alıntı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
alıntı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Çarşamba, Nisan 14, 2010

COUPABLE

" Coupable; askerlik aylarımı karartan, ruhumu deşen, gece koğuşta başımın içinde durmadan çalan, en az kalk borusu kadar kötü ve korkunç bir deneyimdi benim için. izah edeyim. askerliğim boyunca dört ay bir subay restoranında kasiyerlik yaptım. yemek salonunda eskiden kalma bir yemek müziği cd'si vardı. anılar 9 ile ortak bir sürü şarkısı olan greatest hits tadında karışık ve muhtemelen sonradan yapma bir albüm. albümün ilk şarkısı; adını sonradan mekteb-i sultani mezunu bir asteğmenden öğrendiğim jean francois michael'e ait coupable idi.

tabii biz bunu ilk önceleri " fondante, fantadne, kağpa, kudeta, kumpanya, kandane" şeklinde duyuyorduk. sonlara doğru hafiften bir "kopable" noktasına geldik. şanssızlığım şuydu: salon sabah kahvaltısında bir saat, öğle yemeğinde bir buçuk saat açıktı. albüm sabah bir kere tur atıyor, öğlen ise bir buçuk tur attığı için, coupable iki kere çalıyordu. yani günde 3 kere dinliyordum. bu haftada 15, ayda 60, dört ayda 240 kere yapıyor. ikinci bir emir gelmediği için değiştiremiyorduk. yemek yiyen rütbelilerin kulakları muhtemelen yalama olduğu için onlar duymuyordu. ilkokul mezunu ve garsonluk yapan erler şarkıyı temiz bir fransızcayla ezbere söylüyorlardı. bense her geçen gün biraz daha çöküyordum.

o günlerde karşıma değil jean francois michael; victor hugo, tigana, sartre, fabien barthez veya roland barthes... kim çıkarsa allah yarattı demeyip dalabilirdim. hatta bir ara net bir şekilde, küfür babında francois mitterrand'dan girip, jean baudrillard'dan çıktığımı hatırlıyorum...

neyse efendim, ben tezkere alınca, bir bayram havası yaşadım. sivil hayatta bir sürü güzel şeye kavuşacaktım; ve bu şarkıdan kurtulacaktım. lakin öyle olmadı. bir süre sonra kulaklarım bu şarkıyı arar oldu. meğer müptela olmuşum. sordum soruşturdum, buldum buluşturdum. limewire'lere çaput bağlayıp, kazaa'lara adaklar adadım. ve şarkı bulundu.

şimdi günaşırı dinlemezsem kendime gelemiyorum. sayesinde fransızcam da gelişti. baccalauréat derecem ise yolda."

Bu yazı ekşisözlük yazarlarından İtaatsiz' e ait bir yazıdır. Bu akşam şarkıyı özleyip internette aramalarım sırasında karşıma çıktı. Böylesi güldüren askerlik anısı az bulunur. Paylaş seçeneği (gerçi facebook vs. var, blogspot yoktu ama) olması dolayısıyla buraya aldım. Ben okurken kahkahalarla güldüm, umarım siz de okurken aynı keyfi alırsınız:) Hele ilkokul mezunu garson erlerin şarkıyı temiz bir fransızcayla söylüyor olmalarına gülmekten öldüm. Sağolasın itaatsiz:))

Cumartesi, Ekim 31, 2009

Yılmaz Özdil'den alıntı - Hep'ten Mim...

"19 Mayıs 1919

-Yav bırak Mustafa abi yaa, sen mi kurtarıcan memleketi Allah aşkına!
- Ama işgal zırhlıları...
- Boşver şimdi sen işgal zırhlılarını filan.... Gün gelir, memleketin malını mülkünü tapusuyla İngiliz'e satar bunlar.
- Yok canım!
- Yeminle söylüyorum, İngiliz vatandaşı bakan bile getirip koyarlarsa şaşma.
- Ama ahval ve şerait...
- Güzel abim yaranamazsın. .. Bak şimdi binicez bu dandik gemiye, taaa Samsun'a gidicez, savaş, boğuş, kendimizi paralayacağız, diyelim becerdik, devrim mevrim, anlata anlata dilinde tüy bitecek, sonra sen kahırdan ölücen, önce biraz ağlıycaklar , sonra gene "Son Osmanlı Padişahı" diye pankart açacaklar, mezarında dönücen.
- Saltanat kalsın diyosun yani...
- Alışmadık kıçta don durmaz abi, egemenlik megemenlik vereceğine, iki çuval kömür ver, daha iyi... Aha buraya yazıyorum, açlıktan nefesleri kokarken padişahlarına saltanat uçakları alırlar, bu gemiyi de jilet yaparlar, söylemedi deme.
- Efkarlandım be...
- Yakma o cigarayı gözünü seveyim, yarın öbür gün belgesel yaparlar, keş gibi gösterirler seni haberin olsun.
- Hal çaresi nedir peki?
- Al padişahın kızını, yırtalım.
- Millet ne olacak?
- Onlar da ulemaya sorsun artık ne olacaklarını, bize ne, kendi düşen ağlamaz.
- Laik olmasınlar mı, birey olmasınlar mı , kendi lisanları olmasın mı, şıhlara şeyhlere mi bırakalım kaderlerini?
- Bak ne güzel söylüyorsun, kader der geçerler, takalım takkemizi bakalım dalgamıza, iş çıkarma başımıza...
- İyi de, yazık olmaz mı?
- Asıl bu yaptığını yaparsan yazık olur... Bazıları sana inanacak, etkilenecek, senin fikirlerini yaşatmaya kalkacak, hayatları kayacak, evleri basılacak, içeri tıkılacaklar, kimine saçını örtmediği için fahişe diyecekler, kimine milletin malını Arap'a satmayın dediği için komünist diyecekler, kimine Ne Mutlu Türküm Diyene dediği için faşist diyecekler, darbeci diyecekler.. . Yorma ahaliyi, kula kulluk edelim, rahat edelim.
- Yok arkadaş, ben bi deniycem.
- E sen bilirsin abi.. "

Yılmaz ÖZDİL

Salı, Ekim 27, 2009

Adamım: ALAIN...

