duygular etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
duygular etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Çarşamba, Temmuz 06, 2011

Fenerbahçe, Şike ve çifte standart

Türk halkının en büyük özelliklerinden biri her olayı kendine yontacak bir şeyler bulmasıdır.

Bir kaç gündür gündemde baş köşeye oturan, generallerin tutuklanması, yemin krizi gibi çok önemli konuları çoğu kişinin gözünde öteleyen bu olay, kimilerine göre kastî bir zamanlama ile yapıldı, kimilerine göre Fenerbahçe Cumhuriyetini(!) göçertmek adına...

Konuya ilgi duyanlar arasında bir kaç değişik grup var...

1- Bir başka takımdan olup, Fenerbahçe'nin başına gelenlerden keyif alanlar...
2- Bir başka takımdan olup, gerçeklerin ortaya çıkmasını bekleyenler...
3- Fenerbahçe taraftarı olup, yapılanları haksızlık olarak düşünenler...
4- Fenerbahçe taraftarı olup, gerçeklerin ortaya çıkmasını isteyenler...

Ve fakat işin çok tuhaf tarafı, bu grupların içinde hemen hemen hiç kimse "Hadi len, Aziz Yıldırım böyle bir şey yapmamıştır." diyemiyor...

Medyada ilk saatlerde yer alan haberlerde "Aziz Başkan yarın çıkar." dendiği halde, olayın üzerinden uzun bir süre geçmesine karşın, Aziz Başkanın hâlen içeride olması konusunda ise fikir yürüten de yok. Hani neredeyse hiç kimse "Ulen, bir şey yoksa, delil yoksa, Aziz Yıldırım gibi bir adamı içeride bunca zaman nasıl tutabilirler ki?" sorusuna yanıt da veremiyor. Kaldı ki ortalıkta feci delillerin olduğu söyleniyor. Bugün gelen ikinci dalga gözaltılarda, federasyon üyelerini zırt pırt arayan Aziz Başkan için, üyelerin birbirlerini panik halinde arayarak "Ya, senide aradı mı? ne diycez şimdi bu adama?" şeklinde konuşmalarının kayıtlarına ulaşılmasının neden gösterildiği konuşuluyor.

Şimdi üzülen, sıkılan, fanatik Fenerbahçeli dostlarıma iki soru sormak isterim.

1- Bu olay Galatasaray ya da Beşiktaş'ın başına gelseydi tutumunuz ne olurdu? Bu soruda bana değil vicdanınıza cevap veriniz.

2- Aynı olay Ünal Aysal'ın ya da misâl rahmetli Özhan Canaydın'ın başına gelseydi, bugün Aziz Yıldırım için hiç sorulmayan "Yaptı mı gerçekten?" sorusunu sormaz mıydınız? Cevabınız evet ise, klâs olabilmek size bir şey ifade eder mi?

Diğer taraftan olaya kem gözle bakan Fanatik Galatasaray'lı dostlarıma sormak isterim.

1- Aynı olay Adnan Polat'ın ve Galatasaray'ın başına gelse idi, konuya yaklaşımınız bugün Fenerbahçe'ye yaklaşımınız ile aynı mı olurdu? Yoksa bu sefer Fenerlilerin pislik atmalarına vereceğiniz kalitesiz, düzeysiz abuk subuk cevaplar mı verirdiniz?

2- Galatasaray ya da Beşiktaş başkanı hakem odası basan, federasyon başkanını tehdit ettiği açıkça kayıtlara giren, ismi türlü şaibeye karışmış bir kişi olsaydı, Fenerbahçe taraftarı üzerinize gelirken, "Olsun... Suçlu da olsa en büyük başkan bizim başkan..." deme abukluğunu sizler göstermeyecek miydiniz?

Kardeşim...
Otur bir düşün...
Fenerlisi, Cimbomlusu, Kartallısı...
Ne olur, azıcık düşün...
Nalıncı keserini kendine yontmadan...
Kendine ve takımına pay çıkarmadan...
Ön yargısız...
Yargısız infazsız...
Düşün...

Hoş, çoğu fanatiklerin takımı haricinde pek bir şey düşündüğü yok...
Hani memleketin için düşünmüyorsan bile tarafsız olma adına,
gerçeğin ortaya çıkması adına...
Olanları düşün, kişileri gözünün önüne getir, olayları hatırla...

Ama bu arada, 6-0'ı yendiğini unut ey Fenerli...
UEFA'yı, Süper Kupayı aldığını unut ey Cimbomlu...
Başarılarını, tatminlerini bir müddet düşünme bre Beşiktaşlı...

Tarafsız ol...
Tarafsız düşün...

