0-JUBY etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
0-JUBY etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Çarşamba, Ağustos 12, 2009

İstanbul Meyhaneleri...

Bir iki aydır, meyhane kültürü hakkında kitaplar okuyorum. Baktım epeyce şey öğrenmişim, oturup bunların bir özetini çıkardım. Şimdi bunu burada yazacak değilim çünkü 22 sayfalık bir özet oldu, yeri ve vakti işgal etmenin lüzumu yok ama isteyenlere seve seve yollarım. Size yazıdan bir kaç küçük örnek;

Meyhanelerde şaraplar genellikle büyük fıçılarda bulundurulurken, küplü meyhanelerde şarap ve rakılar için özel küpler kullanılırdı. Raviler rivayet ederler ki, şarap küplerinin üzerinde üzüm salkımı, rakı küplerinin üzerindeyse aslan kabartması bulunurdu ve rakıya “aslan sütü” denmesinin nedeni buydu.

Gedikli meyhaneler bir ustanın idaresinde işletilir, bu ustaya “meyhaneci ustası” denilirdi. Zamanla bu ustalara İtalyanca “sakallı ihtiyar” anlamına gelen “barba” denmeye başlandı. Barbalar, kalendermeşrep, hoşgörülü, bununla birlikte gerektiğinde otoriter ve sert kişilerdi.

Kanuni zamanında İstanbul’da bulunan Avrupalı bir yabancı tanık olduğu ve ona ilginç gelen bir olayı bize aktarmaktadır. Onu anlattığına göre bir Türk’le meyhaneye giderler. Demlenmeye henüz başlamışlardır ki kapıdan içeriye kikirik bir Türk bağırıp çağırarak girer. Bağırmayı tezgah başında da sürdüren Türk, sürekli olarak şöyle haykırmaktadır:
“Ey ruh, çekil git bedenimden! Ey ruh, çabuk çık git buradan!”
Bağırtılar sürüp gidince yabancı, adamın neden bağırdığını sorar ve arkadaşından şu yanıtı alır:
“Adam az sonra içeceği içkiyle kirleneceğini biliyor ve ruhunu kirden koruyup yalnızca sonunda toprak olacak bedeninin kirlenmesini sağlamak için ruhunu kovuyor. Ruhunun uzaklaştığına inanınca susup içkiye yumulacak ve sonra uslu uslu çekip gidecek!”

Reşat Ekrem Koçu, “Osmanlı Tarihinde Yasaklar” adlı kitabının 24. sayfasında, eski zamanlardan kalma şu fıkrayı anlatır:Akşamcının biri meyhaneden evinin kapısına dek gelse de tokmağı vuracak gücü kalmadığından kapı önünde sızıp kalmış. O sırada devriye oradan geçmiş. Bir yeniçeri çorbacısı (kolluk subayı) sarhoşu dürtüp;
“Kalk be adam, yürü kapıya! (karakola) deyince sarhoş kahkahayı basmış;
“Gözümün nuru ağam, o kadar gücüm olaydı evimin kapısını çalardım, o kapıdan girerdim!” demiş.

Perşembe, Temmuz 16, 2009

Sıfır - Üç Adamları

Saatsız bir sabahçı kahvesinde saati soruyorlar,
Saat görmemiş ellerimizle üçü gösteriyoruz.
Ak saçlı bir adam sabahımızı kutluyor,
Tek dişli ağzıyla.

Seni oralarda bulur gibi oluyoruz,
Ama aramıyoruz.
Yarın diyoruz sıfır üçte,
Yarın bakalım diyoruz.

Biz yarınsız olduğumuzu adımızca biliyoruz,
Yani sen yoksun.
Belki de
Yani sen varsın demek istiyoruz.

Yani biz sıfır üç adamıyız,
Ölmecesine.
Yani yaşayıp gidiyoruz.



Not : Galiba saat sıfır üçtü, yanında da bir duble haysiyetli rakı vardı .

Çarşamba, Temmuz 08, 2009

Koku...


Bilmiyorum bazen size de olur mu? Bir yere girersiniz, burnunuza bir koku çalınılır. Bir anda alır sizi hiç tahmin etmeyeceğiniz bir yere götürür. Bilinçaltınızın bir yerine saklanmış adresi bulur çıkartır ortaya. Unutulmuş ya da unuttuğunuz sandığınız eski aşkınızı, ilkokul günlerinizi, yatılı okul yemekhanesini ya da bambaşka bir şeyi karşınızda bulursunuz. Benim böyle kokularım var, beni alıp götüren. Hadi sizde en az iki tane söylesenize…

Cuma, Temmuz 03, 2009

Nazım ve Metin...

İki kişiyi hatırladım bu akşam. İlki Nazım. Bilenler bilir Nazım ustanın yeri bende bambaşkadır. Hani bıraksanız saatlerce konuşabilirim onun hakkında. Gecenin bu saatinde içimden onu anmak geldi. Yok yok siyasi yönüyle değil, aşkları ve hemen aklıma gelen bir şiiri ile;

İstanbul'dayken Jöntürklerin Tanin Gazetesi yazarlarından birinin kızına aşık olmuştu. Ve Nazım bir kez aşık olmaya görsün, gözü hiçbir şey görmezdi. Sevmek onun için insan olmak demekti. Sevmek, birbirinin gözüne bakmak değil, aynı yöne bakmaktı. Nihayet Nazım Hikmet için sevmek yaratmak demekti:

“Benden sorulur oldu
dünyanın hali artık
İnsan ve toprak,
karanlık ve aydınlık.
Anladın ya,işim başımdan aşkın,
beni lafa tutma gülüm
ben sana aşık olmakla meşgulum.”