Erkekte yakışıklılık ve karizma farkına hep değinmişimdir dost sohbetlerinde. Misal kemikli burunlu, kirli sakallı genç erkekler karizmatiktirler. İmirzalıoğlu mesela, bu konuda aklıma gelen ilk örnek. Kemikli yüz yapısına, sakalına ve birbirine yakın gözlerine rağmen karizmatiktir.

Oysa buna karşın Kıvanç Tatlıtuğ'da, karizmatik değil yakışıklıdır meselâ.

Yakışıklılık olgusunda, ağız, burun, kaş, göz, çene, boy, pos dediğimiz şeyler, kalemle çizilmiş gibi düzgün olmalıdır.

Yakışıklılık olgusunda biraz bebek yüzlü olmak vardır. Buradan yola çıkarsak eğer, benim için gelmiş geçmiş en yakışıklı adamlardan birisidir Alain Delon.

Hemen hemen tüm filmlerinde ya bir gangsteri ya da bir polisi canlandıran ve elinde muhakkak bir silah olan Delon'un tüm filmlerinde ismi J harfi ile başlar. Jo, Julien, Julian, Jean, Jaques, Jeff, Jean-Paul ve Jean-Marie gibi... Alıntı:
8 Kasım 1935’de Sceaux’da doğan Delon’un bugün bile hâlâ konuşmadığı annesi Edith ve babası Fabian o dört yaşındayken boşandı. Evlatlık verildiği aile öldürülünce annesi ve üvey babası onu yeniden yanlarına aldı. Ancak Alain 15 yaşında tasdikname alana kadar birçok okuldan kovuldu. Sonunda donanmaya yazılıp Hindiçin’e gitti. 1956 yılında terhis olup geldiği Paris’te Les Halles pazarında hamallık, satıcılık yaptı. Paris kafelerinde garsonluk yaptığı sırada, daha sonra altı filmde birlikte oynayacakları aktör Jean-Claude Brialy ile arkadaş oldu. Onunla birlikte 1957 Cannes Film Festivali’ne gitti. Eşine az rastlanır yakışıklılıkta, soğuk ve mesafeli tavırlı, savaşta mı yoksa sokaklarda mı aldığı belirsiz yara izleriyle çekiciliği bir kat daha artan henüz 22 yaşındaki bu delikanlı ortalığı birbirine kattı ve deyim yerindeyse kapanın elinde kaldı. Hollywood yapımcısı David O. Selznick onu 1955’te ölen James Dean’in tahtına geçirmek için yedi yıllık bir sözleşme teklif etti. Ama Fransız aktris Simone Signoret ve eski kocası yönetmen Yves Allegret onu anavatan topraklarında kalmaya ikna etti. Yves Allegret ile birlikte çevirdiği ilk filmi "Quand la femme s’en mele / İşe Kadın Karışırsa"da üstlendiği kiralık katil Jo rolünü farklı biçimlerde de olsa tüm kariyeri boyunca sürdürecekti...

İkinci filmi "Sois belle et tais toi / Güzel Görün ve Kapa Çeneni"de kuşağının bir başka oyuncusu Jean-Paul Belmondo başrolü paylaştı. Bu film, beş filmde daha sürecek ve "Borsalino" ile sinema tarihine geçecek bir beraberliğin başlangıcı oldu. Üçüncü filmi "Christine"de başrolü paylaştığı Avusturyalı Romy Schneider ona aşık olup Fransa’ya yerleşti. Beş yıl nişanlı kaldılar. "Kızgın Güneş"teki rolüyle perçinlenen "kötü çocuk" karakterinden hemen sonra Alain Delon’u bambaşka bir şekilde değerlendiren yönetmen, İtalyan usta Luchino Visconti oldu. Visconti ona "Rocco e i suoi fratelli / Rocco ve Kardeşleri" ve "Il Gattopardo / Leopar" adlı başyapıtlarında rol verdi. Bu sırada Delon’un şarkıcı Nico’dan bir oğlu (Christian Aaron Boulogne) oldu. Ama çift evlenmeden ayrıldı ve çocuğu Delon’un annesi Edith büyüttü. Alain Delon, Schneider ile nişanını bozduktan bir süre sonra oğlu Anthony’nin annesi olacak Nathalie Canovas ile evlendi. Delbeau Yapım şirketini kurdu. Dört filmle ABD’de şansını deneyen Delon aradığını bulamadı. Fransa’ya dönüşünde "Kiralık Katil" ile görkemli bir başarıya erişti. Ancak bir skandal yine huzurunu bozacaktı. Marsilya’yı merkez alan Fransız yeraltı dünyasıyla ilişkisi olduğu söylentileri kulaktan kulağa yayıldı. 1968 yılında koruması ve arkadaşı Stefan Markoviç ölü bulununca karısı Nathalie ile birlikte uyuşturucu, silah ve kadın ticaretini kapsayan bu davada sorgulandı. Ama hakkındaki tüm suçlamalar asılsız çıktı.
Bu olay sanki Delon’un kariyerini tümüyle polisiyelere yöneltti. 1970’te ikinci yapım şirketi Adel’i kurdu. Yetmiş ve seksenlerde, nitelikli B sınıfı filmlerin arasında Volker Schlöndorff’un Proust uyarlaması "Un amour de Swann / Swann’ın Bir Aşkı", Joseph Losey’nin "Assasination of Trotsky / Meksika’da Cinayet" (Haftaya Sinema Büyüsü’nde gösterilecek), "Kaderi Arayan Adam", "Ayrı Odalar" gibi sanat filmlerini de serpiştirerek yüksek bir tempoyla çalıştı. 1990’da ikinci evliliğinin ardından nadiren kamera karşısına geçti. 1998’de Berlin Film Festivali’nden yaşam boyu başarısına karşılık bir Altın Ayı ödülü kazandıktan sonra sinemayı bıraktığını açıkladı.

