Türk halkının en büyük özelliklerinden biri her olayı kendine yontacak bir şeyler bulmasıdır.
Bir kaç gündür gündemde baş köşeye oturan, generallerin tutuklanması, yemin krizi gibi çok önemli konuları çoğu kişinin gözünde öteleyen bu olay, kimilerine göre kastî bir zamanlama ile yapıldı, kimilerine göre Fenerbahçe Cumhuriyetini(!) göçertmek adına...
Konuya ilgi duyanlar arasında bir kaç değişik grup var...
1- Bir başka takımdan olup, Fenerbahçe'nin başına gelenlerden keyif alanlar...
2- Bir başka takımdan olup, gerçeklerin ortaya çıkmasını bekleyenler...
3- Fenerbahçe taraftarı olup, yapılanları haksızlık olarak düşünenler...
4- Fenerbahçe taraftarı olup, gerçeklerin ortaya çıkmasını isteyenler...
Ve fakat işin çok tuhaf tarafı, bu grupların içinde hemen hemen hiç kimse "Hadi len, Aziz Yıldırım böyle bir şey yapmamıştır." diyemiyor...
Medyada ilk saatlerde yer alan haberlerde "Aziz Başkan yarın çıkar." dendiği halde, olayın üzerinden uzun bir süre geçmesine karşın, Aziz Başkanın hâlen içeride olması konusunda ise fikir yürüten de yok. Hani neredeyse hiç kimse "Ulen, bir şey yoksa, delil yoksa, Aziz Yıldırım gibi bir adamı içeride bunca zaman nasıl tutabilirler ki?" sorusuna yanıt da veremiyor. Kaldı ki ortalıkta feci delillerin olduğu söyleniyor. Bugün gelen ikinci dalga gözaltılarda, federasyon üyelerini zırt pırt arayan Aziz Başkan için, üyelerin birbirlerini panik halinde arayarak "Ya, senide aradı mı? ne diycez şimdi bu adama?" şeklinde konuşmalarının kayıtlarına ulaşılmasının neden gösterildiği konuşuluyor.
Şimdi üzülen, sıkılan, fanatik Fenerbahçeli dostlarıma iki soru sormak isterim.
1- Bu olay Galatasaray ya da Beşiktaş'ın başına gelseydi tutumunuz ne olurdu? Bu soruda bana değil vicdanınıza cevap veriniz.
2- Aynı olay Ünal Aysal'ın ya da misâl rahmetli Özhan Canaydın'ın başına gelseydi, bugün Aziz Yıldırım için hiç sorulmayan "Yaptı mı gerçekten?" sorusunu sormaz mıydınız? Cevabınız evet ise, klâs olabilmek size bir şey ifade eder mi?
Diğer taraftan olaya kem gözle bakan Fanatik Galatasaray'lı dostlarıma sormak isterim.
1- Aynı olay Adnan Polat'ın ve Galatasaray'ın başına gelse idi, konuya yaklaşımınız bugün Fenerbahçe'ye yaklaşımınız ile aynı mı olurdu? Yoksa bu sefer Fenerlilerin pislik atmalarına vereceğiniz kalitesiz, düzeysiz abuk subuk cevaplar mı verirdiniz?
2- Galatasaray ya da Beşiktaş başkanı hakem odası basan, federasyon başkanını tehdit ettiği açıkça kayıtlara giren, ismi türlü şaibeye karışmış bir kişi olsaydı, Fenerbahçe taraftarı üzerinize gelirken, "Olsun... Suçlu da olsa en büyük başkan bizim başkan..." deme abukluğunu sizler göstermeyecek miydiniz?
Kardeşim...
Otur bir düşün...
Fenerlisi, Cimbomlusu, Kartallısı...
Ne olur, azıcık düşün...
Nalıncı keserini kendine yontmadan...
Kendine ve takımına pay çıkarmadan...
Ön yargısız...
Yargısız infazsız...
Düşün...
Hoş, çoğu fanatiklerin takımı haricinde pek bir şey düşündüğü yok...
Hani memleketin için düşünmüyorsan bile tarafsız olma adına,
gerçeğin ortaya çıkması adına...
Olanları düşün, kişileri gözünün önüne getir, olayları hatırla...
Ama bu arada, 6-0'ı yendiğini unut ey Fenerli...
UEFA'yı, Süper Kupayı aldığını unut ey Cimbomlu...
Başarılarını, tatminlerini bir müddet düşünme bre Beşiktaşlı...
Tarafsız ol...
Tarafsız düşün...