Ve tabi Metin Altıok, ne diyebilirim ki tam da bugün saçma sapan bir yangına kurban verdik.
Bir kabuk içinde
Birbirinden ayrılmaz
(:)
Aşk ve acı yüreğimde
İkiz badem içidir.

Çarşamba, Temmuz 01, 2009

Sokak Kedisi...

Daha öncede dedim ya; Bunlar hep gece yarıları oluyor – yirmi dörtlerde, Susuk bir yalnızlığım oluyor – anasonlu, işte o vakit kendimle buluşmaya gidiyorum. Hiçte hoş bir buluşma olmuyor doğrusu, bulmayı umduğumla bulduğum birbirleriyle hiç örtüşmüyorlar. Aslında Özdemir Asaf beni ikaz etmişti ama ben onu ciddiye almamışım. Demişti ki;

Dün sabaha karşı kendimle konuştum.
Ben hep kendime çıkan bir yokuştum.
Yokuşun başında bir düşman vardı
Onu vurmaya gittim kendimle vuruştum...
Aslında niyetim kendimi bulup hemen geri dönmekti. Ama olmadı. Karşımdaki ondan hoşlanmadığımı anlayınca otur dedi, oturda konuşalım. Sen bugüne kadar” aradığına” değil de “kolay bulacağın yerdeki şeylere” bakmışsın. Sonra da kolay yerde bulduklarına, tamam işte zaten bunları arıyordum deyip, gözlerinin içine baka baka kendini kandırmışsın. Yeni deneyimleri göze almamışsın.


İşte burada isyan ettim, çünkü benim yontum hiç bitmedi, bindiğim tren çöl kenarından geçti, ben yüzeyime kum motifleri işledim, aynı tren deniz kenarından geçti, ben yaptıklarımın hepsini sildim dalgalar daha keyifliymiş dedim. Ama beni rahat bırakmadınız ki, herkes bir şeyler söyledi gün geldi isyankâr olmamı istediniz, başka bir gün itaatkâr. Kimi zaman girişimi ele al dediler, sonra boş ver, uyum uğruna boyun eğ dediler. Bir tarafta içgüdüsel isteklerim, diğer yanda toplumsal varlık olarak benden beklentiler. Beklentileri gerçekleştirmeye çalışan özgür insan, çok komik değil mi?

Ama çok sıkıldım ben böyle yaşamaktan, bana hesap soranı çektim daha da yakınıma, dinle bak dedim, şimdi sana ne yapmak istediğimi söyleyeceğim;

Okulları kırmak, oyunlarda mızıklamak, sonu belli masallara burun kıvırmak istiyorum. Avutmalara rest çekip, baş okşamalara sivri dille cevap vermek, nasihatlere nanik yapıp, kanayan dizime boş vermek istiyorum. Tüm haksızlıklara karşı iki ayaklı bir protesto bayrağı olmak, boyalı lolipopları yere atmak, eleştirel aklın kapı zillerini çalıp çalıp kaçmak geliyor içimden. Bitmedi; Karanlık pencere camlarına taş atmak, yağmurlu yolun sonunda varlığını bildiğin bayram yerine koşmak, hani şu camdan bakan Arap kızının mahcup, mütevazı ama aydınlık hayalini yakalamak istiyorum.

Ama izin vermiyorlar, Beni, annesinin uslu, munis çocuğu; beni içine kapanık, beni mistik, beni edilgen, beni kasabın kedisi olarak tanımlıyorlar, yaldızlı süslü sözlerle aldatıyorlar. Oysa ben bedeninde yüzyılların kavgalarından yadigâr yaralar, değişime uyumlu, zaman denilen farenin peşinde bir canavar, ehlileşmeyen bir akıl, her an köşeden çıkıp gelecek tehlikeye refleks, ben kuşkucu, ben soğuk gecelerin parlayan gözleri, ben bulduğunu paylaşan, paylaştığını bulmak için savaşan, ben ışığa ve güneşe sonsuz bir inanç, ben tüylerinde yaşam, gerçek ve cesaret kokan sokak kedisi olmak istiyorum.

Salı, Haziran 23, 2009

Narteks

Ege'yi seviyorum neden biliyor musunuz çünkü Ege’de laf bitmez, buralarda varolmanın, insan olmanın keyfi başkadır doğrusu. Her dağ bir tanrıçanın, her tepe bir tanrının evidir. Tanrıların mekanı Ege’de her su kaynağının perisi, her akarsuyun koruyucusu vardır. Özetle doğa; doğanın her parçası, bir şeyler katmıştır biz ölümlülerin yaşamına. Tıpkı narteksle olduğu gibi... Narteks bir kez yakıldı mı, ucundaki ateşi gün boyu muhafaza eden Ege’ye özgü bir bitkidir. Eskiler sabah evden çıkıp, hayvanlarını tarlaya götürürlerken ellerindeki dalı hem baston niyetine kullanır hem de ansızın soğuk indiğinde ısınmak, ya da gecenin karanlığı çöktüğünde aydınlanmak için onun ucundaki ateşten yararlanırlardı. Onun için Ege’de hemen her evin bahçesinde bir narteks ağacı dikiliydi. Onu Miletos’ta, Priene’de, Menderes Magnesia’ında ya da Efes’te veya Teos’ta dolaşırken baharda yeşil yaprakları, yazlarıysa sarı çiçekleriyle görürsünüz. İyonya’nın gecelerini narteks aydınlatır. Belki de, bilim ve sanat adına ne varsa, hepsinin, İyonya’da yeşermesinin nedenlerinden biri de nartekstir. Söylenceye göre, insanlar gecenin karanlığından ve soğuğundan kurtulmak için güneşe ateş almaya gittiklerinde yanlarında narteks vardı ve ateş dünyaya bu ağacın dalıyla taşındı...