Kim ki yanlış yapmıştır, delil varsa (ki var deniyor) azıcık bekle, sonucu gör...
Sonra hangi takımdan olursan ol,
eğer ki Fenerbahçe'ye bir ceza gelirse,
bundan mutlu olma, bir tekmede sen atma...
Ders çıkart... Çok konuşmadan... Düzey düşürmeden...

Herşey bir yana tarafsız olan, düşünebilen, analiz yapabilen tüm futbolseverleri kutluyor, Fenerbahçe'lide olsa "Gerçek neyse çıksın ortaya!" diyebilen arkadaşlarımı saygı ile selamlıyorum.

Perşembe, Haziran 30, 2011

Civcivler ve kabukları

Bazı civcivlerin çıktıkları kabuğu beğenmemeleri haline hazımsız bünye de denebiliyor.

Bu nankör civcivler genellikle yüzyıllardır çözülememiş olan Tavuk mu Yumurtadan Çıkmış, Yoksa Yumurta mı Tavuktan sorusuna kendi değişken ruh hallerine ve duruma göre yanıt vermektedirler. Oysa aynı soruya Horozun verdiği tek cevap olan "Valla ben kim nerden çıkar bilmem, z.ker geçerim." söylemi, diğer bir söylemle olaya Horoz gözüyle bakabilme yetisi kazanan civcivlerin böyle bir problemi yoktur.
Bu yetiyi kazanamamış civcivler ise, farklı bir çiftliğe gittiklerinde, arkasında bıraktıkları ve aynı kümesten çıkmış kardeş civcivleri tanımamakta, onları aşağılamakta, "ben artık bu vatandaşları tanımıyorum." demekte bir beis görmemektedir.

Bu sorun, kimi zaman kabuğun kötü yapısından kaynaklanabilmektedir de...
O zaman kabuğun kötü taraflarını düzeltebilmek adına, öncelikli olarak o kabuğun henüz iyi bir kabuk olmadığını kabul etmek mantıklı da görünebilir. Ancak, elbirliği ile düzeltmeyi denemek yerine, diğer civcivleri aşağılayarak çıktığı kümesi ve civciv kardeşlerini tanımamak, ruh sağlığı yerinde bir civcivin yapacağı bir eylem değildir.

Aslında o civcivi iyi korumak, onu iyi yetiştirmekle mükellef olan kabuk, kendisinden çıkan erdemsiz civcivi ayıplayabilir. Halbuki onun asli görevi ayıplamak değil, bir daha böyle civcivleri doğurtmamak olmalıdır.

Daha iyi bir kabuk yapılabilmesi elbette mümkündür, bu kabuğu ortaya çıkartmak ise erdemli civcivlerin büyüdüklerinde bir arada kalması, ortak çalışması ile olabilir.

"Yazdım da ne oldu şimdi?" dedim kendi kendime. Baktım baktım, civciv mi büyüyüp kabuğu düzeltecek, kabuk mu güzel civciv üretecek?

Horozun cevabı iyiydi; Ben bilmem valla, yazar geçerim.

Perşembe, Mayıs 19, 2011

Karadeniz'de Tan Vakti

Karadeniz'in hırçın dalgaları
Islatmıştı sarı saçlarını
Hava pusluydu
ve tanyeri ağaracaktı

Samsun limanında bir kaç eski lamba olmasaydı
hissedemezdin o mavi gözlerde, dalgalarla yıkanmış hırçınlığı
ve farkedemezdi kimse, gemi henüz yanaşmamışken
pruvadan iskeleye atlayan çevik ama bir o kadar kararlı bacakları.

Salı, Nisan 26, 2011

Kaybedenler Kulübü

Ölümün olduğu yerde daha ciddi ne olabilir ki?


1999-2000... O yıllar boşluğa düştüğüm, muhtemel orta yaş krizinin en şiddetli vurduğu zamanlardı.
İstanbul'da bir arkadaşımda kalırken, bir gece tesadüfen dinlemiştim radyoda onları.
Çok sevmiştim. Sonra, İzmir'e dönerken arkadaşımdan bu programları kaydedip, kasette biriktirmesini ve bana göndermesini rica etmiştim. Sağolsun, kırmamıştı beni.
İzmir'de Kent FM çıkmıyordu. Ve Kaan Çaydamlı ile Mete Avunduk İstanbul'da haftada üç gece Kent FM'de canlı yayın yapıyorlardı. Programın adı Kaybedenler Kulübü idi...

