Aaa, bir baktım, Google açıldı Müdire Hanımın ekranda... Bir kaç saniye sonra anladım ki, kadın "Senilite Korseksi" nin ne olduğuna bakıyor.
Tam bu sırada, E. Abiye bir şey söylediler, annesi ile ilgili... Odadan çıktı, gitti.
Biz müdire ile yalnızız.
Sıcağımdır ben, tanıyanlar bilir. Acele olaya müdâhil oldum.

-Bulamadınız sanırım.
-Seniliteyi buldum, yaşlılık demek ama, korseksi diye bir şey yazmıyor.

Son derece iyi niyetle ve Tanrı şâhidimdir, aklıma hiç bir şey gelmeden şöyle bir öneride bulundum, Müdire hanıma;
"Korseks bir durum herhâlde. Korseksi derken örneğin senilite durumu gibi bir şey. Dolayısı ile arama motoruna yazdığınız seniliteyi ve korseks'in sonundaki i takısını kaldırıp aratırsanız, belki korseks diye bulabilirsiniz."

Sonraki bir kaç saniye içinde orada olmamayı isterdim.
Kadın büyük bir süratle söylediklerimi yapıp enter'a bastığında, koca ekranda görülen satır ve fotoğrafların neler olduğunu söylememe gerek var mı, bilmiyorum.
Abi, kelimenin içinde hem "kor" var hem de "sex"...
Ne kadar, emmeli gömmeli lafları içeren erotik site varsa hepsi zaaart diye açıldı mı Müdire'nin ekranda...
"Eee, böyle çıkmayacak sanırım, geri yapalım..." derken, o andan sonra bu cümlemin bile yanlış yere çekilebileceğinin farkında değilim heyecandan.
Çıktım acele odadan... Bana ne ya... Kendileri bulsunlar.
(Akşam meraklanıp bir doktor arkadaşıma sorunca "belki Korteks yazmak istediler ama senilite korteksi diye bir şey de duymadım ben." dedi. Herrrneyse.

Sonra binânın içini dolaştık... Bir otel görünümünde yapmışlar içini.


Mehpâre teyzeyi yerleştirdik 412 numaralı odaya.
Tek başına gazete okuyan, televizyon seyreden amcalar, teyzeler dikkatini çekiyor insanın. Bir de içi boş bir kütüphâne. E. Abi dün o kitaplığı dolduracağına dair konuştu Müdire ile. Ve bugün bir kaç özel gurupta gördüğüm kadarı ile bir kampanya başlattı bile.

Bir ara, E. Abi dışarıdaydı. Ben, Mehpâre teyzenin koluna girmiş yürümesine yardımcı olurken, iki yaşlı teyze sordu; "Nesi oluyorsunuz?" diye. "Bugün tanıştım. Arkadaşımın annesi..." dedim...
Teyzeler bayağı bir hayır duası ettiler arkamdan, sesli sesli... Güzel şeyler bunlar.

Yanlarında üç saat kadar geçirdikten sonra ayrılmak üzere, Mehpâre'nin manikürlü ellerini öperken, bana ettiği sözler ve teşekkürler ne kadar inceydi, ne kadar güzeldi, Tanrım.


Bu Cumhuriyet kızı/kadını/anası ve ninesine Allah'tan, Zübeyde Hanım'ın adını taşıyan bu huzurevinde, iyi bir bakım, güzel günler, iyi arkadaşlar dilemekten başka yapacak bir şeyim kalmıyor.

Pazartesi, Mayıs 04, 2009

Sessiz dünya

Sürekli savaş hali var...
Ama taraflardan biri hakikaten salak. Kalabalık olan taraf hem de...
Karşı taraf yalnız halbuki. Tek başına. Hiç sesini çıkarmıyor. Yaptıklarını, gördüğümüz zaman anlıyoruz.
Kalabalık olan taraf konuşuyor. Konuşuyorlar. Konuşuyoruz.
Dünya ile bir savaş halindeyiz.

Dünya susuyor.