Ben bir yıldız değilim, ben bir aktörüm."
Alain Delon yaşamı boyunca bu gerçeği anlatmaya çalıştığını söyler bir röportajında. İnsanın nefesini kesen olağanüstü bir güzelliğe sahip olsa da Delon’u bir aktör olarak değerlendiremeyenler, sinema tarihinin başyapıtları olan filmlerini de izlememiş demektir. Patricia Highsmith’in "Yetenekli Bay Ripley" adlı romanının ilk uyarlaması olan, Rene Clement’ın "Plein Soleil / Kızgın Güneş"inde Alain Delon’u, öldürdüğü zengin arkadaşının yerine geçen Tom Ripley rolünde, Matt Damon’ın sonradan yanına bile yaklaşamadığı bir performansla izlersiniz. Clement’ın Delon’u görüntüleme tarzı, çekimler sırasında bir ilişki yaşadıkları dedikodularına bile yol açmıştı.



Henri Verneuil’ün "Melodie an sous sol / Vurgun"unda Alain Delon, Fransız sinemasının dev aktörü Jean Gabin ile ilk kez kamera karşısına geçme fırsatı buldu. Film 1964 yılı Altın Küre ödülü kazandı. Yenilikçi yönetmen Jean-Pierre Melville’in bir kült filme dönüşen "Le Samourai / Kiralık Katil"indeki ana karakterin Japon kültürüne merakının Delon’dan esinlenerek yaratıldığı söylenir. Melville, Delon’a kiralık katil rolünü teklif etmek için evine gittiğinde salonda sadece siyah deri bir kanape, bir samuray kılıcı, mızrağı ve hançeri görüp etkilenmiş.

Romy Schneider ile başrolü paylaştığı mükemmel kara film "La piscine / Sen Benimsin" ve "Trois hommes a abattre / Üç Adam Ölecek". Delon’un olgunluk döneminin en iyi iki performansını verdiği filmler de unutulmadı. Joseph Losey’in "M. Klein / Kaderi Arayan Adam"ında Nazi işgali altındaki Paris’te Musevi bir antikacıyı canlandırdı. Bu rolle ilk kez aday gösterildiği Cesar Ödülü’nü sekiz yıl sonra Bertrand Blier’nin "Notre Histoire / Ayrı Odalar"ındaki alkolik, mutsuz erkek rolüyle kazandı.
Kendi kurduğu şirkette yapımcı ve senarist olarak da çalışan Delon sadece iki kez yönetmenliği denedi. Bunlardan ilki 1981 yapımı "Pour la peau d’un flic / Bir Aynasızın Postu İçin" hem eleştirmenlerce gayet başarılı bulundu hem de yüksek bir gişe hasılatı elde etti. Çapkınlığı sanat haline getirmiş Kazanova’nın yaşlılık günlerini anlatan "Le retour de Casanova / Kazanova’nın Dönüşü" saçlarına ak düşmüş Delon’a pek yakıştı doğrusu.


Alain Delon, artık oğlu Alain Fabien ve ikinci eşi model Rosalie van Bremen’den olan kızı Anouchka ile Hollanda’da huzur içinde yaşıyor. Ve kendisinin sekizde biri yaşındaki oğluyla "Fabio Montale" adlı bir dizide oynuyor.



Pazartesi, Ekim 19, 2009

Hititler'in Kadim Duvar Yazısı

HiTiTLERiN M.Ö.2000 YILINDAKİ DUVAR YAZISINDAN ALINMIŞTIR.

(Sevgili Nisim SİGURA'nın paylaşımıdır).



"Tanrım,

Beni yavaşlat.

Aklımı sakinleştirerek kalbimi dinlendir...

Zamanın sonsuzluğunu göstererek bu telaşlı hızımı dengele...

Günün karmaşası içinde bana sonsuza kadar yaşayacak tepelerin

sükunetini ver .

Sinirlerim ve kaşlarımdaki gerginliği,

belleğimde yaşayan akarsuların melodisiyle yıka, götür.

Uykunun o büyüleyici ve iyileştirici gücünü duymama yardımcı ol...

Anlık güzellikleri yaşayabilme sanatını öğret;

bir çiceğe bakmak için yavaşlamayı,

güzel bir köpek ya da kediyi okşamak için durmayı,

güzel bir kitaptan birkaç satır okumayı,

balık avlayabilmeyi, hülyalara dalabilmeyi ögret...

Her gün bana kaplumbağa ve tavşanın masalını hatırlat.

Hatırlat ki yarışı her zaman hızlı koşanın bitirmediğini ,

yaşamda hızı arttırmaktan çok daha önemli şeyler oldugunu bileyim...

Heybetli meşe ağacının dallarından yukarıya doğru bakmamı sağla.

Bakıp göreyim ki, onun böyle güçlü ve büyük olması yavaş ve iyi

büyümesine bağlıdır...

Beni yavaşlat Tanrım ve köklerimi yaşam toprağının kalıcı

değerlerine doğru göndermeme yardım et.