Pazar, Haziran 21, 2009

Alaçatı günleri...

Olay 20 Haziran 2009 da Alaçatı pazarında gerçekleşti. Elimde alınacaklar listesi pazara gittim, bu alışverişler benim için bir tür ritüele dönüşmüştür çünkü 3 yıldır Alaçatı’da yaşıyorum ve artık neredeyse satıcıların tamamını onlarla çay içip sohbet edecek kadar tanıyorum. Her biri ayrı renk, ayrı hikâye. Neyse listem kolaydı; Marul(1), Dereotu(2), Maydanoz(1), Roka (3). Tek kaprisim var bu listede, Roka mutlaka ikinci mahsul olacak, çünkü onlar daha acı ve baharatlı oluyor. Nerede bulacağımı gayet iyi biliyorum ya, doğru o tezgâha.
Hoş geldin, beş gittin,
dur sana çay söylüyorum, geçen hafta yoktun.
Makedonya’daydım teyze, bir gün sana anlatacağım.
Prilep, benim memleket, gördün mü oraları?
Gördüm üstelik bir dolu fotoğraf çektim sana söz haftaya onlarla geleceğim.
Bu şekilde süren sohbeti, oldukça ince ve ay inanmıyorummmm frekansından konuşan bir ses böldü. Teyze bunlar kaça diye sordu. Bizimki de dur buradan görmüyorum, o saksılar boy boy gelip bakayım diye cevap verdi ve tezgâhın önüne doğru geçti.
İki kişiydiler, ikisi de solaryum yanığı, erkeğin üzerinde dar beyaz gömlek, saçlar bol jöleli, kolye, deri bilezik tabi ki güneş gözlüğü, kız tarafı sarışın, yüksek topuklu ayakkabılar, dar kot, A&F tişört (çakma mı orijinal mi anlamadım )
Sahne tezgâhın önü. Kız soruyor, teyze cevaplıyor;
- İşte bu teyze, kaça bunlar?
- Beş lira kızım.
- Peki, nedir bu? (Buradan anlayacağınız gibi, soruyoruz ama ne olduğunu bilmiyoruz)
- Reyhan.
- Ne işe yarar?
- Yemeklere koyarlar.
- ???
- Makarnalara katıyorlar, güzel olur koku verir.
- (Yüz ifadesinden sanırsınız ki yer çekimi kanununu buldu) Evet İsmailllll hatırladım Paper Moon da yediğimiz makarnanın sosunda vardı bundan, demek bu onun CANLISI.
Ah be güzel ablam be diyeceğim ama durdum çünkü bu kulaklar geçen sene asma fidanını göstererek yanındaki kadına – bak sen üzüm ağacı istiyordun, alalım mı bunları- diyenleri de duydu…


* * * *

Abi'den özel Not:

Az evvel alttaki şarkıyı yayımlamak üzereyken sevgili Juby'nin bu yazısı çıkınca, yazının önüne geçmemek için Manowar'ın Babalar günü için çeşitli dillerde seslendirdiği şarkının Türkçe versiyonunu buraya eklemeye karar verdim...

Juby, kızmadın di mi?

Babalar günü kutlu olsun herkese...



Cuma, Haziran 19, 2009

Ama...



Bu sokaklar seni tanımasa da olur
Bu insanlar seni görmese de olur.
Sen onları bilmezsen
Olan sana olur...


Çarşamba, Haziran 17, 2009

Sabah sabah aklıma düştü...

Aşkınızla vicdanınız arasına sıkışsanız hangisini tercih ederdiniz?

Salı, Haziran 16, 2009

Ego...

Dinle dedi; ego aklına gelebilecek, tahmin edebileceğin en kötü güven dolandırıcısıdır. Çünkü onu göremezsin. En büyük ve tek numarası nedir bilir misin? "Ben senim"dir der. En büyük sorunun ise egonun bakacağın en son yerde saklanmasıdır. Yani kendi içinde. Düşüncelerini, seninkiymiş gibi saklar. Onun duyguları, senin duygularınmış gibi. Onu sen zannedersin. İnsanların egolarını koruma ihtiyacı sınır tanımaz. Ego kendini korumak için yalan söyler, hırsızlık yapar, adam öldürür, ne gerekirse yapar. İnsan hapiste olduğunu bilmez. Bir ego olduğunu bilemezsin. Aradaki farkın ne olduğunu da bilemezsin. Başta zihin için kabullenmesi zordur. Kendinden öte, daha değerli içindeki gerçeği daha iyi ayırteden bir şey olduğunu kabullenmen çok zordur. Ego şeytandır ve tabi kimse egonun ne kadar zeki olduğunu anlayamaz ya da anlamak işine gelmez. Çünkü şeytanı başkasını rahatça suçlayabilmek için sen yarattın. Bu hayali dış düşmanı yaratırken genelde kendin için bir düşman yaratırsın, sonra o ego için gerçek tehlike olur. Aslında onu da ego yaratmıştır. Kafandaki ses ne derse desin dış düşman diye bir şey yoktur. Düşmana dair tüm fikirlerin, egonun düşman olarak yansımasıdır. Bu bağlamda dış düşmanların hepsinin sen tarafından yaratıldığını görürsün. En büyük düşman kendi fikirlerin, kendi cehalatin, kendi egondur.
Kanter içinde uyandım. Nasıl bir rüya bu diye düşünürken, yatağımın kenarına düşen kitabı gördüm. MACHAVELLİ. Okurken uyuyakaldığım yerde aynen şu yazıyordu; Savaştan kaçmak yoktur, sadece düşmana karşı avantaj sağlayana kadar ertelemek vardır.

