Salı, Nisan 01, 2008
'İzmir neden kaybetti?'
İzmir’in Expo mücadelesini yakından takip etmiş, İzmir’i hep desteklemiş ama kaybedeceğini günler öncesinden üzülerek hissetmiş, hatta bu yazıyı dün sabahtan kaleme almış biri olarak “Neden kaybettik?” sorusunu şöyle yanıtlayabilirim:
Başından sonuna tipik “Türk işi” bir seyir izlendi.
Bir defa hazırlıklar Milano’ya göre çok geç başladı.
Bir türlü organize olunamadı.
İşe el atan kurumlar arasında ciddi sürtüşmeler, çekişmeler, hatta engellemeler yaşandı.
Expo’nun, hükümetin yerel seçim yatırımı olduğu inancıyla bazı çevreler topa girmeye çekindi.
Bazı diplomatlar, Türkiye’nin BM Güvenlik Konseyi üyeliğini daha önemli buldukları için kulis ağırlığını oraya verdiler.
İstanbul medyasının ilgisi çekilemedi.
Ve ne yazık ki bu süreçte İzmirliler de Expo’ya ilgisiz davrandı.
Türk vitesi
Sonra “Türk vitesi” devreye girdi. “Yumurta kapıya gelince”, bir seferberlik havasına girildi.
Cumhurbaşkanı, Dışişleri, Belediye, Ticaret Odası harekete geçti.
Bir çekirdek ekip, İzmir için gerçekten canla başla çalıştı. İzmirlinin nihayet dikkati çekildi. Ama her şey son ana bırakılmış, bir hayli geç kalınmıştı. O kadar ki, karara 48 saat kala Expo harcamaları için Paris’teki heyete Büyükşehir’den 1 milyon YTL’lik takviye yapıldı.
Sağlık zaafı
Şehrin hazırlıksızlığı, ekibin dağınıklığı, halkın, medyanın ilgisizliği ve nihayet son turda işi hepten zora sokan ülkenin istikrarsızlığı ciddi dezavantajlardı.
Ama bence, pek dile getirilmeyen asıl büyük handikap, ana temasını “Herkes için sağlık” olarak belirlemiş olan İzmir’in, antik çağın en önemli tedavi merkezlerinden Allianoi’nin idam fermanını imzalamış olmasıydı.
Siz İzmir adını sağlık temasıyla özdeş kılacak bir kampanya düzenleseniz ne yaparsınız?
Karar verecek heyete kentteki en eski tedavi merkezini gezdirip “İşte biz bu mirasın sahibiyiz. O yüzden de bugünün sağlık zirvesine talibiz” dersiniz değil mi?
Oysa tersine, pek kötü bir zamanlamayla, yani Expo başvurusuyla aynı anda, Bergama’daki Roma’dan kalma 1800 yıllık tedavi merkezinin, bir barajın suları altında bırakılması için karar alındı ve (daha da kötüsü) kimsenin kılı kıpırdamadı.
İzmir’e destek coşkusu içinde içeride pek göze batmayan bu “ayrıntı”, dünyanın gündemindeydi:
Daha iki hafta önce 250 Avrupalı kuruluş, Expo’yu düzenleyen Uluslararası Fuarlar Bürosu’na müracaat ederek bu çelişkiye dikkat çektiler. Ayrıca konu, Avrupa basınında yer buldu ve “dehşet verici” olarak değerlendirildi.
Son fiyasko
Türkiye bu dezavantajlarını gidereceği yerde geleneksel avantajlarıyla kulise daldı.
Doğal güzellik, misafirperverlik, stratejik konum, “medeniyetlerin buluştuğu yer” gibi “bildik hususiyetler”i dillendirdi. Expo’nun İzmir aracılığıyla ilk kez Ortadoğu ve İslam coğrafyasına açılacağı tezini savundu. Expo’ya ayrılan geniş alan ve kentin hayli eski fuarcılık geleneği de önemli avantajdı.
Ama yetmedi.
Akşam, meydanda umutla bekleyen İzmirlilere sonucun yanlış açıklanması, bahsettiğim “Türk işi defolar”a son tüyü dikti.
Allianoi’nin intikamı
Yine de alınan oy, “Türk vitesi”nin son turdaki üstün gayretinin eseridir. Projeye emeği geçenler bu sonuçla övünmelidir.
Ne çare ki karşılarında vitesin yetmediği bir yokuş vardı:
Expo delegeleri 7 hafta sonrasını göremeyen bir ülkeye 7 yıl sonrası için randevu vermedi.
Sağlıkla ilgili tarihi mirasına sahip çıkmayan bir şehre, sağlık konusunda güvenemedi.
Bu sonuç, biraz da Allianoi’nin intikamıdır. Her yıkımın bir bedeli olduğunu öğrenmek bile az ders sayılmamalıdır.
Cumartesi, Ekim 07, 2006
Koko ve Beso için..