Bu işi tamamen birbirlerinin sohbetinden keyif aldıkları için, ücret almaksızın yapıyorlardı.
Programın fon müziği Sacred Spirit adlı grubun Yeha Noha şarkısı, tüm program boyunca arkada çalıyor,
Kaan ve Mete sürekli bir şeyler ( ! ) içiyorlar, uzun aralıklarla kimine göre sıkıcı muhabbetler yapıyorlar, sonra kafalarına göre, Beatles'tan, Cem Karaca'dan, Ferdi Özbeğen'den, Leonard Cohen'den bir şarkı çalıyorlar ve yine Yeha Noha'ya dönerek ve içerek (!) muhabbete devam ediyorlardı.

2001'di sanıyorum. Kadıköy'de Karga barı bulup, bir gece Kaan ile tanıştım. Daha doğrusu İzmir'den İstanbul'a sadece Kaan'ı yakından tanımak için gittim.
Kısa sayılabilecek bir sohbetimiz oldu. Sonra bir programında "Haluk Can'dır." demişti. İzmir'den, rakıdan ve balıktan bahsetmişti.
Bu bile yetmişti bana, çünkü ben bu garip adamı çok sevmiştim.

Bir kaç ay önce Kaybedenler Kulübü film yapıldı. Bence olağanüstü. Kiminiz sevmeyebilirsiniz. Dediğim gibi, herkesin kolay sevebileceği, çekebileceği muhabbetler değil bunlar.

Öykünün gerisini, ne yaptıklarını, nasıl yaptıklarını, istemeden nasıl reyting birinciliğini aldıklarını :) aşağıda 4 link halinde bilginize sunuyorum.



Kaybedenler Kulübü Sinema Fragmanı ( Official Trailer )
http://www.youtube.com/watch?v=Rk93mSp8yCc&feature=related



Kaybedenler Kulübü görüntüleri eşliğinde uzun görüntü
http://www.youtube.com/watch?v=gUMLqtnw1jM



Kaybedenler Kulübü Filminin Tamamı
http://hotfile.com/dl/115659852/79580c0/KKulubu.avi.html




Büyük istek üzerine, programı bıraktıktan sonra Kaan ve Mete'nin 10 Nisan 2011'de Dinamo FM'de sabah programı. ( Elbette gece programlarının zevki yok ama olsun, en azından gerçek sesleri ve muhabbetleri hakkında size bir bilgi verebilir.)

http://hotfile.com/dl/115731604/7cec4e9/Kaybedenler_Kulubu-10_Nisan_2011_Dinamo_Ozel.mp3.html



Hepinize iyi günler...
Tabi eğer böyle bir şey mümkünse... :)))

Perşembe, Mart 03, 2011

Oh... yine yazabiliyorum..:)))

Ya olm hastamısınız nesiniz ya? Ne uğraştırıyorsunuz abi bizi bu kadar...

Cuma, Şubat 25, 2011

teker teker...

Ben mecburmuyum hep size s.ktiri boktan haberler verip içinizi karartmaya...
Okumayın isterseniz ama Vildan öldü.
Hikâyedeki adı ile Vuslat...
Üzgünüm ben...

Pazartesi, Ocak 17, 2011

NEFİS BİLSEN

Teklif ediyoruz, TAPDK' nın kararı sonrasında Efes Pilsen birasının markasının "NEFİS BİLSEN" olarak değiştirilmesini öneriyoruz. Spora hizmet ve katkı böyle olur. Ne diye koskoca spor kulübü adını değiştirecekmiş canım! En iyisi bira markası adını değiştirsin!

Pazartesi, Ocak 03, 2011

Saygı Yazısı...

Sevgili Okur,

Hayli uzun bir zamandır bloğu ihmâl ettiğimin farkındayım. Buna rağmen günde 60-70 kişinin düzenli olarak buraya baktığını görmek bir yandan beni mutlu ederken beri yandan düşündürüyor.

Bundan sonra, eğer şartlar değişmezse, eskisi kadar blogla ilgilenebileceğimi sanmıyorum.

Gulteinen'in dediği gibi belki facebook'un hayatımıza girmesi içimizdeki blog yazma dürtüsünü kısmen törpüledi. Günlük bir sürü paylaşımı oradan yapabilmemiz, daha çok insana anında ulaşabilir olmamız blogçuluğu öldürüyor.

Yine de senelerdir burada paylaştıklarımız, arkadaşlıklarımız bâkidir... Ve her birimiz için artı yazmıştır hânelerimize.

Ben "Abi" olarak, eskisi kadar buraya bakamayacağımı deklare ediyor,
en azından "ah be güzel abim be" sayesinde edindiğim bir çok dosta teşekkür ediyorum.
Tek tek isim saymadığım için beni affedin. Zaten sizler kendinizi biliyorsunuz.:)

Site sonsuza dek açık kalacak, burada yazılanlar asla silinmeyecektir. Yazarlar istedikleri zaman yazmakta serbesttirler.