Cuma, Haziran 12, 2009

Ayna

Dün akşam epeyce geç saatte geldim eve, malum NBA maçları falan var, derdim bir an önce yatmak, hafta başından beri gün aşırı 4 te kalkıyorum Hido'nun uğruna. Hafiften hayali fener görüntüsüne bürünmeye başladım. Dişlerimi fırçalarken birden fark ettim, ne kadar uzun süredir aynada kendime bakmadığıma, bir süre kendimle göz göze kaldım. Şimdi bu şartlarda normal bir insanın aklından geçenler – yahu yıllar ne çabuk geçiyor, ne hale geldik, yaşlanıyoruz galiba – olmalıyken inanmayacaksınız benim aklıma şair Neşati'nin bir gazelinin son iki cümlesi geldi.

“Ettik o kadar ref-i ta'ayyün ki Neşati
Ayine-i pür tab-ı mücellada nihanız.”

Yuh dedim saatin 2 sinde; Neşati. Neyse aklıma düştü ya, açıklamasını da yapalım bu cümlelerin. Üstad diyor ki; Aşikarlığı o kadar red ettik ki, ruhumuzu hapseden cisim aleminden kurtulup, öyle görünmez olduk ki; aynanın parlak sathında saklı kaldık. Malum tasavvufta görünmek cismin özelliğidir. Cisim ise özü, hakikati, ruhu, aslolanı kapatır ve hapseder. Ruh ancak aşk yoluyla cisminden kendini kurtarır ve arınır. Aşk ve Ayna. Şimdi aşk hakkında laflasam, kurtaramayacağım kendimi iyisimi aynadan devam edelim.

Aynayı ayna yapan”sır”rıdır. Sır olmasa ayna basit bir cama dönüşecektir. Sadece görüntümüz girebiliyor aynaya ve biz giremediğimiz boyuttan bilgileri görüntümüz aracılığı ile ediniriz. Yani hakiki olanı değil, yansıyan sureti tanırız. Peki suret aslı ne kadar yansıtır? Bu bilinemeyecek elbette ama aynaya bakarak bunu değerlendirirsek aynanın kendine has oyunları olduğunu fark ederiz. Örneğin aynadaki görüntümüz bize benzer bir “öteki”dir. Çünkü aynada “kurmaca” vardır...

İlk ayna belkide Ovidius'un anlattığı Narcissus öyküsünde belirir. O gördüğü imgeye aşık olmuştur. Peki o kimi görmüştür, onu bilebilir mi? Öykünün tamamını göz önünde bulundurursak ayna kavuşmak ile hiçbir zaman kavuşamamayı simgeler aynı anda...

Oscar Wilde bu öyküyü söyle anlatmayı tercih etmiştir. Özetle; Narcissus'un ölümüne üzülen kır çiçekleri ağlayabilmek için nehirden su damlaları ister. Nehir, “benim suyum buna yetmez ki” deyince, kır çiçekleri Narcissus'un güzelliğini anlatmaya başlarlar. Nehir “güzel miydi bilemiyorum çünkü sularıma eğildiğinde onun gözlerinde yansıyan nehre vurgundum ben” der. Belki görüntü de kendi gerçeğini aramaktadır. Bu bakılan yön ve bakılan “şey” e göre değişir demek ki...

Aragon da, Elsa'nın gözlerinde ancak kendini görebildiğini söyler, onun yokluğunda aynasını yitirmiş olduğundan bahseder. Artık darmadağınık kalmıştır. Ne ve kim olduğunu bilememektedir.

İlhan Berk için gökyüzü, kendisine tutulan bir aynadır. Zaten doğa bütünüyle insanın önüne serilen bir ayna değil midir? Peki neyi yansıtır? Evreni, hakikati, olan biteninin arkasındakini, kendini, görebildiğini velhasıl neye bakmasını biliyorsanız onu, neyi arıyorsanız onu, neyi özlüyorsanız onu, neden korkuyorsanız onu.

Ayna en hafif ifade ile kendinin farkına olmak. Birkaç adım daha gidersek birey olmak demektir. Yani asıl yalnızlık demektir. İstersek görüntüdeki beğenmediğimiz taraflarımızı adım adım değiştirebiliriz, değiştiremesek bile beğenmediğimiz şeyin farkına varırız, farkına varmasak bile değerlendirme yaparız, değerlendirme yapmasak bile baka baka öğreniriz. Tüm bunlardan sonra her geçen saniye başka biri olarak bakar, her geçen saniye başka biri olarak görüntümüzü görürüz.

Bu kısa sürede aklıma gelenler bunlar oldu artık aynanın önünden ayrılıp yatmak istiyorum. Çünkü sabaha karşı maç için kalkacağım. Daha önce dediğim gibi bugünlerde böyleyim...