Yardım et ki, kaderimin yıldızlarına doğru daha olgun ve daha

sağlıklı olarak yükseleyim.

Ve hepsinden önemlisi...

Tanrım,

Bana değiştirebileceğim şeyleri değiştirmek için CESARET,

Değiştiremeyeceğ im şeyleri kabul etmek için SABIR,

İkisi arasındaki farkı bilmek için AKIL ve HİKMET,

Beni aşkın körlüğünden ve yalanlarından koruyacak DOSTLAR ver..."



Herkese sevgiler...

Not: Sevgili Abi şu radyo zamazingosunu halledemedim henüz :((

Çarşamba, Ekim 07, 2009

Dunning - Kruger Etkisi

Kifayetsiz Muhterisler

Serdar Devrim

New York Stern School of Business’te görevli psikologlar Justin Kruger ve David Dunning’in tarihe geçmelerine vesile olan bulguları, yani Dunning-Kruger Etkisi adıyla literatüre geçecek olan teorileri de, Türk sağduyusunun yüzyıllardır "cahil cesareti" dediği şeydir aslında.
Journal of Personality and Social Psychology’nin aralık 1999 tarihli sayısında yayımlanan teorileri özetle "cehalet, gerçek bilginin aksine, bireyin kendine olan güvenini artırır" der.
(Bu cümle de Charles Darwin’e aittir zaten.)
Metin çözme, araç kullanma, tenis oynama gibi çeşitli alanlarda yapılan araştırmaların sonucunda şu bulgulara ulaşılmıştır:
-Niteliksiz insanlar ne ölçüde niteliksiz olduklarını fark edemezler.
-Niteliksiz insanlar, niteliklerini abartma eğilimindedir.
-Niteliksiz insanlar, gerçekten nitelikli insanların niteliklerini görüp anlamaktan da acizdirler.
-Eğer nitelikleri, belli bir eğitimle, antrenmanla artırılırsa, aynı niteliksiz insanlar, niteliksizliklerinin farkına varmaya başlarlar.

Değerlendirme zaafı
İki uzman daha sonra, bu teorilerini test etme fırsatı da buldular. Cornell Üniversitesi’nden 45 öğrenciye bir test yaptılar, çeşitli sorular sordular. Ardından öğrencilerden "testin sonucunda ne kadar başarılı olacaklarını tahmin etmelerini" istediler. En başarısızların (yani sadece yüzde 10 ve daha az doğru cevap verenlerin), testin yüzde 60’ına doğru cevap verdiklerine, ayrıca iyi günlerinde olsalar yüzde 70’e ulaşabileceklerine inandıkları ortaya çıktı. En iyilerin (yani en az yüzde 90 doğru sonuç alanların) en alçakgönüllü denekler olduğu (soruların yüzde 70’ine doğru cevap verdiklerini düşündükleri) görüldü. (Not: Dunning ve Kruger bu çalışmalarıyla 2000 yılında Nobel de kazandılar.)
İki uzman psikolog bu bilinçsizliği, "kronik kendi kendini değerlendirme (auto-evaluation) yeteneksizliğine" bağlıyorlar. Çalışan, kendi kapasitesini değerlendirmekten ve eksikliğini teşhis etmekten acizdir. Ama asıl vahim olan, bu "yetersizlik + haddini bilmeme" kokteylinin, mesleki açıdan, karşı koyulmaz bir itici güç oluşturması. Kariyer açısından bir eksiyken, artıya dönüşmesi.
İşinde çok iyi olduğuna yürekten inanan "yetersiz", kendini ve yaptıklarını övmekten, her işte öne çıkmaktan ve haddi olmayan görevlere talip olmaktan en küçük bir rahatsızlık duymayacaktır. Aksine bunu bir "hak" olarak görecektir. "Uyanıklık" bilecektir.
Bu arada, gerçekten bilgili ve yetenekli insanlar ise çalışma hayatında "fazla alçakgönüllü" davranarak kendilerine haksızlık edecekler, öne çıkmayacaklar, yüksek görevlere kendiliklerinden talip olmayacaklar, kıymetlerinin bilinmesini bekleyecekler (ve bilinmeyince için için kırılacaklar ve kendilerini daha da geriye çekecekler) ve muhtemelen üstleri tarafından "ihtiras eksikliği" ile suçlanacaklardır. Üstleri de zaten genelde "aynı yoldan geçmiş" insanlardır.
Buna, insan kaynaklarının, iki benzer CV arasından, "kendine güvenen ve iyi sonuç alma olasılığı yüksek" adayı tercih edeceği gerçeğini de eklerseniz, Dunning-Kruger Sendromu’nun Peter Prensibi’nin (*) yatağını yaptığı da ortaya çıkar.
Sonuçta, "kifayetsiz muhterisler" her zaman ve her yerde daha hızlı yükselecekler ve daha yukarılara çıkacaklardır. Etrafınıza bir bakın, uzmanlara hak vereceksiniz.
(*) Peter Prensibi: Her çalışan, iş ortamında yetersiz olduğu noktaya kadar yükselir, der. Bunun doğal sonucu olarak, yüksek makamlar daima yetersiz insanlar tarafından işgal edilir.

Kifayetsiz muhterisi nasıl tanırsınız?