Özellikle Andelib'e bir kez daha destekleri için şükranlarımı gönderiyorum.
Vefâlı okurlara da binlerce kez teşekkür ediyorum.

2011 yılının hepimiz için mutlu bir yıl olmasını temenni ediyor, sağlık ve sihhatle, huzur ve mutlulukla dolu bir yaşam diliyorum.

Saygı ve Sevgiyle.

Abi

Çarşamba, Kasım 24, 2010

Öğretmenlerim ve okulum...

İlk öğretmenim annemdir benim...
Bir Cumhuriyet kadını.
Alttaki resimde ben 5-6 yaşlarında olduğuma göre annemde 21-22 yaşlarını sürüyor olsa gerek...


Daha sonra İstanbul'da Beyazıt Deneme İlkokulunda Nesrin öğretmenim vardı... Alttaki resimde kendisinin yanındaki, kardeşim Tevfik...
Yeşilköy'e taşınmamıza yani ilkokul 1'den ve 5. sınıfa kadar o öğretmişti bana herşeyi...
Cumhuriyet kadınıydı... Yaşadığını sanmıyorum. Allah mekânını cennet etsin...


Daha sonra, ortaokulda İngilizce öğretmenim Sezer hanımı hiç unutmadım... Yazmıştım da daha önce...
Esaslı bir Cumhuriyet kadını... Hâlen görüşüyoruz zaman zaman... Hatta facebook vasıtası ile sık sık...

1973'te İzmir'e döndüğümüzde Karşıyaka Erkek Lisesine gittim.
Bu okulun tüm öğrencileri laik, cumhuriyetçi, çağdaş çocuklardı... Geçen yaz tatilinde önünden geçerken kapısını açık görünce girdim içeri... Yıllarca tırmandığım merdivenlerin ve sınıfımın fotoğrafını çektim.




Bu satırları yazmaya başlarken Nesrin Öğretmenimin olduğu fotoğrafın sol üst köşesinde yalak şeklindeki açık musluklardan su içen iki küçük kız çekti dikkatimi...

Bugünün çocukları, düşe kalka, toz toprak içerisinde oyun oynayamadıklarından,
sokaktan geçen açık turşucu ve dondurmacılardan bir şey alamadıklarından,
fizik olarak yeterli bağışıklığa kavuşamıyorlar...

Ve bugünün çocukları...
düşe kalka, toz toprak içerisinde ilerleyen cumhuriyeti ve bunun nedenlerini,
kendilerine anlatan Cumhuriyet Anneleri ve Öğretmenleri azaldıkça...

... bağışıklık sistemi yavaşça çöke/rtile/n ülkenin nereye doğru gittiğini anlayamıyorlar.

Beni gururlandıran şey ise 7 yaşında yeni okuma yazma öğrenen küçük kızımın odasında tamamı ile kendi kendine iken şiir karalamaya çalışması...



Bu onun karalama defteri... Yan sayfaya da sadece Yahşi Cazibe yazmış yalnız...:)

Cumartesi, Kasım 20, 2010

Hayatın kaç GB?

İlk video kameramı 1990'lı yılların başlarında edinmiştim. Hepsini birden oturup izlemeye kalksanız, belki de günler sürecek görüntüler var hâliyle... İş yerimde, ailem ile, arkadaşlarım ile, köpeğimiz ile ilgili, ayrıca yurt içi, yurt dışı geziler ve mavi yolculukları içeren uzuuuun filmler...
İzlediğimde içinde kaybolduğum hatıralar, zaman zaman gülerek, zaman zaman hüzünle izlediğim, kimi zaman kaybettiğimiz arkadaşlarımızı izlerken gözlerimin dolduğu ama bir sonraki sahnede beni güldüren sekanslar...
Kısacası bir insanın yetişkinlik dönemini anlatan görüntüler...

Sonra ne oldu biliyor musunuz?

Ya da bir başka deyişle neyi farkettim?

Bu 8 mm filmlerin tümünü elden geçirip düzenleyerek dijital ortama geçirdiğimde, 50GB bile tutmadığını gördüm.

52 yaşında, üstelik bayağı hareketli yaşamış bir insana ait tüm görüntülerin aslında bir cep telefonu büyüklüğündeki harici belleğe sığdığını gördüm. Bugün flaş bellek dediğimiz çakmaktan daha küçük bilgi depolarının en büyüğü 36GB'lık... Hani biraz daha sıksalar tüm yaşamımız aslında çük kadar bir kutuya sığacak...