Çarşamba, Haziran 10, 2009

Özgürlük

Sustu, sustu şimdi çenesi düştü diyeceksiniz.
Yazmayı sevmem. Ne yazarım ne konuşurum. Ben susarım, saklarım ama bugünlerde yazasım var.
Bu ruh halim geçsin, size söz yine suskunlar sınıfının en çalışkan öğrencisi olacağım.
Size Jorge Semprún’dan söz etmek istiyorum.
İnsanlık tarihinin en büyük ayıplarından biri olan II. Dünya savaşında yirmili yaşlarını sürmekteydi Semprún. İspanyol olmasına karşın, Fransa’da direnişçilerle birlik olup Nazilere karşı mücadele etti, savaş sonrası İspanya’sında bu kez onu General Franco’nun diktatörlük rejimine karşı direnirken gördük. Niye yapıyordu bunları?
Tabi ki özgürlük için; önce ülkesinin, sonrasında ülkesinde yaşayan insanların ve giderek tüm insanlığın özgürlüğü ve mutluluğu için. Seksenli yılların sonuna geldiğimizde o artık özgür ülkesinin Kültür Bakanıydı.
II. Dünya Savaşında Nazilere esir düşen Jorge Semprún, yıllar sonra anı-roman olarak yazdığı kitabında (Ölüme Yolculuk) o günlerden şöyle bahsedecekti;
Auxerre’de cezaevinde savaş esiridir. Nöbetçi Nazi Askeri, özür diler gibi, nezaketle sorar ona “Niçin tutuklandınız, niçin buradasınız?”
Aralarında geçen, Semprún’un tanımlamasına göre, başı sonu belirsiz sağır diyalogudur. Semprún daha sonra yalnız kalınca bu durumu enine boyuna irdeler;
“…aslında o soruyu benim sormam gerekirdi: Niçin buradasınız? Çünkü benim durumum ayrıcalıklı. Ona göre daha ayrıcalıklı durumdayım. Asıl soru sorması gereken biri varsa o da benim. Çünkü şu 1943 yılında bizleri birleştiren ortak bir tarihsel öz var: ÖZGÜRLÜK. Bu özgürlüğe katıldığımız, onu kendimizle özdeşleştirdiğimiz oranda, belki hiçbir ortak yanı olmayan bizler birbirimize benzemeye başlıyoruz. Söz konusu özgürlük kavgasına katıldığımız ölçüde tutuklanıyoruz. Demek ki asıl sorgulamamız gereken tutukluluk durumumuz ya da cezaevi koşulları değil. Özgürlüğümüz. Neticede özgür olduğum için hapisteyim, hapisteyim çünkü özgürlüğümü gerçekleştirmek, onu üstlenmek istedim. Alman askeri ise o “Niçin buradasınız?” sorusuna ancak bir tek yanıt verebilir. Başka yerde olmadığı için burada; çünkü başka yerde olma gereği duymadı. Kısacası o benim gibi özgür değil.”
Nazım Usta’da aynı fikirde olsa gerek. Adeta herkes adına konuşur şu iki dizesi ile;
“ mesele esir düşmekte değil
teslim olmamakta bütün mesele...”
Bugünlerde böyleyim işte...

Salı, Haziran 09, 2009

KÖREBE...

Bunlar hep geceyarıları oluyor - yirmidörtlerde
Susuk bir yalnızlığım oluyor - anasonlu
Sen aslında yoksun ama gözlerin var
Gözlerinin buruk seslenişi var yol ağızlarında

Bu kentler senden öncede böyle miydi?
Böyle çıtkırıldım böyle korkak
Sonra bütün ışıkları söndürmek içten değil
Ellerini ayaklarını mesela - yani seni - içten değil
Biz nasıl olsa hiçiz biliyorsun - olan çiçeklere oluyor
Biliyorsun bir yumduk mu gözlerimizi açmamasına
Olan gökyüzüne oluyor - kahrımıza yetmiyor maviliği

Ya da ellerini sallama rıhtımlarda
Dudaklarını ısırıp ısırıp ağlama, yenileceğim
Üstelik son yenilgim olacak haberin olsun
Bu bir kaçış değil - bir kurtuluş hiç değil
Belki de bir arayış körebemsi yaşantımda

İyisimi indir perdelerini - bir başımıza çoğalalım...

Pazartesi, Ağustos 18, 2008

İngiliz GQ Dergisi'nin İstanbul Yazısı..

At Avrat Reina!

2010 Avrupa kültür başkenti seçilen İstanbul için 'kültür başkenti İstanbul Avrupalı bile değil' diyen İngiliz GQ dergisinden A. A Gill bakınız daha neler demiş;
Şehirde cazdan metale ve alaturkaya kadar her türlü müziğin dinlenebileceği barlar var.
Kentin en ünlü gece kulübü ise Reina. Yüksek sınıf bir eğlence mekanı olan Reina'ya ulaşmak bir kabus! Türkler inanılmaz bir saldırganlıkla araba kullanıyor ve özellikle bu mekanın bulunduğu hatta trafik insanı çileden çıkarıyor.
Reina'nın kapısında ilginizi ilk çeken şey; çift taraflı park etmiş Mercedesler ve sinirli bodyguardlar oluyor. İçeri girerken üzeriniz aranıyor. Bunun nedeni olası bir El Kaide saldırısından çekinilmesi değil, Türk erkeklerinin silaha olan merakı. Geçmişten gelen 'at, avrat ve silah' tutkularından vazgeçemeyen Türk erkeklerinin çoğu silahla dolaşıyor ve onlara karşı dikkatli olunması gerekiyor.
Müthiş bir manzaraya sahip olan Reina'da her türlü içki bulunuyor. Mekanda eğlenen Türk erkekleri Rus bodyguard'lara benziyor. Kadınlar ise sarışın, mini etekli, etine dolgun ve erkekleri tahrik etmek için mutlaka göğüs dekoltesi veriyor! Kadınlar dansöz gibi kıvırıyor. Erkeklerse bir metronun içinde tek elleriyle demire tutunmuş bilinçsizce sağa sola sallanan tipler gibi...
İnsanlar gece boyunca eğlenir gibi yapıp, aslında birbirini kesip sevgili arıyor. Reina'daki şişko erkeklerin yanlarındaki kadınlar için fahiş fiyatlara şampanya patlatması tam bir Ortadoğululuk göstergesi.
Türk erkeklerinin hepsi birer John Travolta. Sık sık tuvalete gidip saçlarını ıslatıyorlar, gömleklerinin bir düğmesi açık dolaşıyorlar ve etrafa vurucu bakışlar atıyorlar. Bu halleriyle çok gülünçler.
İstanbul öyle bir kent ki, her yer güvenli ama insanları güvenilir değil! Sokaklarda türbanlı hatta kara çarşaflı kadınlarla transeksüeller birlikte yürüyor. Bazı restoranları New York'unkilerle yarışacak düzeyde ama Ortaçağ'dan kalma karanlık köşeler de var.Kentte birçok cami var. Bunlar arasında belki de en görkemlisi Sultan Ahmet Camii. Dışarıdan gerçekten harika ama içerisi buram buram ayak kokuyor! Temizlikleriyle övünen Müslümanlar Allah'ın karşısına galiba ayaklarını yıkamadan çıkıyor! Orayı gören her turist böyle düşünüyor.
Gill, yazısında Türkiye'nin bugüne kadar AB'ye girebilmek için boş yere alay konusu olduğunu da belirtmiş: 'Türkler kendilerine 'Midnight Express' filminin hatırlatılmasından nefret etseler de Türkiye okumamış gençleri, Kürt terörü ve çingeneleriyle Avrupa'nın içinde bir işçi sınıfı olarak kalmaya mahkum.