1 - Gücünü delegasyon bahanesinden alır. Ekibinin orkestra şefi havalarına girer.
2 - Çok gürültü patırtı eder, çok şey yapıyormuş havası estirir.
3 - Koridorlarda hızlı hızlı, düşünceli edayla yürür.
4 - "Beşer şaşar" diye düşünür. Ama genellikle şaşan beşer kendisi değil, başkasıdır.
5 - Ne olursa olsun, hazırlıklıymış, olacakları önceden biliyormuş gibi davranır.
6 - Üstlerine karşı son derece kibardır; altındakilere (özellikle de en çok ihtiyaç duyduklarına) kötü muamele eder.
7 - İktidar ilişkileri ve göstergeleri onun için çok önemlidir. Astlarına kimin üst olduğunu hatırlatmayı sever.
8 - İlk denemede başarılı olamazsa, başarısızlığının belgelerini yok etmeyi unutmaz.
9 - Talimatlarını Post-it ile, e-postayla verir böylece astlarıyla yüzleşmekten kaçar.
10- Toplantılarda son sözü mutlaka o söyler, gerekirse başkasının sözünü tekrarlamak pahasına.

Alıntı: http://www.yenibiris.com/HurriyetIK/Oku.aspx?ArticleID=4941

Perşembe, Ekim 01, 2009

UFUK ÇİZGİSİ

Aşağıdaki satırları yazan bir blogger'ın bu yazıyı yazdıktan bir kaç gün sonra ölmesi beni gerçekten çok üzdü ve etkiledi.

Maviden siyaha büründüm..

(Ruhum, beynim benliğim allak bullak, bu karışıklıktan sözler
çıkmıyor sadece beynimden geçiyor, ağzımı açtığımda herşey
karışıyor hayatım gibi, acaip bir yaşanmışlık gibi her sözdeki
anlam yerli yerine gelmiyor, bende bir alıntıyla paylaşıyorum
dile dökemediklerimi.. Noktaların olduğu yerde aslında başka
bir isim var karışıklığımı herşeyimi aynı yaşamış insanın..ben
boşluk bırakıyorum, hayatımdaki gibi...ufak eklemeler yaparak)
****
Susmaktan da, konuşmaktan da çok yoruldum.
Hayal edip sabretmekten de öyle.. Hele hak etmediğim acılardann
ölesiye yorgunumm.. Artık bildiğin sesler hatırına konuş dilim…
Vakit gecenin yarası… Gözümü açtım aydınlık niyetinde. Gündüzlere
sığmayınca, geceyi kabullenir oldum. Gecenin en karanlık yerinden
yarınlara aydınlıklar biriktirmekti amacım. Aydınlığı gecenin zifiri
karanlığından biriktirmek, yarınlarıma aydınlık ekmekti.

Ve geleceğimin portresine kara bir çerçeve biçtim. Sen biçtin aslında.
Bir ölümün ardından tutulan yaslara hep siyah eklenirdi. Ölü siyahla
uğurlanırdı. Ben hangi yanımı öldürmüştüm, hangi yanımı her gün
öldürdüm de bu denli siyaha büründüm? Oysa tüm bildiğim siyahlar
aynı beyazla kurşunlanıyor. Ve cesedi hep beyazı gölgelenmiş bir
kefenle son buluyor.

Bir bir yok oluyorum. Yokluğum giderek “faili meçhul”lere sığınıyor.
Kalabalık bir sokak ortasından, günün en aydınlık anında vuruluyorum;
ama nedense tutanaklarda sadece “faili meçhul” kalıyorum.
Pılımı pırtımı toplayıp saniyelerin gözüne çarpıyorum hece hece yalnızlığı.
Zamanı öldürmeye yelteniyordu içimdeki akrep.
Oysa yirmi dört saatten yirmi dört yaraya ulamıştım dünyamı.
Yirmi dördü de içimi yaktı…

Bir bedende bir düzineyim H.............. Bir ruhta bin… Oyuncaklarla
yaşama gülümsemek için geç bir zaman artık. Şimdi cümlelerle oynuyor
beynim. Bu oyunda hep düşüp kalkıyorum. Her yanım yara bere…
Her yanım vurgun… Tehlikeli bir oyunda ölüm kalım savaşı vererek
mutsuzluk diziyorum. Dizgim hatalı, harflerim kırık…

Kelimelerimin kapısı aralı… Her an yazıya dönüşmeyi bekliyor içimdeki
ses. Ne konuşacak kadarım ne de susmaktan yanayım ................…
Kendime tek muhalifim ben. Tezatlardan tezat beğenmem kendime.
Kendim varken en karşımdaki bile yandaşım olur. Bana karşı ben
savaşından ölüm aklar beni. Ki hangi yanımı tutsam ölümün kucağıdır
zaten. Bir savaşsa yamaçlarımdaki, biri yok olmalı biri kalmalı…
İkisi de benim… Bana karşı ben… Ya ben ölücem ya da yine ben…
bir yanım sadece sağ çıkacak bu mübarezeden. Ölüm ardında, ölüm
tadından koşturup duruyorum ............... Yok, mu musalla suretindeki
kelimelerden tabut ören?

Anlamı uzun olan bir cümle bulanıklığıyım.
Hangi kelime beni özetleyebilir ki? Hangi dil lisanımı konuşur?
Ne demeliydi ki içim bunca yanmışlığı üzerine? Herkese ve her şeye
rağmen yalnız değilim yalanının ardına saklanıp koyu bir yalnızlığı
yudumladığında, ne söylemeliydi?

Onca acıyı dem tutturan hayatına mı kızmalıydı? Ya da bitmez
tükenmez ağıtları mı diline dolamalıydı? Kimden başlamalıydı ağıt
yakmaya? En suçlusu kimdi bozulan hayatımın?
En suçlusu gidenler miydi? Gitmeyip acı çektirenler mi? Yoksa gitmeyip
bir hayal bir düş uğruna acı çeken ben mi? Bir bilinmezlik üçgeni
arasından oradan oraya savruluyorum ................
Kendime sorduğum soruların bile cevaplarını bulamıyorum.