Kim ki yanlış yapmıştır, delil varsa (ki var deniyor) azıcık bekle, sonucu gör...
Sonra hangi takımdan olursan ol,
eğer ki Fenerbahçe'ye bir ceza gelirse,
bundan mutlu olma, bir tekmede sen atma...
Ders çıkart... Çok konuşmadan... Düzey düşürmeden...
Herşey bir yana tarafsız olan, düşünebilen, analiz yapabilen tüm futbolseverleri kutluyor, Fenerbahçe'lide olsa "Gerçek neyse çıksın ortaya!" diyebilen arkadaşlarımı saygı ile selamlıyorum.
iç dökmeler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
iç dökmeler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Çarşamba, Temmuz 06, 2011
Fenerbahçe, Şike ve çifte standart
Perşembe, Haziran 30, 2011
Civcivler ve kabukları
Bazı civcivlerin çıktıkları kabuğu beğenmemeleri haline hazımsız bünye de denebiliyor.
Bu nankör civcivler genellikle yüzyıllardır çözülememiş olan Tavuk mu Yumurtadan Çıkmış, Yoksa Yumurta mı Tavuktan sorusuna kendi değişken ruh hallerine ve duruma göre yanıt vermektedirler. Oysa aynı soruya Horozun verdiği tek cevap olan "Valla ben kim nerden çıkar bilmem, z.ker geçerim." söylemi, diğer bir söylemle olaya Horoz gözüyle bakabilme yetisi kazanan civcivlerin böyle bir problemi yoktur.
Bu yetiyi kazanamamış civcivler ise, farklı bir çiftliğe gittiklerinde, arkasında bıraktıkları ve aynı kümesten çıkmış kardeş civcivleri tanımamakta, onları aşağılamakta, "ben artık bu vatandaşları tanımıyorum." demekte bir beis görmemektedir.
Bu sorun, kimi zaman kabuğun kötü yapısından kaynaklanabilmektedir de...
O zaman kabuğun kötü taraflarını düzeltebilmek adına, öncelikli olarak o kabuğun henüz iyi bir kabuk olmadığını kabul etmek mantıklı da görünebilir. Ancak, elbirliği ile düzeltmeyi denemek yerine, diğer civcivleri aşağılayarak çıktığı kümesi ve civciv kardeşlerini tanımamak, ruh sağlığı yerinde bir civcivin yapacağı bir eylem değildir.
Aslında o civcivi iyi korumak, onu iyi yetiştirmekle mükellef olan kabuk, kendisinden çıkan erdemsiz civcivi ayıplayabilir. Halbuki onun asli görevi ayıplamak değil, bir daha böyle civcivleri doğurtmamak olmalıdır.
Daha iyi bir kabuk yapılabilmesi elbette mümkündür, bu kabuğu ortaya çıkartmak ise erdemli civcivlerin büyüdüklerinde bir arada kalması, ortak çalışması ile olabilir.
"Yazdım da ne oldu şimdi?" dedim kendi kendime. Baktım baktım, civciv mi büyüyüp kabuğu düzeltecek, kabuk mu güzel civciv üretecek?
Horozun cevabı iyiydi; Ben bilmem valla, yazar geçerim.
Bu nankör civcivler genellikle yüzyıllardır çözülememiş olan Tavuk mu Yumurtadan Çıkmış, Yoksa Yumurta mı Tavuktan sorusuna kendi değişken ruh hallerine ve duruma göre yanıt vermektedirler. Oysa aynı soruya Horozun verdiği tek cevap olan "Valla ben kim nerden çıkar bilmem, z.ker geçerim." söylemi, diğer bir söylemle olaya Horoz gözüyle bakabilme yetisi kazanan civcivlerin böyle bir problemi yoktur.
Bu yetiyi kazanamamış civcivler ise, farklı bir çiftliğe gittiklerinde, arkasında bıraktıkları ve aynı kümesten çıkmış kardeş civcivleri tanımamakta, onları aşağılamakta, "ben artık bu vatandaşları tanımıyorum." demekte bir beis görmemektedir.
Bu sorun, kimi zaman kabuğun kötü yapısından kaynaklanabilmektedir de...
O zaman kabuğun kötü taraflarını düzeltebilmek adına, öncelikli olarak o kabuğun henüz iyi bir kabuk olmadığını kabul etmek mantıklı da görünebilir. Ancak, elbirliği ile düzeltmeyi denemek yerine, diğer civcivleri aşağılayarak çıktığı kümesi ve civciv kardeşlerini tanımamak, ruh sağlığı yerinde bir civcivin yapacağı bir eylem değildir.