Demek istediğim; ne kadar yaşasan, ne kadar görsen...
...toz zerreleriyiz hepimiz...

Küçük ve kısa...

Çok küçük ve çok kısa yaşam...

Bir flaş belleğe sığacak kadar...

Salı, Kasım 09, 2010

yalnız syrtaki ( συρτάκι )

Bayan okuyucular belki de aşağıdaki satırları okuduklarında azıcık alınacaklardır.
Ama ne yapayım, bu da benim 52 yıllık, üstelik hayli görmüş-geçirmiş (ne demekse artık:) ) ömrümde gözlemlediklerim...

Çok dostum, çok arkadaşım ve çok tanıdığım oldu. Çiftlerden bahsediyorum. Kadın ve erkek...

Bu ikili ilişkilerde dünyevî işlerle daha ilgili olan çok büyük bir çoğunlukla kadındır. Dünyevî derken, giyim, kuşam, magazin, dizi, hava atma, onda var-bende neden yok gibi... (istisnaları ayrı tutarım.)
Oran olarak kadın nüfusunda bu işlerle ilgili olanların oranı, erkek nüfusundakilere göre çok misli ile yoğundur.

Erkeklerin büyük çoğunluğu ise, yıllar geçtikçe sessizleşerek kendi dünyalarına çekilir, ya okur, ya bilmece çözer, bazen dine yönelir. Sonuçta kendince bir şeyler yapar ama giderek yalnızlaşır. Evlatlarından, bir ananın beklediğinden çok daha az şey bekler. Çoğu zaman beklemez bile...
Bu düşünce bana son zamanlarda gelen bir şey değil. Yıllardır çevremdeki çiftleri gözlemlediğimde bunlar çok net görünen şeyler...

Aşağıda sinema eleştirmenlerden çokta iyi not almamış ama son sahnesi itibarı ile beni çok ama fazlayısıyla çok etkileyen eski bir filmin kapanış sahnesini sizlerle paylaşıyorum.

Filmin adı "The Greek Tycoon". Bizde "Akdenizli" adı ile oynamıştı.
Yunanlı armatör Aristotle Onassis'in hayatının anlatıldığı filmde Anthony Quinn ve Jacqueline Bisset oynamışlar, armatör ile Jackie Kennedy'i canlandırmışlardı...

6,5 dakikalık bu final sahnesini seyretmeden önce size söylemem gereken şey, bir sahne önce Onassis'in doktorundan çok az bir ömrü kaldığını öğrenmiş olduğu ve yatına geri döndüğüdür.
Jackie, katılacağı partiler için kendisine elbise seçmekte, gideceği yerleri ve yapacağı alışverişi düşünmektedir. O arada da "Doktor ne dedi?" diye sorar. Onassis "Daha yüz yıl yaşayacakmışım." diye yanıtlar ve onu kendi dünyasına geri gönderir.

Bu yalnız adam, biraz sonra tek başına karaya çıkacak, bir köpek ile sohbet edecek, uzosunu yudumlayıp, kendi sirtakisini yapacaktır.

Bu bir yatta da böyledir, bir gecekonduda da...

Erkekler sirtakilerini hep yalnız oynar...


Çarşamba, Kasım 03, 2010

Tasarruf

Sayın Ahmet Necdet Sezer'in Cumhurbaşkanı olduğu dönemde, Köşk'e tasarruf tedbirleri amacı ile internet bağlantısı alınmadığını biliyor musunuz?

2000-2007 tarihleri arasında Türkiye Cumhuriyeti'nin Cumhurbaşkanının konutunda internet yokmuş. Nedeni; ayda 100 lira meselâ...

Bu konuda yazacağım çok şey olabilir ama ruhum sıkılıyor, içim daralıyor...

Pazar, Ekim 31, 2010

Çiğ olmak...

Bazı etleri pişiremezsiniz...
Ne kadar soslasan, ne kadar marine etsen, ne kadar bekletsen yumuşamaz...
Soğan suyuna da yatırsan, yoğurtta bekletsen, deepfreezede 20 gün tutsan nâfile...

O etin tabiatında vardır çiğ olmak...
Bonfiledir hâlbuki. Kıymetli bir parçasıdır hayvanın. Siz de o ete bir değer vermişsinizdir. Ama ağzınızda döndürürken çiğneyemedikçe, sizi yordukça, verdiğiniz değer ve ödediğiniz bedel için üzülürsünüz...

İşin en kötü tarafı da bonfilenin, bonfile olduğunun farkında olması ama çiğ kaldığını fark edemeyişidir.

Salı, Mayıs 18, 2010

F.A. anısına...