Aşikâr değilim. Hafi bir ömrün kalıntılarını taşıyorum. Yine ben mi
suçluyum ........... Yoksa tüm konuşmalarımı çalıp bana sadece susmayı
bırakanlar mı? Payıma bir son yazılmış. Ne kadar didinsem boş ............
Öyle geçti ki vakit. Sen bile kurtaramazsın artık beni. Sen bile yarama
merhem olmazsın H............ Sen bi-le…

Oysa hep sendendi acılar. Yokluğunla varlığın arasında sürüp giden
ömrüme. Bir yok olup bir de var olduğunu ispatlamak adına yollara
düşmüştüm...düşlerim için..

Yoruldum adına düşler biriktirmekten. Yorulmakmı..ben öldümm..
Harflerin kalemime dolanmasın artık… Ki adımı unuttum adını
yazmaktan… Yorgunum ..........… Sana susmayı kabullenecek kadar…
Geç bir zaman. Artık düşme satırlarıma. Ki sen satırlarıma düştükçe
ben acılara düşüyorum… Ki sen yazılınca ben siliniyorum…..

Salı, Eylül 29, 2009

Katil trenler...

DEVELER GEÇİYOR ALLI YEŞİLLİ...



LAN ÇEKİL LAN...

Cumartesi, Eylül 12, 2009

17'ydi...


Bak bu Erdal Eren...
Erdal’a iyi bak general.
O hep 17 yaşında kaldı. Daha sakalları çıkmamıştı. Kaç kez kemik incelemesi yapılmasını istedi avukatı. Son fotoğrafa iyi bak general! Avukatın taleplerini yerine getirmek yerine ne yaptınız hatırlıyor musun?
Avukatı da tutukladınız general!
Erdal’ın vurduğunu iddia ettiğiniz asker, çok yakından vurulmuştu! Adli Tıp 5 ile 35 santimlik bir mesafeden vurulduğunu söylüyordu. Oysa Erdal en az 13 metre ilerdeydi! Erdal’a verebileceğiniz ceza, en çok korsan eyleme katılma cezasıydı. Neden olay yeri keşfi yaptırmadınız? Neden ölen askerin elbiseleri mahkemeye sunulmadı? Asker başka bir askerin kaza kurşunuyla mı vuruldu general?
Veda mektubunu bile iç çamaşırına saklayarak getirdi Erdal. Çocuğu astınız ama çocuklar çabuk büyür zulmün üstüne.
Erdal o yaşında başı dik gitti!
Deniz’den nasıl öğrendiyse öyle!
“Hadi eyvallah” dedi ve gitti!

ETHEM DİNÇER: Mersin 78’liler Derneği eski başkanı

Pazartesi, Eylül 07, 2009

KIZININ ÖLÜSÜNÜ SATAN ADAM

Geride kalanlar için ölüm acısının ne kadar süreceği yalnızca kişiliğe bağlı değil, değil mi? Birileri konuyu sıcak tuttukça kaybettiğiniz kişi için hissettiğiniz acı uzunca bir zamana yayılır... Bu uzun zaman içinde siz acı çeke çeke mahvoldukça, yıkıldıkça, çöktükçe istemeden yaptığınız hatalar, bu kez yeni malzemeler verir sıcak yemek seven bu takımın eline.
Kızının ölümünden yedi ay sonra Münevver Karabulut'un babasına yapılan da budur.

Bugün, sevgili Vladimir'in bloğunda, Haberlere dikiz başlıklı yazısını ve yorumları okurken, Karöshi'nin tavsiyesi ile Radikal'de Yıldırım Türker'in yazısını da okudum.

Buraya yapıştırıyorum.

Yıldırım Türker "Babayı da biz keselim." koymuş başlığı. Çok sevdim. Yazının yorumlarında Mrtano diye bir arkadaşta "bütün bu olaylar, bu cümbüş de manşet delisi medya yüzünden çıkıyor...adamcağazın yaşadığı travmanın üstüne birde kamera ışıklarını gözüne soktular, mikrofon bütün gün burnuna dayadılar...sonunda böyle oldu...yine de haberin esasında para isteyen bir adam yokken bir anda manşetlerle adamı kızının ölüsünü satan biri haline çevirdiler." yazmış...

KIZININ ÖLÜSÜNÜ SATAN ADAM!!!

Medya manyadı, bizi de manyattı abi.