Aslında o civcivi iyi korumak, onu iyi yetiştirmekle mükellef olan kabuk, kendisinden çıkan erdemsiz civcivi ayıplayabilir. Halbuki onun asli görevi ayıplamak değil, bir daha böyle civcivleri doğurtmamak olmalıdır.
Daha iyi bir kabuk yapılabilmesi elbette mümkündür, bu kabuğu ortaya çıkartmak ise erdemli civcivlerin büyüdüklerinde bir arada kalması, ortak çalışması ile olabilir.
"Yazdım da ne oldu şimdi?" dedim kendi kendime. Baktım baktım, civciv mi büyüyüp kabuğu düzeltecek, kabuk mu güzel civciv üretecek?
Horozun cevabı iyiydi; Ben bilmem valla, yazar geçerim.
zebze çeşidi:
0-ABY,
cevapsız sorular..,
duygular,
hani bilgi niyetine..,
iç dökmeler,
kıssadan hizza
Cuma, Şubat 25, 2011
teker teker...
Ben mecburmuyum hep size s.ktiri boktan haberler verip içinizi karartmaya...
Okumayın isterseniz ama Vildan öldü.
Hikâyedeki adı ile Vuslat...
Üzgünüm ben...
Okumayın isterseniz ama Vildan öldü.
Hikâyedeki adı ile Vuslat...
Üzgünüm ben...
zebze çeşidi:
duygular,
hayâtımdan insan manzaraları,
iç dökmeler
Pazartesi, Ocak 03, 2011
Saygı Yazısı...
Sevgili Okur,
Hayli uzun bir zamandır bloğu ihmâl ettiğimin farkındayım. Buna rağmen günde 60-70 kişinin düzenli olarak buraya baktığını görmek bir yandan beni mutlu ederken beri yandan düşündürüyor.
Bundan sonra, eğer şartlar değişmezse, eskisi kadar blogla ilgilenebileceğimi sanmıyorum.
Gulteinen'in dediği gibi belki facebook'un hayatımıza girmesi içimizdeki blog yazma dürtüsünü kısmen törpüledi. Günlük bir sürü paylaşımı oradan yapabilmemiz, daha çok insana anında ulaşabilir olmamız blogçuluğu öldürüyor.
Yine de senelerdir burada paylaştıklarımız, arkadaşlıklarımız bâkidir... Ve her birimiz için artı yazmıştır hânelerimize.
Ben "Abi" olarak, eskisi kadar buraya bakamayacağımı deklare ediyor,
en azından "ah be güzel abim be" sayesinde edindiğim bir çok dosta teşekkür ediyorum.
Tek tek isim saymadığım için beni affedin. Zaten sizler kendinizi biliyorsunuz.:)
Site sonsuza dek açık kalacak, burada yazılanlar asla silinmeyecektir. Yazarlar istedikleri zaman yazmakta serbesttirler.
Özellikle Andelib'e bir kez daha destekleri için şükranlarımı gönderiyorum.
Vefâlı okurlara da binlerce kez teşekkür ediyorum.
2011 yılının hepimiz için mutlu bir yıl olmasını temenni ediyor, sağlık ve sihhatle, huzur ve mutlulukla dolu bir yaşam diliyorum.
Saygı ve Sevgiyle.
Abi
Hayli uzun bir zamandır bloğu ihmâl ettiğimin farkındayım. Buna rağmen günde 60-70 kişinin düzenli olarak buraya baktığını görmek bir yandan beni mutlu ederken beri yandan düşündürüyor.
Bundan sonra, eğer şartlar değişmezse, eskisi kadar blogla ilgilenebileceğimi sanmıyorum.
Gulteinen'in dediği gibi belki facebook'un hayatımıza girmesi içimizdeki blog yazma dürtüsünü kısmen törpüledi. Günlük bir sürü paylaşımı oradan yapabilmemiz, daha çok insana anında ulaşabilir olmamız blogçuluğu öldürüyor.
Yine de senelerdir burada paylaştıklarımız, arkadaşlıklarımız bâkidir... Ve her birimiz için artı yazmıştır hânelerimize.
Ben "Abi" olarak, eskisi kadar buraya bakamayacağımı deklare ediyor,
en azından "ah be güzel abim be" sayesinde edindiğim bir çok dosta teşekkür ediyorum.
Tek tek isim saymadığım için beni affedin. Zaten sizler kendinizi biliyorsunuz.:)
Site sonsuza dek açık kalacak, burada yazılanlar asla silinmeyecektir. Yazarlar istedikleri zaman yazmakta serbesttirler.