Ozonu delen, suyu kirleten, savaşı başlatan, dünyanın içine eden kalabalık taraf boyuna konuşuyor.
Hormonu bulan, uyuşturucuyu, silahı keşfeden, virüsleri üretenler sürekli vıdı vıdı ediyor..

Dünya sessiz.

Ama dünya öldürüyor bizi... Hem yavaşta değil. Gittikçe artan bir hızla hepimizi öldürüyor.
Kanser ile, kaza ile, çığ ile, uyuşturucu ile, silah ile, virüs ile ölüyoruz.

Kendimizi bir şeyle savaşıyor zannediyoruz.
Yaptığımız her eylem, ölümümüzü çabuklaştırıyor oysa.
Keşfede keşfede, hırslarımızla birlikte ölüyoruz.
Keşfettikçe ölüyor, öldükçe keşfediyoruz.
Ha, bir de durmadan konuşuyoruz.

Dünya ise suskun.
İntikamını sessizce alıyor.


Pazartesi, Nisan 27, 2009

SARIŞINLAR ve HAMAM

Geçtiğimiz hafta, yemekler, misafirlikler açısından yoğun günler geçti. Her akşam başka bir işkembe türünde yani.
Bunlardan bir tanesinde, Cuma akşamı gittiğimiz bir yemekte, açık olan televizyonda, M.Ali'nin bilmem kaç sarışın adlı programı vardı. Evin sahibi abim, öyle fazla tv seyreden biri olmamasına karşılık bana "Allah aşkına, şunu seyret, şu kızların cevaplarını gör." dedi bana. "İyi" dedim, öyle bakıyoruz işte.
Yarışmanın formatını bilmeyenler için, M.Ali'nin yanındaki yarışmacı ve programın eylemli sarışınlarına aynı soru soruluyor. Bilemeyen sarışınlar her soru sonunda, yarışmadan çekilirken onların puanları yarışmacıya yazılıyor, gibi bi şey işte. Neyse efenim, sorulardan biri "4 yılda kaç hafta vardır?" idi.
M.Ali yarışmacıdan cevabı aldıktan sonra, sarışınların cevaplarını almaya başladı.
Bunların içinde iki tanesi, dünyada sarışınlıkla ilgili genel kabul görmüş bir anlayışı öyle net bir şekilde ortaya koydu ki, bunun bilerek yapılıp yapılmadığını filan düşündüm.
Kızlardan biri önündeki tabloya 36 * 3 = 108 yazmıştı mesela. Tamam hesap doğru. İyi de, hadi bir yılda 36 hafta var diyelim. Ulan 3 nereden çıktı?
Bir diğeri ise yapmış olduğu hesabı anlatırken, "Bir çarpı dört yıl yaptım, dört çıktı." diye başladı.

Kısaca, gecemiz çok neşeli geçti.

* * * *

Çeşme Süzer otelin spa ve sağlık merkezini işleten bacanak, sağolsun, ne zamandır bana "Gel" deyip duruyordu. Cumartesi günü tek başıma çıktım yola. 25 Nisan, saat 16 civarında deniz sezonunu açmış bulundum. Yalnız var ya, suya atladığımda dıhandım. Kaldı ki, soğuk suyu acaip severim ama bu suya soğuk sıfatı yakışmaz. İki üç dakika sonra vücudumda karıncalar geziyor gibisinden bir hisle çıkıp bir saat kadar güneşe bıraktım malı mülkü.
Daha sonra, beni özel bir jakuziye aldılar. Etrafına, mumlar, çiçekler, tütsüler konmuş bir havuzda, loş bir mekanda, kendimi acaip müzikler eşliğinde kükürt kokulu fokurdayan bir suda beklettim. Böylelikle yumuşayan pandispanyamıza... (pardon çalışan annenin tariflerine gitti aklım.)

Akşam çıktık, Germiyan yalısında, Fethi'nin yeri denen balıkçı barakasından bozma salaş meyhanede, sütledik kendimizi. (Ara ara kollarımı kokluyom, haa diyorum bu kükürt kokusu benden geliyor. Kalamarda filan bir şey yok.) Sonra dönüş yolunda bir çorba, otelde yatmadan evvel acık arpa suyu ve yatış.