BABAYI DA BİZ KESELİM
YILDIRIM TÜRKER

Radikal
07/09/2009

Gururun yoksul aşı olduğunu biliriz.
Cumhuriyet ideolojisinin, pamuk ipliğiyle orta sınıfa bağlı kesimler üstünde en büyük güce sahip olan çağrısıdır: Yoksul ama gururlu.
Koskoca Türk sineması tarihinin, popüler edebiyatının baş köşesinde güçlü çenesi, sert hatlarıyla
çizilmiş gururlu bir yoksul olmuştur. Yüreklerimiz hep gururlu olana çarpar; hep yoksulun gururla reddettikleri gözlerimizi yaşartır.
Geçen gün televizyon başında bir ‘şok haber’e yakalandım.
Küçük kızının kafası kesilmiş cesedi bir çöp tenekesinde bulunan Süreyya Karabulut, hepimizi büyük düş kırıklığına uğratarak katilin ailesinden para, evet yanlış okumadınız, para istemişti.
Benim o an izlemekte olduğum kanalın haber sunucusu da aynen böyle duyuruyordu bu tüyler ürpertici haberi.
“Söylemeye dilim varmıyor ama (burada acıyla yutkunur) 3 milyon avro istemiş.” Yıllardır bu memleketin haberlerini sunan sunucu sonunda söylemeye dilinin varmadığı felaketi buldu, anlayacağınız.
O utanç verici onursuzluk nişanesinin adını biliyoruz: Para.
İşte sonunda gerçek suçluyu bulduk. Gurursuz yoksul, kızının ölümü üstüne utanmadan kan parası istemiş. Aman Allahım. Korkunç değil mi?
Çok uzun zamandır dehşetengiz mantık burkulmalarıyla inşa etmiş olduğumuz bir konsensüs hattı var ülkemizde. Çeşitli konularda medya tarafından konsensüse davet ediliyoruz. Davetiyelerin üstünde LCV bile yazmıyor üstelik. Son derece dayatmacı, ahlakçı yorumlarıyla bize yol gösteren medya toplumsal olaylardan tutun bireysel felaketlere kadar her konuda neler hissetmemiz gerektiğini bize bildirmekle yükümlü hissediyor kendini.
Bu yorumların, çakma ahlâki tiksinti çağrılarının lekelemediği herhangi bir haber kırıntısına rastlamak mümkün değil.
Süreyya Karabulut, Garipoğlu ailesinden para istemiş olduğunu inkâr etmiyor. Kendince anlaşılır, kutsala yazılası gerekçeleri de belirterek. Ama olan olmuştur. Büyük gazetenin manşeti şıpınişi çatılıveriyor: “Baba, eski baba değil.”
Değildir ya. Güçsüz, çaresiz, kızının katilini bir türlü yakalatamayan bir babanın neler yaşayabileceğini düşünmek, tartmak bize kalmamış elbet. Medyanın da kışkırtmasıyla kafasının kesilmesi gereken ikinci kurbanı kıstırdık işte. Kızının anısına paraya satan onursuz baba.
Bu şok haberle birlikte araştırmacı gazetecimiz, geleceğin Birand’ı Cüneyt Özdemir de bombasını patlatıverdi.
O, babanın ne mal olduğunu çoktan bilirmiş meğer. Çünkü, kapısına çalıp kendisinden kızının kitabını yazmak için izin istediğinde o baba müsveddesi kalkıp paradan söz etmiş. “Donduk kaldık” diyor Özdemir. Koskoca projesinden vazgeçivermiş.
Bu arada, eksik kalır mı, diğer bir kanaat önderi kahramanımız Fatih Altaylı da ‘artık Münevver’in babası benim’ diye ilan ediveriyordu. Sonuç olarak Süreyya Karabulut’tan babalık payesini söke söke geri aldık. Biz vermiştik ya.
İnsan utanır...
Bu babanın neler yaşamış olabileceğini tahmin etmek çok mu güç geliyor size?
Bu vahşi cinayetin bütün ayrıntılarıyla toplumu erotize etme memuriyetinden vazgeçmeyen medya, şimdi adamın akıl ve ruh sağlığıyla karakterinin sağlamlığını ölçümlüyor. Vardığı sonuç da içler acısı.
Kızının kesik kafasının içine konduğu enstrüman kutusunu bin bir numarayla bulup fotografını basmayı habercilik zanneden; adlı tıbbın otopsi raporlarındaki sperm bulgusundan inanılmaz cümbüş hikâyeleri kurgulayıp okurunu keyiflendirmeye çalışan medyamız, elbette baba olmanın, onurlu bir baba olmanın, yas tutan bir baba olmanın yordamını da biliyor. Hem de gözümüze sokuyor. Bu acısından belki de delirmiş adamı bize ibretlik bir vaka olarak sunuyor.
Münevver’in babasını çekiştirip yeterince sergilediler. Ama, kendini korumayı bilseydi, öyle değil mi?
Dikkat edin! Bu, “Hırsızın hiç mi suçu yok?” gazeteciliğinin bir yansımasıdır.
Besbelli gücünü ta Susurluk’tan bildiğimiz Garipoğlu ailesinin beslemesiyle birden Münevver’in telefon kayıtlarındaki öteki delikanlı gündeme sürülüyor. Niye aradı? Kaç kere aradı? Demek ki Cem de kıskanmış. E delikanlı adamı kıskandırmayacaksın.
Akabinde babanın talep ettiği para gündeme atılıyor.
Artık mağduru da iyice bir didiklemenin zamanı gelmiştir.
Mağduru bir taraf olarak gösterip katiliyle arasında hakemlik yapmaya zorluyorlar bir kez daha bizi.
Mağduriyet dilinin nasıl olması gerektiğini de çoktan öğrenmedik mi? Şiirlerle, hamasi hıçkırıklarla ve gurur geğirtileriyle sahneye çıkarılmayan mağduriyet, hak edilmiş demektir, güce tapan milletimin istiklal çevrelerince.
Çünkü biricik kızınızın kafası kesilmiş bedeni bir çöp tenekesinde bulunmuşsa; zenginliği ve kutsal derin ittifakları nedeniyle dokunulamayan bir ailenin katil oğlu sırra kadem basmış ve bir türlü bulunamıyorsa, aklı başında ve gururlu baba duruşunu sürdürmek zorundasınız. Acınızı empati yoluyla hissedebilmemiz için. Yoksa, Münevver’in katili bulunsun diye oluşturulan sivil gruplardan nümayişli istifalarla karşılaşırsınız. Neden? Çünkü para istediniz. Onurlu olamadınız.
Kızınızın katilini yakalayamıyoruz ama sizden de tiksiniyoruz işte.
Para, yoksulun ağzından çıktığı anda dilencilik olur. Yahudi ortağınızı, trilyonlarca borcunuzu ödememek için öldürtmüş olsanız bile sizden para talep eden bir yoksul karşısında daha onurlu ve güvenilir bir portrenize bakarız.
Şimdi hunhar bir cinayetin bile sarsamadığı kadar sarsılmış olmamız bekleniyor.
Nasılsa sesimizin de gücümüzün de Cerrahlara, Garipoğlulara yetmeyeceğini biliyoruz. Bir kez daha bize kalan, mağdurun tıynetini sorgulamak.
Hemen kutucuklar içinde, telefon bağlantılarıyla yalnız doktorlara değil, bu dengesini kaybetmiş, eski bildiğimiz baba olmaktan çıkmış adam hakkındaki fikir ve hislerini toplumun çeşitli kesimlerinden insanlara soralım. Küçük anketçiklerle kamuoyunun sözde nabzını tutup tutturalım.
Herkesin küçük bir yargıç olduğu toplumsal sahnemizde Karabulut’a cezalardan ceza beğenelim.
Koşullu şefkatimizi bu kızlarını cinayete kurban vermiş aileden çekip alalım.
Çünkü hepimiz yoksul ve gururluyuz. Hepimiz yas tutmanın adabını, acıyla başa çıkabilmenin etiketini iyi biliyoruz.
Aslında galiba mağdurun kafiyesiz sesini hiç sevmiyoruz. Mağdurun boynu bükük, alnı dik haline tahammülümüz var ancak. Hayatta ahlâka dair ne biliyorsak ancak mağdurların üstünden sınayabiliyoruz. Gücümüzün yetmedikleri yargı alanımıza girmiyor. Yakınları devlet tarafından kayıp edilmiş yaşlı ana babalar yıllar boyu her hafta gözümüzün önünde dayak yememiş miydi? Seslerini duyurmaya çalıştıkları için.
Biz o ana babaların da siyasi yatkınlıklarını, dillerini beğenmeyip yedikleri dayakları, gördükleri işkenceleri uzaktan seyretmiştik.
Karabulut da gözümüzden düştü. Garipoğlu’nun suratına yavaş çekimde teklif ettiği paraları fırlatacağına, ondan para talep etti.
Zaten Garipoğlu da ‘mağdur aile biziz’ demiyor muydu? Vallahi haklıymış adam.