Cuma, Temmuz 11, 2008

Belgesel gibi

Her şey aynen şöyle gelişti. Evimiz bittikten sonra oturma raporu için vergi dairesine harç yatırmaya gitmiştim. Oradaki memur oturma raporu aldıktan sonra bir yıl içersinde tapuda cins değişikliği yapmam gerektiğini yoksa ödediğim harç kadar ceza ödemek durumunda kalabileceğimi bana anlattı. Neyse, biz eve yerleşince ilk günlerin heyecanı ile bu işleri unuttuk ama baktık ki zaman çok çabuk geçiyor, geçen Perşembe bu işi yapmaya karar verdik. Kendimi her türlü bürokratik engel, kişisel kaprise hazırladım ve söz verdim asla kızmak, sinirlenmek yok. Sabah 8:45 Çeşme Tapu dairesine gittim. Ne iş için geldiğimi söyleyince yan taraftan havale işlemi yapmam söylendi. Yan taraf 45cm. kadar bir yan taraf ama gelin görünki memur henüz gelmemiş. Abi 9:20 de söylene söylene geldi belli ki bir şeye kızmış. Kendine gelmesini bekledim havalemi yaptırdım. Diğer servise geçip evraklarımı verdim bu arada memur çok şaşırdı çünkü hiç eksik evrağım yokmuş. Bana bir yazı hazırlayacağını benimde bu yazı ile Vergi Dairesine gidip borcu yoktur cevabı almam gerektiğini söyledi. Yazıyı ne zaman alırım deyince BEKLE dedi. Ne kadar bekleyeceğimi bilmeden beklemeye başladım. Önce şahsi telefonlarını bitirdi, klimayla oynadı, pencereyi açtı kapattı ve diğer memurlarla Fenerbahçenin yeni antrenörünü yaşının problem çıkartıp çıkartmayacağı konusun irdeledi sonra toplam 4 satırdan oluşan yazıyı elime tutuşturdu. Vergi dairesine gittiğimde memur 1 yıl önce ödediğim makbuzun yanımda olup olmadığını sordu evet dedim burada, çok iyi olmasaydı işin zordu dedi. Bilgisayardan print edilmiş bir makbuzun olmaması durumda neden işim zor, kayıtlardan bulunmaz mıydı diye sordum. Alaycı bir tavırla güldü siz bu işler bu kadar kolay mı zannediyorsunuz dedi. Çayından bir yudum aldı, krakerini ısırdı kafasını sallaya sallaya şimdi yukarı çık bunun havalesini yaptır dedi. Çıktık yukarı yaptırdık havaleyi indik aşağı verdim evrağı, kağıdın üzerine imza paraf arası bir yaptı, tekrar yukarı yolladı beni bu kez kayıt için. Memurun yanına geldiğimde çayını bitirmiş ekranda bir şey yapıyordu. Ekranı görmedim ama mouse tıklama hızına bakılırsa oyun oynadığı muhakkaktı. Dosyayı elimden aldı BEKLE dedi, 20 dk. sonra bana Tapunun istediği yazıyı verdi, Müdüre imzalat tekrar bana getir dedi ama gösterdiği oda boştu, içeride kimse yok deyince arkadaşları burada Çeşme Kalesine gittiler gelir şimdi dedi. Yok mu başka çaresi diye sordum yardımcısını bulursan şansını dene bazen imzalıyor bazen imzalamıyor dedi. Fırladım çıkarken yakaladım anlattım derdimi ver imzalayayım dedi, ama önce git mühür bassınlar sonra gel bekliyorum burada çabuk ol acelem var dedi. Neyse imza işini bitirdim. Tekrar yukarı havale servisine gittiğimde orada bir memur bana kayıtta yaptır istersen çünkü bir daha yollarlar buraya deyip bir kez yukarı çıkmaktan kurtardı gerçi aşağıdaki abi kızdı o demeden kayıt yaptırdım diye ama fazla uzatmadı. Elimde Vergi Dairesinden borcu yoktur yazısı ile tapuya döndüm, aynı memuru bulmak vakit aldı çünkü kadastroya yollamış onu Tapu Müdürü, bekledim. Memur gelince bana 110 ytl lik bir tahakkuk fişi verdi bunu Vakıflar Bankasına yatır gel dedi. Koştuk bankaya neyse boştu 5-10 dakikada bitti iş, geri geldim verdim ödediğime dair makbuzu. O da bana müdüre imzalatmam için evraklar silsilesi verdi. Ne yalan söyleyeyim bitti iş galiba diye düşünmeye başlamıştım. İmzalar tamamlandı aynı memur bana ne dedi... Tahmin etmeniz mümkün değil, şimdi aynı Vakıflar Bankasına 3,80 YTL daha yatırın bu fişle sonra bana gelin. Olaya bilimsel yaklaşmaya söz vermesem uygun bir cinnet anıydı. Gittik yatırdık geri geldim tamam mı artık deyince şimdi bekleyin arşivden kontrol edeceğiz. Sonra yeni tapunuzu vereceğiz dedi. Tüm bu araştırma 1 saat 15 dakika sürdü. Sonunda Tapuyu almak için Müdürün yanına gittiğimde sordum neden bu kadar uzuyor bu işler diye. Bana ne dedi biliyor musunuz ? Bakın aynı gün işleminiz bitmiş bu ender olan bir şey bunu kimseye söylemeyin sonra herkes işinin aynı gün bitmesini ister.
Çok şey söyleyebilirim bu olayın üzerine ama söylemeyeceğim çünkü tüm bu yaşadıklarım bana Çeşme deki tüm devlet memurlarının Kuantum Fiziğine göre yaşadığını, zaman ve mekan kavramına başka açıdan baktıklarını öğretti.