Pazar sabahı 11'de aktım normal insanların ortamına. Çenelerden akan erimiş kaşar peynirli domates çorbasından sonra, yine loş mekana indik abi.
Ulen, bu hamam, cakuzi, kese, masaj, kükürt işlerinin ne çok meraklısı var arkadaş.
Her dinden, her ırktan, her yaştan adem oğulları ve havva kızları, ellerde havlu, kafalarda bone girip girip çıkıyo bi yerlere...

Bana da verdiler abicim bir peştemal. Bacanak "hadi hamama" dedi...
İlk kez girdim ben öyle bir yere... Girer girmez, içeride adının Nazmi olduğunu sonradan öğrendiğim tellak çocuğa "evladım burası kaç derece a.q." diye sordum. "70" dedi abi. Nefes alınmıyo lan. İnsan kaç yaşında olursa olsun atasözlerinin doğruluğunu teyid edebiliyor. İki dakkada "uyhh, tirledim" oldum yani.
Nazmi bana bir kese yaptı, sonra böyle balon gibi yaptığı bişeyler kullanarak her tarafımı köpükledi, en sonunda da sabun (Hacı Şakir'miş, sordum) ile pür-u pak yaptı beni. Dışarıda bir beş dakika kadar nefeslenip, kendime geldikten sonra bu kez masaj odasına aldılar. Kafayı dayadık mı deliğe abicim. Masör bir de orada yoğurdu beni... Portakal yağları bilmem ne... "N'apıyon olm?" diyom. "Kulunç arıyom beyefendi..." diyo. Yaşınıza göre çok iyisiniz iltifatları arasında ayrılıyorum masaj odasından...

Bacanağın talimatlarına uyup, bir müddet öyle yağlı biçimde dolanıyorum ortamda. Sadece peştemal ve terlik. Haso İvedik durumu.

Bir müddet sonra bu kez büyük bir termal havuza giriyoruz. Tesadüf, o sırada kimse yok... İstediğim gibi kullanıyorum o koca sıcak havuzu...

Ve günün bitimine yakın, giyinip İzmir'e dönüyorum. (Bir müddet yıkanmamayı düşünerek.)

Biraz önce A.W. ile konuştuk. "Hafta sonu Bodrum'da bir tatil köyü, ultra herşey dahil inanılmaz bir fiyata tanıtım yapıyor, gidelim mi?" diye sordu.

"Herşey dahile hamam da dahil mi?" oldu ilk sorum.

Çünkü Otel'e peştemal ile giriş yapmayı planlıyorum. Arabadan öyle inip resepsiyona öyle giricem yani. Direk. Ne var ya, Allah Allaaah..

Pazar, Nisan 19, 2009

Teyyare...



Bu yazıyı yazıp yazmamak arasında hayli tereddüt ettim.
Valla bak.
Çünkü (ya da çünki) bâzı yazılar, blog sâhibinin karizmasını çizebilir.
Meselâ bir bayan, "ulen, bu abi denen adam nasıl biridir?" filân diye düşünürken siz öyle bir şey yazarsınız ki, kızın bi daha sizin bloğa bakası kalmaz. Ya da tam tersi. "Abi, bu bloğun sâhibası evlerden içeri bi kız herıld" diye düşünen bir adamın, tüm hayâli bir cümleyle yerle bir olabilir.
İşte, tam da bu bakımdan, hakkımda iyi şeyler düşünen insanların alttaki satırları okumamalarını ister(d)im. Böyle bir şeyin mümkünâtı olmadığını bilerek ve yine de insanların beni kafalarında canlandırdığı şekilde kalabilmem adına son kez uyarımı yineleyip, sabah başımdan geçen kısa hikâyeyi yazıyorum.

Önce gereken bilgiyi veriyorum.