Perşembe, Temmuz 16, 2009

Pause' un sırrı çözüldü :)


Hürriyet' in haberine göre Abi ekip otosundan uçmuş ama bu bizim güzel Abimiz olamaz değil mi; bizimki uçmadı deniz yoluyla kaçtı çünkü :)))

Çarşamba, Haziran 10, 2009

The Party

Ne zaman neşesiz olsam şu iki sahne beni katıla katıla güldürmüştür. İşete işete hatta... Kırkbir yıl olmuş arkadaş bu filmin çekileli... Ben hala gülüyorum...
Son bir kaç gündür gördüğüm kadarı ile bazı arkadaşların da gülmeye ihtiyacı var...:)

Buyrun... Önce Filmin başlangıcından ünlü BORAZAN sahnesi.



ve ardından BiRDiE NUM-NUM... :))))))))))))))))))

Perşembe, Haziran 04, 2009

Sinema dili...

Dikkat. Bu yazı Burning Plain adlı filmin İLK YEDİ DAKİKASI ile ilgili spoiler içerir. Yedinci dakikadan sonrası ile ilgili bilgi yoktur. O yüzden rahat rahat okuyabilirsiniz.


Bir sefer şunu söylemeliyim ki, iyi bir film.
Hem Charlize Theron, hem de hâlâ dişiliğinden bir şey kaybetmemiş olan Kim Basinger var.

Filmin konusu aldatma üzerine kurulmuş. Kurulmuş da, ben filmden ziyade, ilk dakikalarında A.W. ile aramızda geçen bir diyaloğu aktarmak istedim size.

Filmin 4. dakikasında durdurup, dedim ki;
"Bak sinema dili böyle bir şey işte. İlk bir dakikayı yazılara ve girişe ayırmış olsalar, yönetmen üç dakika içinde, Charlize'ın umarsız ve intihara meyilli yapısını, bir garip sex ilişkisi olduğunu, bir restaurantta yönetici olduğunu, ilişkisi olduğu adamın da aynı restaurantta aşçı olduğunu ve dışarıda sakallı birisi tarafından takip edildiğini bize anlatıverdi."

Sonra filmi izlemeye devam ettik.

Tam yedinci dakikada öyle bir olay oldu ki;
yüksek sesle "Yönetmen yedinci dakikada Charlize'ın orospu olduğunu da söylemiş oldu." deyiverdim.

A.W.'ın tam da o sırada içmekte olduğu ice-tea burnundan çıkınca, filmi tekrar durdurup, sırtına vurmak zorunda kaldım. Bir daha da filmin sonuna kadar konuşmadım.

Film yazıları yazmıyorum diye, zannetmeyin ki seyretmiyorum. Son film yazımdan bugüne nereden bakarsan bak, ki ben bazen aşağıya inip oradan bakıyorum, yüz (100) film izlemişimdir.

Neyse, hikayenin sahibi ve yönetmen Guillermo Arriaga, Babel ve acaip sevdiğim, izlemeyenlere mutlaka izlemelerini önereceğim 21 Grams filmlerinin de yazarı... (Ege Mavisi düzeltmesi ile.:)) Burning Plain 3 ayrı zaman dilimi içinde, size çaktırmadan ileri geri gidip geliyor. Bir zaman sonra çözüyorsunuz neyin, ne zaman olduğunu. (Vladimir'in kevgirdeki bezelyeleri geldi aklıma.:))
İzleyin derim.

Yedinci dakikada beni hatırlarsınız.:))