Özellikle Andelib'e bir kez daha destekleri için şükranlarımı gönderiyorum.
Vefâlı okurlara da binlerce kez teşekkür ediyorum.
2011 yılının hepimiz için mutlu bir yıl olmasını temenni ediyor, sağlık ve sihhatle, huzur ve mutlulukla dolu bir yaşam diliyorum.
Saygı ve Sevgiyle.
Abi
zebze çeşidi:
0-ABY,
bazı cevapsız sorulara yanıt,
duygular,
iç dökmeler
Cumartesi, Kasım 20, 2010
Hayatın kaç GB?
İlk video kameramı 1990'lı yılların başlarında edinmiştim. Hepsini birden oturup izlemeye kalksanız, belki de günler sürecek görüntüler var hâliyle... İş yerimde, ailem ile, arkadaşlarım ile, köpeğimiz ile ilgili, ayrıca yurt içi, yurt dışı geziler ve mavi yolculukları içeren uzuuuun filmler...
İzlediğimde içinde kaybolduğum hatıralar, zaman zaman gülerek, zaman zaman hüzünle izlediğim, kimi zaman kaybettiğimiz arkadaşlarımızı izlerken gözlerimin dolduğu ama bir sonraki sahnede beni güldüren sekanslar...
Kısacası bir insanın yetişkinlik dönemini anlatan görüntüler...
Sonra ne oldu biliyor musunuz?
Ya da bir başka deyişle neyi farkettim?
Bu 8 mm filmlerin tümünü elden geçirip düzenleyerek dijital ortama geçirdiğimde, 50GB bile tutmadığını gördüm.
52 yaşında, üstelik bayağı hareketli yaşamış bir insana ait tüm görüntülerin aslında bir cep telefonu büyüklüğündeki harici belleğe sığdığını gördüm. Bugün flaş bellek dediğimiz çakmaktan daha küçük bilgi depolarının en büyüğü 36GB'lık... Hani biraz daha sıksalar tüm yaşamımız aslında çük kadar bir kutuya sığacak...
Demek istediğim; ne kadar yaşasan, ne kadar görsen...
...toz zerreleriyiz hepimiz...
Küçük ve kısa...
Çok küçük ve çok kısa yaşam...
Bir flaş belleğe sığacak kadar...
İzlediğimde içinde kaybolduğum hatıralar, zaman zaman gülerek, zaman zaman hüzünle izlediğim, kimi zaman kaybettiğimiz arkadaşlarımızı izlerken gözlerimin dolduğu ama bir sonraki sahnede beni güldüren sekanslar...
Kısacası bir insanın yetişkinlik dönemini anlatan görüntüler...
Sonra ne oldu biliyor musunuz?
Ya da bir başka deyişle neyi farkettim?
Bu 8 mm filmlerin tümünü elden geçirip düzenleyerek dijital ortama geçirdiğimde, 50GB bile tutmadığını gördüm.
52 yaşında, üstelik bayağı hareketli yaşamış bir insana ait tüm görüntülerin aslında bir cep telefonu büyüklüğündeki harici belleğe sığdığını gördüm. Bugün flaş bellek dediğimiz çakmaktan daha küçük bilgi depolarının en büyüğü 36GB'lık... Hani biraz daha sıksalar tüm yaşamımız aslında çük kadar bir kutuya sığacak...
Demek istediğim; ne kadar yaşasan, ne kadar görsen...
...toz zerreleriyiz hepimiz...
Küçük ve kısa...
Çok küçük ve çok kısa yaşam...
Bir flaş belleğe sığacak kadar...
zebze çeşidi:
0-ABY,
cevapsız sorular..,
duygular,
hani bilgi niyetine..,
iç dökmeler
Salı, Kasım 09, 2010
yalnız syrtaki ( συρτάκι )
Bayan okuyucular belki de aşağıdaki satırları okuduklarında azıcık alınacaklardır.
Ama ne yapayım, bu da benim 52 yıllık, üstelik hayli görmüş-geçirmiş (ne demekse artık:) ) ömrümde gözlemlediklerim...
Çok dostum, çok arkadaşım ve çok tanıdığım oldu. Çiftlerden bahsediyorum. Kadın ve erkek...
Bu ikili ilişkilerde dünyevî işlerle daha ilgili olan çok büyük bir çoğunlukla kadındır. Dünyevî derken, giyim, kuşam, magazin, dizi, hava atma, onda var-bende neden yok gibi... (istisnaları ayrı tutarım.)