Olayda adı geçen kişiler:

1- Volkan... Karşı komşumuz. Karısı hâmile. Evlerinde tâdilât var.
2- Lina... Geniz etinin büyüklüğü dolayısı ile, kulaklarında sıvı biriken ve bu sıvılar dolayısıyla da duyma güçlüğü çeken, ancak iki gün önce geçirdiği operasyon sonunda kulaklarının normâlden iyi duyduğunu yaptığım minik testlerle kendi kendime kanıtladığım kızımız...
3- Tabî ki ben...

Zaman:
Bu sabah...

Yer:
Evimizin banyosu...

ve olaylar gelişir;

Sabah kalkmışım... Karnımda acaip bir gaz... Kelimenin tam anlamı ile zaarrt diye osurmak istiyorum.
(Bak, hâlâ vazgeçebilirsin okumaktan. Çünkü bitircem gözündeki karizmamı...)
Ancak karşımda, bir kaç metre önümde, kulaklarının son derece iyi duyduğuna inandığım kızım Lina...
Ve dayanamıyor, salıyorum içimde ne var ne yoksa...
Çıkan sese ben bile şaşırıyorum ama Lina'nın garip bakışlarını sezerek ve salağa yatarak "Allah Allah. Bu ses de ne?" diye soruyorum.
Lina'nın yanıtı beklediğimden farklı oluyor;
"Volkan amcalayda tamiyat vay... Onun güyültüsü baba..."

Bittim şimdi ben senin gözünde... Di mi?

Okuma abi sen de burayı bi'daha...

Cumartesi, Nisan 11, 2009

Gelios/Gidios...

Bu yazıyı okumadan önce lütfen bir önceki yazıyı okuyun...




Operasyon için sabah 6,30'da kalkmayı plânladığımızdan, dün gece hayli erken yatmak üzere hazırlık yaparken çalan telefonda, Lina'nın KBB doktoru sevgili Lütfü Apaydın kardeşimin mutsuz sesini duyduğumda anladım bir terslik olduğunu...

" Abi bi sorunumuz var. Kayın birâderimi kaybettik şimdi..."
" ... Ne oldu? Nasıl oldu? "
" Kalp krizi... Çok ani oldu herşey. İstersen başka bir doktor ayarlayayım sana."
" Olur mu öyle şey Lütfü. Çok üzüldüm. Başınız sağolsun. Var mı yardım edebileceğim bir şey? "
" Yok abi. Yarın görüşürüz."

Neye niyet neye kısmet. Çocuğun operasyonu için hazırlanırken, bütün program değişiyor ve bir cenâzeye gidiyorsunuz.

Tabi, sabah hastanede sizlerle birlikte olmak için hazırlık yapanlara durumu bildirmek gerekiyor. Herkesi arıyorsunuz. Anneanneler, babaanneler, teyzeler, amcalar, dostlar, arkadaşlar.

Bazılarını sabaha bırakıyorsunuz. (hani arar mısın sabaha mı bırakırsın hesâbı)

İşte bunlardan birisi de arkadaşım C.

Yaklaşık bir saat önce aradım bunu...

(Sonradan anlattığına göre, kalkmış, salonda uzanmış, televizyon seyrediyor. Ergenekon operasyonundan bahsediliyormuş programda. Bu da dalmış, sabah mahmurluğuyla öyle bakıyor ekrana...
O sırada, ben arayınca çalıyor telefonu. Gözlük yok gözünde. Mâlûm, yaşlar elli, gözler artık eskisi gibi değil. Arayanı göremiyor haliyle ama açıyor telefonu ve diyor ki;)

- Alo.
- Operasyon iptâl.
- Kimsiniz kardeşim, benimle ne alâkası var. (Ergenekondan aradılar zannediyor.)
- Oha. Şşşt, C. Ben abi lan. Lina'nın operasyonu iptâl oldu.
- ...haa, günaydın. Ben dalmışım televizyona. Ne oldu, nası oldu?

* * * *

Hayat bu be işte.

Doğum, nikah, cenâze, ameliyat, hastalık, üzüntü, şüphe, gırgır...

Reklâmda diyemediği gibi;

Yiyiyos, içiyos, gezios ama...

aslında;

Geliyos, Büyüyos, Tikiyos, Ürüyos, Ölüyos...