Pazartesi, Nisan 28, 2008

Kasa

Aşağıda yazacaklarım 2003 yılında Çankaya'da bir esnaf lokantasında not alınmıştır. Olay tam olarak böyle mi olmuştu, yoksa bazıları benim hayal ettiklerim miydi hatırlamıyorum doğrusu....
KASA

İhtiyar adam iki kapılı lokantanın kasa tarafından girdi
Camlı yemek tezgahının arkasındaki ustaya seslendi
-Evladım, bana bir tabak kuru fasulye
Sonra içeriye doğru geçti
İki kişilik masalardan birine oturdu
Garson mutat görevi icabı
Masaya ekmek koydu, su koydu
İhtiyar adam seslendi
Evladım ekmeği ve suyu kaldır
Garson peki efendim diyerek uzaklaştı
Takma dişlerinden yardım alarak ağırdan kaşıkladı fasulyeyi
Ellerini masadan ayırıp dizlerinin üzerine koydu
Sırtını iskemleye dayayıp buna da şükür diye söylendi sessizce
Garson boşları toplarken tekrar seslendi
Bey amca çay içer misiniz ?
Sağol evlat almayayım
Ayağa kalkıp ağır aksak kasaya yöneldi
Önce önündeki kolonyadan doldurdu avuçlarını
Sonra bütün yüzünü sıvayıverdi, gözler dahil
Gülümsedi...
Gözlerin yanmaz mı be, ne tuhaf adamsın sen böyle
Diyen zevcesi geliverdi birden aklına..
Buyur bey amca
Bir tabak kuru fasulye yedim
Ekmek su var mı ?
Yok evlat sade kuru
Hesabı ödedi
Sonra kapıdan döndü köşeyi
Kasadaki adam kendi kendine söyledi
Çok pinti gördüm ama böylesi de ilk defa
İhtiyar kapının köşesini daha henüz yeni dönmüştü
Ondan ötürü duymuştu bu sözleri
Tekrar geri geldi bak evladım
Haftada iki kez diyalize girerim doktorlar pek su içme derler
Suyu anladık, pekala ekmek diyeceksin şimdi
Bu yetmez gibi bir de şeker var, hem de iğnelisinden
İşte böyle, aslında hem halli hem vakitliyim de...
Kasada ki adam mahcubiyetle önüne eğdi başını
Bağışla bey amca boşboğazlık ettik işte
Yok yok hiç hayıflanma evlat, boş ver gitsin
Kasadan bakınca hep öyle görünür zaten.....

Pazartesi, Mart 03, 2008

Ne kadar farkındayım ?

Tulumbacıların Baba Reis’iydi. Tophane’den narayı patlattı mı, ahalinin dizlerinin bağı çözülür, Dersaadet’in yangınları ondan sorulurdu.
Demircilikti ata mesleği; rahmetlinin paslı peştemalını bağladığında 13 yaşındaydı. Kuşluk vakti yakardı fırını, vururdu çekici hırsla ve aşkla... Demiri mi döverdi, ateşi mi, ayırt edilmezdi. Örsün çıplak sırtında zanaatını sanata dönüştürür, az konuşur, dik yürür, adamın yüzüne hoyrat bakardı. Bileğini büken görülmemişti; külhanbeyi değil, kabadayı idi. Küçükten çizmişti yolunu; garibi kollar, yıkılmışın koluna girer, sırtlan kovalardı. Baba lakabını aldığında 15’inde, anasının hamamda beğendiği kızı aldığında 18 yaşındaydı....

Hem, çok da sevmişti bu kara kızı....

Akşam olup, vakti kerahat geldiğinde, evinde çilingirin başında alırdı soluğu. Ağır ağır içer, kara kız ud çalar söyler, ter ile üretilmiş temiz yaşamının bu masum kaçamağı Baba Reis’e yeterdi.

Gençliğinde merak salmıştı tulumbacılığa. Zaten ateş ile hoşbeşi sübyanlığındandı ; kısa pantolon zamanından arkadaş olmuştu onunla...

Yangın haberleri, açıktan bir meydan okumaydı sanki Reis’e; duyduğu anda ok gibi sokağa fırlar , narayı patlatırdı :

“ – Hiieeeeyyt...!!”

Yarenler çağrıya koşmaktadır ; sandıklar, pompalar.....

Yangına bir deli şahin gibi dalar, önce canları, sonra emvali koparır alırdı ateşin sıcak kollarından... Son alev sönmeden rahat etmez ; nihayetinde, bıyığını burarak muzaffer bir komutan edasıyla yangın yerinde voltalardı.

Genç denecek yaşta öldü Baba Reis; yok , yangınlarda ayağı kaymadı, kalbi kısa devre yaptı. Sizlere ömür...