Bu bloğu uzaktan takip eden, bayram ve yılbaşı gibi özel günlerde mutlaka arayan vefakâr bir çocukluk arkadaşımın, İstanbul'da 3 Mart'ta intihar ettiğini öğreneli yaklaşık bir buçuk ay oldu.
"İyi haberlerini oradan alıyorum. Seni izliyorum. İmreniyorum." derdi zaman zaman...

İnsan dertleri içinde boğulan ve en sonunda kendi kafasına sıkma raddesine gelen bir dostunun, bu blogta yazılanları okuduğunda ne düşündüğünü merak ediyor.

Ben burada çok dertli, tasalı şeyler yazmazdım. Daha ziyade hayatın gırgır taraflarını anlatan şeyler karalardım.
Peki dışarıdan bakan bir göz, benim satırlarımı okuduğunda "O-hooo, bir sürü problemini çözmüş bu adam." diye görüyorsa ( ki yanılıyor), onu intihara sürükleyen sebeplerin arasında minicikte olsa burada yazılanların payı olmuyor mu?

Çok sıkıldım bunu düşünerek...

Yazamıyorum.

Cuma, Mart 05, 2010

Dumanlı Kalabalık...




Dumanlı Kalabalık
Dumanlı bir kalabalıktır hayat kimi zaman.
Seyredilense gelip geçen o hayatın ta kendisidir,
Dumanların arasından...
Not: Geleneksel Selçuk Deve güreşlerinin kendinden geçmiş izleyicileri... mangal, rakı, güreş ve develerin müptelaları...

Salı, Ocak 26, 2010

KARŞIYAKA'DA BiR PARKA EROL ATAR ADININ VERİLMESİNİ İSTiiiiYORUZ.

Bizim ilçe birbirine girdi.
Erol Atar var, bir abi.
Bir de Cevat Durak var.
Biri fotoğrafçı, diğeri belediyeci.

Cevat abi, durdu, durdu, "Ben Erol abinin adını bir parka vericem." dedi.
Kendisi, bunun nedenini soran vatandaşlara gönderdiği cevâbî yazısında da belirttiği gibi,
Erol Atar'ı,
kente, ülkeye, insanlığa hizmet etmiş, yaşamında yaptıklarıyla öne çıkmış ve önder olmuş bir kişi olarak niteledi.


Ben de şahsen, Erol Atar'ın yaşamında yaptıklarıyla öne çıktığına inanıyorum.

Ayrıca Osman bey parkının adının değiştirilip Fatih bey parkı olmasını belediyeden hasseten rica ediyorum.

Nitekim, Fatih Ürek'te hem Erol Atar'ın yakın arkadaşıdır hem de insanlığa en az Erol Atar kadar hizmet etmiş, yaptıklarıyla belki daha da öne çıkmıştır. Aslında hangisinin önde hangisinin arkada olduğu o kadar da önemli değildir. Hizmet aşkı ile yanıp tutuşmalarıdır önemli olan.


Ne mutlu Erol Atar'ı kendisine önder edinene...

Ne mutlu size...

Bir dahaki seçimde oyum yine sizindir başkanım.
İskele meydanının adını Kuşum Aydın meydanı olarak değiştirmeye söz verirseniz tabi...

Çarşamba, Ocak 06, 2010

Kürtlere neden ingiliz deniyor?

Onları çok uzun yıllardır tanıyordum.
90'lı yılların başlarında iş ilişkilerimiz daha da yoğunlaştı. Aslen Mardin'liydiler. Hoş, daha öncede Kürt asıllı kardeşlerimle iş ilişkilerim olmuştu. Ama onlar daha ufak tefek işlerdi.

Oysa bu geniş aile ile daha uzun zamandır birlikteydim. Beni sevdiklerini ve saydıklarını bilirdim. Birbirimize yardım ettiğimiz çok zaman olmuştu. Kimi zaman benim onlara iyiliklerim olmuş, kimi zaman da onlar beni kollamışlardı.

Yılın son günü yanlarına uğramak üzere araba kullanırken başka bir kürt tanıdığımı arayarak
"Kürtçe mutlu yıllar nasıl denir?" diye sormuş ve öğrenmiştim.
Amacım, oraya vardığımda onlara bir sürpriz yapmaktı.

Arabayı parkettiğimde, neredeyse çocukluğunu bildiğim İbo geldi yanıma. Tam ben lâfımı söyleyecekken, o komik aksânı ile "Hapi nû yaa..." deyiverdi.
Lan oğlum, bi'gülme geldi bana...
Ben adama Kürtçe konuşmaya çalışırken onun bana ingilizce konuşması olayı bitirdi.
Kürtlere boşuna "İngilizler" denmiyordu, demek ki...