Adios.

Cuma, Nisan 10, 2009

GENiZLERi ETLi KIZLAR...

Tarih tekerrürden ibâret, değil mi?

Lina, yarın sabah 07,30'da İzmir Kent hastahanesinde, geniz eti operasyonuna giriyor. Ayrıca biriken sıvının dışarı rahatça atılabilmesi için her iki kulağa da tüp takılacak. Basit bir operasyon belki ama ful-narkoz olayı kasıyor haliyle...

Endişe ve heyecan var...
Normâl.

Kendisinin haberi yok.
Olmamasının daha uygun olacağına karar verdik.
Fazla bir şey hatırlamasını istemiyoruz.
Önce bir şurup verecekler ve öyle geçirecekler kendinden...
Sonrası...
Sonrası Tanrı'ya emânet.


Doktor "Aç ağzını göreyim, bademcikleri" dese, bu fotoğraftaki kadar açmaz... Biliyorum.


Yirmi seneden fazla oluyor, Big daughter'da aynı operasyonu geçirmişti. Narkozdan ayılırken bir garip çırpınmıştı da, doktoru hırpalamıştım "Ne oluyor?" diye...

Zaman nasıl geçiyor...?

Çocuklar nasıl büyüyor...?



Böyle iki kızın babası olmak nasıl bir duygu, biliyor musunuz?

Çok acaip...

Bize müsaade bir kaç gün.

Sağlıcakla kalın.

Pazartesi, Mart 23, 2009

Cologne-Bonn Gümrüğünde Çilingir Sofrası

Öykü, La Santa Roja'nın Emmi adlı yazısı ve yorumlarından aklıma düşen bir olayı anlatmaktadır.

On yıl kadar önce, İzmir-Köln/Bonn uçuşu...
Sabah saatleri. Köln inişi yerel saatle 09,30 filan sanırım...
Yaza giriyoruz. Chakotay, Tez ve diğer arkadaşlarıma götürdüğüm şeyler var valizimde.
Mesela çok sevdikleri tuzlu kuru pasta... Hani ufak susamlı tekerlek ya da üzeri peynir parçalı dört köşe tuzlu kurabiyeler gibi. Sanırım 4-5 paket var çantanın içinde.
Sonra büyücek bir paket beyaz peynir.
3-4 şişe büyük rakı...
3-4 paket 200-250'şer gramlık karışık çerez...
Ve son anda Chakotay'ın istediği Can Erik. Bildiğimiz yeşil erik yani. Tam da turfanda o sırada.

İçeri alkollü içki sokmak limitli olduğundan, büyük çantamın derinlerine, jean pantolonların paçalarından içeri sokmuştum rakıları. Sokmadan önce de hem kırılmasın hem de aranırsa çok rahat bulunmasın diye şişeleri çorapların içine sokmuştum.
Yani çoraplara sokulmuş şişeler, jeanlerin paçalarından içeri tıkılmış, üstlerine de kazak, mazak atılmıştı.
Herşey yolunda gidiyordu ancak hesaba katmadığım bir şey vardı sanıyorum.
Diğer yolcular arasında farklı olan görüntüm.

Blue-jean, üzerinde belleri dışarıda beyaz bir gömlek, üzerinde koyu sarı keten bir ceket, gözde siyah gözlükler, saçlar bol jöleli ve arkaya sıkı sıkıya taranmış ve at kuyruğu yapılmış bir vatandaş. (tam akdenizli kaçakçı tipi.:) )
Sırıtıyordu gerçekten eşarplı teyzelerin ve pos bıyıklı amcaların arasında.
Bu sırıtmayı Alman Gümrük Polisi'de farketmiş olacak ki, her zaman geçtiğim kapıdan çıkmaya çalışırken "Deklare edilecek bi'şeyiniz var mı?" diye sordu. "Yok." derken adamın gözlerini gördüğümde işin uzayacağını anlamış ve pişman olmuştum bile. Ama geri dönüş yoktu artık.