Hayatta iken namazla, niyazla pek işi olmamıştı; lakin “öteki mahalle“de durum başkaydı. Zebaniler arasındaydı, amel defteri açılmış, hüküm yüzüne okunuyordu :

“ – Reis, nasip cehennem !!...”

Kulağına gelen bu ses yabancı değildi ; ok gibi fırladı yerinden :

“ – Hiieeeeyyt...!! “

Narayı duyan Tanrı, buyurdu ; zebanilerle yakapaça olan Baba Reis’i huzura çıkarttılar. İlk defa diz çöküyordu, gür bir sesle :

“ - Ey Ulu Tanrım, beni cehenneme atma !...” dedi.

Tanrı sordu :

“ – Neden ?...”

Cevabı verirken sinirden her yanı titriyordu :

“ – Korktuğumdan değil, asla !... Aksine , alevleri severim; ama söndüremezsem, kahrolurum !...


Baba Reis farkındaydı, ama ben ne kadar farkındayım ?

Çarşamba, Eylül 05, 2007

Sultanî Yegah..

3. Selim, bilindiği üzere yalnızca yenilikçi bir devlet adamı değil aynı zamanda önemli bir sanatkârdı. Şairliğinin yanı sıra müzisyenliği de bilinir... Kendisinin kuvvetli bir neyzen olduğu (aynı zamanda tanburî' dir) da bilinir. Neyzenliğinin kökeninde Mevlevîliği de yatıyordur sanırım. Çünkü kendisinin kayıtlarda "Selim Dede" olarak geçtiğini biliyorum.
Bana göre bu topraklarda yetişmiş en büyük entellektüel olan Şeyh Gâlib'de O'nun dostları arasında idi. Keza bestekâr Dede Efendi de.. (diğerleri ile karışmasın, tam adı Hamâmîzâde İsmail Dede Efendi'dir.) 3. Selim' in müzik üzerine teorik çalışmalar yaptığını şuradan biliyoruz. Kendisinin îcâdı olan makamlar vardır.

Bunların arasından örnek verecek olursak, en meşhuru Sûzidilârâ makâmıdır. Birleşik bir makamdır. 3. Selim' in îcât ettiği diğer makamlar da birleşik makamlardır. 3. Selim' in Sûzidilârâ Mevlevî Âyini (Batı musikisinde senfoniye karşılık gelir diyebiliriz.) bugün de en sevilen âyinler arasında yer alır. Statik yapısı çok güçlüdür. Melodisi de öyle... Bir yerde duysanız belki siz de hatırlarsınız melodisini...
Bu dönem aynı zamanda Türk Mûsikîsine şarkı formunun (Dede Efendi ile) girdiği dönemdir. Yani güfteli eserler...

Bir gün, 3. Selim fasıl sırasında Yegâh makamında bir taksim yapılmasını ister. Eser "karar"a buselik makamı üzerinden gelir.
Müziği iyi bilen 3. Selim "Bu nasıl yegâh?" diye sorunca taksîmi yapan kişi "Bu da Sultanî Yegâh olsun Padişahım!" der.
Taksîmi yapan kişinin Dede Efendi olduğu söylenir.
Gerçi Dede Efendi gibi mûsikîmizin en büyük isminin böyle bir şey yapıp yapmayacağı tartışmalı olabilir ama anekdot böyle tarihî kişilerle her halde daha keyifli hale geliyor...
Doğru olma ihtimâlini kuvvetlendiren taraf ise Sultanî Yegâh makamını bulan kişinin Dede Efendi olmasıdır.

Salı, Ağustos 28, 2007

Ahmet Arif...

Beşikler vermişim Nuh’a
Salıncaklar, hamaklar…
Havva anan dünkü çocuk sayılır.
Anadoluluyum ben,
Tanıyor musun?
***
Utanırım,
Utanırım fukaralıktan
Ele güne karşı çıplak
Üşür fidelerim,
Harmanım kesat.
Kardeşliğin, çalışmanın,
Beraberliğin,
Atom güllerinin katmer açtığı,
Şairlerin, bilginlerin dünyalarında,
Kalmışım bir başıma
Bir başıma ve uzak
Biliyor musun?
***
Binlerce yıl sağılmışım,
Korkunç atlılarıyla parçalamışlar,
Nazlı, seher-sabah uykularımı...
Hükümdarlar, saldırganlar, haydutlar,
Haraç salmış üstüme.
Ne İskender takmışım,
Ne şah, ne sultan!
Göçüp gitmişler gölgesiz!
Ve dayatmışım…
Görüyor musun?
***
Nasıl severim bir bilsen,
Köroğlu’yu
Karayılan’ı,
Meçhul askeri…
Sonra Pir Sultan’ı ve Bedrettin’i…
Sonra kalem yazmaz
Bir nice sevda…
Bir bilsen
Onlar beni nasıl severdi,
Bir bilsen, Urfa’da kurşun atanı,
Minareden, barikattan.
Selvi dalından ölüme nasıl gülerdi.
Bilmeni mutlak isterdim,
Duyuyor musun?
***
Öyle yıkma kendini,
Öyle mahzun, öyle garip…
Nerede olursan ol,
İçerde, dışarıda, derste, sırada,
Yürü üstüne-üstüne,
Tükür yüzüne cellâdın,
Fırsatçının, fesatçının, hayının,
Dayan kitap ile
Dayan iş ile
Tırnak ile, diş ile,
Umut ile, sevda ile, düş ile.
Dayan, rüsva etme beni.
Gör, nasıl yeniden yaratılırım;
Namuslu, genç ellerinle…
Kızlarım,
Oğullarım var gelecekte,
Her biri vazgeçilmez cihan parçası,
Kaç bin yıllık hasretimin koncası,
Gözlerinden,
Gözlerinden öperim,
Bir umudum sende,
Anlıyor musun?
***