Oysa karnı doyan, ekmeğini kazanan Kürt gerçeği buydu. Ne zaman güneydoğu'daki olayları konuşup fikirlerini sorsam "Alayının a.q." diyorlardı.
"Manyak bunlar, birbirlerini yiyorlar. Ölenlerin hepsi senin, benim çocuklarımız..."

Öpüştük, tokalaştık, sarıştık...

Yanlarından ayrılırken kutladım yeni yıllarını, "Sersala te pîroz be." diyerek

Çarşamba, Aralık 02, 2009

Mehter

Zahter diye bir şey var. Bir çeşit dağ kekiği. Ekmek-zeytinyağı filân, iyi gidiyor.
Fakat bende değişik bir his uyandırıyor bu ot. Ne zaman Zahter adını duysam, yenge sıfatı geliyor aklıma.
Sanki benim bir Nihat amcam varmış, Zahter yengede onun karısı gibi hani.
Ya da misâl Behlül, ikide bir Zahter yengeyi öpsün istiyorum. Ya da ya da Bihter bol bol zahter yesin, sonra Behlül'le kombi pozisyonunda yoğuşarak kanter içinde kalsın.

Size bi'tirafta bulunuciim.
Şu saçma iki satırı yazarken aklıma düştü zahterden Bihter.
Fekat,
Bihter'in Aşk-ı Memnu dizisindeki kadın mı yoksa erkek mi olduğundan emin değildim iki dakika öncesine kadar. Yani bir ürün var orada B.B. markalı ama hangisi Birijit hangisi Bardo, unutuyordum.
Gugıl'a yazdım "Bihter" diye. Daha ilk dört harfte otomatik tamamlama "Bihter sevişme sahnesi"ni buldu. Meraklanıp tıkladım.
Arkadaş 4,5 dakikalık sevişme sahnesi değme filmde yoktur be.
Bayağı bi Mehter var o sahnede.
İki ileri, bi'geri...
Kan, ter ve Bihter.

Artık öyle bir aklıma kazıdım ki, daha da unutmam.
Yenge olan Bihter.
Baharat olan Zahter.

Salı, Kasım 17, 2009

Pinti Kıl...

Yapı işlerine kredi veren bir bankanın neredeyse otuz yıllık müşterisiyim. Zaman zaman sinirlendiğim olmuştur ama hiç biri bu denli olmamıştı. Ve hiçbirisi ile de bu kadar uğraşmamıştım.

Eylül'ün 20'sinde çok uzun zamandır kullanmadığım ve sıfır bakiye seyreden Euro hesabıma para yatırdım. Ertesi gün, 5,71 euronun haberim olmadan çekildiğini, açıklama kısmına ise Ocak-Haziran 2009 hesap işletim ücreti yazıldığını gördüm. Yıllardır hesaplarımdan hesap işletim ücreti alınıyordu. Ben de buna hiç itiraz etmemiştim. Ancak kullanılmayan bir hesap için, üstelikte paranın yatırıldığı tarihten 10 ay öncesine ait ne parasıydı bu, anlamamıştım. Hesap işlememişti ki, hesap işletim ücreti olsundu.

Önce bankamı aradım, kısaca bana bunun genel müdürlük talimatı olduğunu, ellerinden gelen bir şey olmadığını söylediler.
Sonra 444 0 4..'ü arayıp, karşıma çıkan delüğanlüye olayı anlattım. Ve sordum.
-Bu konuşmamız banda alınıyor, değil mi?
-Evet efendim.
-Ben bu parayı, eski hesabıma değil de, yeni bir hesap açtırarak oraya yatırsaydım, bu parayı benden alabilir miydiniz?
-Hayır efendim.
-Peki siz paranızı eski hesaba mı yatırırsınız yoksa yeni bir hesap mı açtırırsınz?
-I-ııgg..
-Bu paranın tarafıma iadesini istiyorum.
-Şikayetiniz dikkate alınacaktır efendim.

Bu konuşmadan bir hafta sonra hesaba iade edilen bir şey görmediğim için 4.. 0 444'ü bir kez daha arayarak 5,71 euromun akibetini sorduğumda, genel müdürlükten şubeye talimat verildiğini, paramın iadesinin artık şubenin inisiyatifinde olduğunu söylediler. Teşekkür ederek şubeyi aradım.
Oradaki kızların hemen hepsini adları ile tanırım. Onlar da beni bilirler. Üst katta adını bilmediğim bir abla bakıyormuş bu işe... Nalan'mışmışmış. Bağladılar.
Olayı anlattım. "Evet, bilgim var H. bey. Ben konuyla ilgili olarak en geç yarın dönücem size." dedi.
3 gün geçti. Ses yok.
Aradım, "Nalan hanım, ne oldu benim beş yurom?"
"Özür dilerim, H. bey. Ben yarın arayayım sizi. İlgilenemedim."