"Valizinizi şuraya koyun ve açın lütfen." dedi kibarca.
Daha açtığım anda film başladı zaten.
Adam en üstteki can eriklerin kesekağıdını eline alır almaz, 3-4 tane erik yerlere yuvarlandı.
Hoş oluyo ha, tertemiz bir havaalanında yeşil yeşil topların sağa sola saçılması...
Ben de kızarmaya başladım zaten o sırada... Yeşil - Kırmızı, Erik Hırsızı... Ha ha haaa...
Bir de İzmir Karşıyaka renkleridir ayrıca... Yeşiiiil- Kırmızııı, En büyüüük, Kaf Kaaaf..
Kaf Kaf Kaf, Sin Sin Sin, Allah Kahretsin... Zıçtın olm sen Köln'de. Var mı ööle artiz gibi turalamak?

Neyse efenim, amca elini hemen alt sırada güzelce paketlenmiş tuzlu kurabiyelere atarak dışarı çıkardı hepsini ve sordu. "Was ist das?"
O sırada içinden "Das ist eine kleine sefertas" gibi bir abuk espri yapsan da, valizin muhteviyatı itibarı ile pek kleine (küçük) bir sefertas olmaması garip bir ironi oluşturmuş durumda.
Allahtan tuzlu kurabiyenin almancasını biliyorum.
"Salz-gebaeck" dedim.
İnanmadı Polis, kutuların ambalajlarını açıp içine baktı. Biz de olsa tadına da bakar ama o kadar değil bunlar.
Sonra peynir çıktı meydana. Derken çerezler. Bir kaç tane fındık, fıstıkta döküldü mü yerlere?
Tam rezillik yani.
Veeee...
Vee...
Polis elini soktu omzuna kadar valizimin içine, karıştırıyor... Bunu yaparken de gözlerini benden ayırmıyor...
Tuuk diye bir ses.
Bu ses, masanın üzerine konan şişe şeklindeki bir çorap teki.
Normalde çorabı masaya 10 metre öteden atsan hiç ses duyulmaz ama benim çoraplar sertleşmiş. :)
İki, üç ve derken dört adet şişe şekilli çorap. Masada inanılmaz bir manzara.
Erik, Peynir, Çerez, Tuzlu kuru pasta ve Rakı.
Karşımda bir Türk Gümrükçü olsa teklif edeceğim şeye canı dayanmaz biliyom ama elin Alman'ı ne anlar Çilingir sofrası dersem. Zaten almancasını da bilmiyorum.

"Lütfen içerideki kabine geçin ve soyunun" dediler abi.
Biz de tersi olur. Bunlar önce sevecekler sonra içecekler herhalde. Biz Türkiye'de önce içer sonra sevişiriz çünkü.
Soyundum. Bir boxer, bir ben.
Polislere ek olarak bir kadınla bir adam geldi. Ellerinde eldivenler var.
Cüzdanımı çıkardılar pantolonumun arka cebinden. Ellerinde şişeler ve içinde papix türünde bir şeyler var. Bunları şişelerin içindeki sıvıya değdirip, sonra cüzdanımın sağına soluna sürdüler. Bir tanesi elime ve parmaklarıma sürdü bir şeyler. Sonra kayboldular. Beş dakika sonra filan döndüler. "Giyinebilirsiniz." dediler.
Sanırım uyuşturucu vs. taramasıydı yapılan.

Rakılar için ceza kesildi. Rakı bizde örnek 25 lira ve Almanya'da 40 lira ise aradaki farkı tahsil ettiler. Yani o gümrüğü aldılar. Tekrar çantama koydum herşeyi. Ve çıktım.

Akşamına da, Chakotay, Tez ve arkadaşlarımız yaptık soframızı tabi. Bir kaç erik ve fındık-fıstık haricinde herşey tamamdı.

Eğer, elimde ya da cüzdanımda uyuşturucuya dair en ufak bir ize rastlansaydı, daha derin yerlerimde araştırma yapacaklarını ve gümrükten daha yumuşak bir anlayışla :) çıkacağımı hissetmiştim.

Adamlar çok ciddiydi ama ne yapalım, biz de Türk'tük.