O hüzünlü gitar soloyu ilk duyduğumda 15'imde olmalıyım. Gitarın açtığı yoldan bir bateri atak yapıyor, sonra bir çığlık, ağır melodik motiflerle ilerleyen parçayı yırtarcasına yükseliyordu: "Hatırlıyor musun, gençliğinde güneş gibi parıldardın/ Şimdi semada kara deliklere benziyor bakışların/ Patlat kendini çılgın elmas / Haydi gel ve parılda!.."
Kimbilir kaç uykusuz gecenin ortağıydı, kapağında yanarak el sıkışan adam olan bu albüm; kaç ayrılık kabusunun, kaç kavuşma hasretinin yoldaşıydı.
"Şimdi aynı akvaryumda yüzen iki yitik ruhuz yalnızca/ Yıllar yılı aynı eski toprakları aşındırarak ne bulduk ki? Aynı eski korkulardan başka... / Burada olsaydın keşke..."
Şarkıya ilham veren adamın gerçek öyküsünü nice sonra öğrendim. (Pink Floyd, Stüdyo İmge, 1996) Adı; Syd Barret'ti. Cambridge Lisesi'nden arkadaşı Roger Waters'la okul çıkışı, burs paralarını barlarda harcar, geceleri motor yarıştırır, sonra uyuşturucu ve seks için eve kapanırlardı. O yıllarda bir yandan gitar çalmayı öğreniyor, bir yandan da Rolling Stones dinleyip, ilerde kuracakları grubu hayal ediyorlardı. 20 yaşına gelince hayalleri gerçek oldu. Syd gitar, Roger bas çalıyor, aynı liseden Rick Wright klavyede, Nick Mason davulda oturuyordu. Gruba isim ararken Syd, hayran olduğu iki cazcının, Pink Anderson'la Floyd Council'in adlarını birleştirmişti. Pink Floyd böyle doğdu.
İlk albümde tüm sözleri Syd Barrett yazmıştı. Yan yana düşen çılgın sözcüklerden şaşırtıcı mısralar oluşturan inanılmaz sözlerdi bunlar... Syd bir dahiydi; ama fazla "uçmaya" başlamıştı. Güne, kahvesine acid atarak başlıyor, günde 3 - 4 kez tribe giriyordu. Cromwell yolunda harabe bir evde, Pink ve Floyd adında, kendisi gibi acid düşkünü iki kedi ve bir sürü insanla birlikte yaşıyordu. 1967'de çevresine bir "duvar" ördü ve hepten içine kapandı. Katıldıkları TV programlarında boş bakışlarla oturuyor, konserlerde saatlerce aynı akorları basıyordu. Sonunda 1968'de, adını verdiği ve ilk albümünün bütün sözlerini yazdığı gruptan kovuldu. Pink Floyd, "çılgın dahi"sini kaybetmişti.
Annesi Syd'i bir sanatoryuma yatırdı. 8 yıl orada kaldı. Bütün gün televizyon karşısında oturup şişmanlıyordu. O, hayattan koparken, Pink Floyd şöhrete kavuştu. Dark Side of the Moon'la hepten patlamışlardı. 1975'te yeni bir albüm için Abbey Road stüdyosuna girdiklerinde tuhaf bir şey oldu. Hep önce müziği yapıp, sonra üzerine söz yazdıkları halde bu kez David'in hüzünlü gitar solosunu duyan Roger, Syd için bir şarkı yazmak istedi "Keşke burada olsaydın" döküldü dilinden... Sonrasını Rick Wright anlatıyor: "Stüdyoya geldiğimde kanepede şişman, iri yarı, kel bir adam oturuyordu. Miksaj masasında çalışmaya başladık. Roger'e adamın kim olduğunu sordum, bilmediğini söyledi. 45 dakika sonra aniden bu adamın Syd Barrett olduğunu fark ettim. Yıllardır onu görmemiştik ve tam kendisi için yazılan bir parçanın vokallerini kaydederken çıkagelmişti. Dişlerini fırçalayıp yanımıza geldi: '- Peki ben gitar kayıtlarını ne zaman yapıyorum?' diye sordu. '- Üzgünüz Syd, gitar kayıtları yapıldı' dedik."
Roger Waters ise o günü şöyle hatırlıyor: "Karşımda iri, şişman, delirmiş bir adam vardı. Üstelik tam 'Keşke burada olsaydın'ı kaydederken gelmişti. Gözyaşlarımı tutamadım. Syd tutkulu insanların yok oluşunun en uç noktasını simgeler. Modern hayatın hüznüyle ancak böyle baş edebiliyordu".
Geçen ay Pink Floyd, 35. yıldönümünü "Echoes" (Yankılar) adlı bir albümle kutladı. 26 eski şarkının yer aldığı albümü alıp CD - çalarıma koyduğumda, 15 yaşında başucumdan eksik etmediğim albümün kapağındaki "tokalaşırken yanan adam" geldi gözümün önüne... Buruk gitar soloylo başlayan parçayı seçtim ve onun hüzünlü tellerine tutunup çeyrek asır öncesine geçtim:
"Hatırlar mısın, gençliğinde güneş gibi parıldardın / Şimdi semada kara delikler gibi bakışların... (..) Keşke burada olsaydın..."