3 gün daha geçti. Yine tık yok.
"Alo, Nalan hanım. Yine aramadınız. Ne oldu?"
"H.bey, çok üzgünüm. Çok işim var. Teftiş var, müfettiş var başımızda. İlgilenemedim. Söz veriyorum. En geç yarın arayacağım sizi."

3 gün sonra.
"Serpil Hanım iyi günler. Ben H. Bakın kaç yıllık hukuğumuz var sizinle. Bir 5 yuro meselesi var. Taktım ben bu işe. Nalan hanım defalardır beni arayacağını söylemesine rağmen aramıyor. Şu konuyla siz ilgilenirmisiniz lütfen?"
"Tabi H. Bey, ben kendisinle mutlaka konuşarak konuyu hatırlatacağım. Arayacaktır."

Bir hafta sonra,
444 0 .44
-Alo. Ben H. Size bir şikayetim vardı ve konu artık şubenizin inisiyatifinde demiştiniz. Üzerinden neredeyse 3 hafta geçmesine rağmen beni oyalayarak aramıyorlar. Özellikle Nalan hanım bunu yapıyor. Kendisinden şikayetçiyim. Yazılı şikayeti nereye yapmam gerekiyor?
-Biz size dönücez, H. bey.

10 dakika sonra.
-Alo, H. bey, ben Nalan... Bu sizin hesap işletim ücreti konusunu inceledik, maalesef onu size geri ödeyemiyoruz. Bu uygulamamız gereken standart prosedür. O hesap orada durdukça işlese de işlemese de biz o parayı sizden tahsil edebiliriz.
-Bakın Nalan hanım. Telefon görüşmeleri sadece sizde kayıda alınmıyor. Bizde de gerek 444'lü numaralarınız gerekse bankanızla yaptığımız tüm görüşmeler kayıda giriyor. Şu an sizinle yaptığımız da dahil olmak üzere...
Siz "Biz bunu geriye dönükte alabiliriz." derken, misal, benim hesabım eğer 2005'ten bugüne kadar durmuşsa, 2005/1 - 2005/2 - 2006/1 - 2006/2 - 2007/1 - 2007/2 - 2008/1 - 2008/2 ve 2009/1 dönemleri hesap işletim ücreti adı altında 50 küsur yuroyu benim hesabımdan çekme olasılığınızdan bahsediyorsunuz. Bu beş yuro hiç dert değil. 1000 lira harcarım, 2000 lira harcarım, bana bunu yapan bankanızı ve haftalardır beni oyalayan sizi mahkemeye veririm.
-Eeee, H. bey. Biz konuyu bir daha inceleyerek yarın dönelim size...

5 gün sonra.
Benden iki sayfalık bir fax. İki adet eki ile birlikte.
Banka şubeme ve 444 0 4.4'ün müşteri şikayetleri bölümüne.

Öyle böyle değil ama hazırladığım yazı...
Tüketici sorunları hakem heyeti başkanlığı ve T.C. Asliye Hukuk mahkemelerinin verdiği örnek kararlarla birlikte...

Faxı göndermemden 10 dakika sonra.
-Alo H. Bey. Ben Nalan. Çok özür dilerim. Sizi arayamadım da. Euro iadenizi bir kaç gün içinde yapacağız. Hani bilgilenesiniz diye aradım.

Bugün iade yapmışlar. Nasıl ama?
İşim vardı, uğradım bankaya... Eskiden beni seven kızların artık arkamdan neler konuştuğunu tahmin edebiliyorum.
"Aha geldi bizim pinti kıl..."


Bu bankanın KOBİ destek kredisi var. Küçük Osman'ın Büyük İşi olsun hesabına...

Gıcık kaptım. Almıcam.





Salı, Kasım 10, 2009

10 Kasım

Bu sabah 9.05'te duyduğum uzun siren ve korna sesleri üzerine balkona yöneldiğimde, A.W. ve Lina'nın yanyana hazırolda, hareketsiz durduklarını gördüm. Yanlarına gittiğimde tüm trafiğin, gemilerde dahil durduğunu, şehri saran büyük gürültünün ardında aslında kocaman bir sessizlik olduğunu farkettim.

İzmir'de yaşamaktan mutlu olduğumu düşünürken, A.W., çok düzgün seçilmiş kelimeler ile Lina'ya Mustafa Kemal'i anlatıyordu.

Rahat Uyu Büyük Ata'm.

Rahat Uyu Büyük Adam...