Oran olarak kadın nüfusunda bu işlerle ilgili olanların oranı, erkek nüfusundakilere göre çok misli ile yoğundur.
Erkeklerin büyük çoğunluğu ise, yıllar geçtikçe sessizleşerek kendi dünyalarına çekilir, ya okur, ya bilmece çözer, bazen dine yönelir. Sonuçta kendince bir şeyler yapar ama giderek yalnızlaşır. Evlatlarından, bir ananın beklediğinden çok daha az şey bekler. Çoğu zaman beklemez bile...
Bu düşünce bana son zamanlarda gelen bir şey değil. Yıllardır çevremdeki çiftleri gözlemlediğimde bunlar çok net görünen şeyler...
Aşağıda sinema eleştirmenlerden çokta iyi not almamış ama son sahnesi itibarı ile beni çok ama fazlayısıyla çok etkileyen eski bir filmin kapanış sahnesini sizlerle paylaşıyorum.
Filmin adı "The Greek Tycoon". Bizde "Akdenizli" adı ile oynamıştı.
Yunanlı armatör Aristotle Onassis'in hayatının anlatıldığı filmde Anthony Quinn ve Jacqueline Bisset oynamışlar, armatör ile Jackie Kennedy'i canlandırmışlardı...
6,5 dakikalık bu final sahnesini seyretmeden önce size söylemem gereken şey, bir sahne önce Onassis'in doktorundan çok az bir ömrü kaldığını öğrenmiş olduğu ve yatına geri döndüğüdür.
Jackie, katılacağı partiler için kendisine elbise seçmekte, gideceği yerleri ve yapacağı alışverişi düşünmektedir. O arada da "Doktor ne dedi?" diye sorar. Onassis "Daha yüz yıl yaşayacakmışım." diye yanıtlar ve onu kendi dünyasına geri gönderir.
Bu yalnız adam, biraz sonra tek başına karaya çıkacak, bir köpek ile sohbet edecek, uzosunu yudumlayıp, kendi sirtakisini yapacaktır.
Bu bir yatta da böyledir, bir gecekonduda da...
Erkekler sirtakilerini hep yalnız oynar...
Ama ne yapayım, bu da benim 52 yıllık, üstelik hayli görmüş-geçirmiş (ne demekse artık:) ) ömrümde gözlemlediklerim...
Çok dostum, çok arkadaşım ve çok tanıdığım oldu. Çiftlerden bahsediyorum. Kadın ve erkek...
Bu ikili ilişkilerde dünyevî işlerle daha ilgili olan çok büyük bir çoğunlukla kadındır. Dünyevî derken, giyim, kuşam, magazin, dizi, hava atma, onda var-bende neden yok gibi... (istisnaları ayrı tutarım.)
Oran olarak kadın nüfusunda bu işlerle ilgili olanların oranı, erkek nüfusundakilere göre çok misli ile yoğundur.
Erkeklerin büyük çoğunluğu ise, yıllar geçtikçe sessizleşerek kendi dünyalarına çekilir, ya okur, ya bilmece çözer, bazen dine yönelir. Sonuçta kendince bir şeyler yapar ama giderek yalnızlaşır. Evlatlarından, bir ananın beklediğinden çok daha az şey bekler. Çoğu zaman beklemez bile...
Bu düşünce bana son zamanlarda gelen bir şey değil. Yıllardır çevremdeki çiftleri gözlemlediğimde bunlar çok net görünen şeyler...
Aşağıda sinema eleştirmenlerden çokta iyi not almamış ama son sahnesi itibarı ile beni çok ama fazlayısıyla çok etkileyen eski bir filmin kapanış sahnesini sizlerle paylaşıyorum.
Filmin adı "The Greek Tycoon". Bizde "Akdenizli" adı ile oynamıştı.
Yunanlı armatör Aristotle Onassis'in hayatının anlatıldığı filmde Anthony Quinn ve Jacqueline Bisset oynamışlar, armatör ile Jackie Kennedy'i canlandırmışlardı...
6,5 dakikalık bu final sahnesini seyretmeden önce size söylemem gereken şey, bir sahne önce Onassis'in doktorundan çok az bir ömrü kaldığını öğrenmiş olduğu ve yatına geri döndüğüdür.
Jackie, katılacağı partiler için kendisine elbise seçmekte, gideceği yerleri ve yapacağı alışverişi düşünmektedir. O arada da "Doktor ne dedi?" diye sorar. Onassis "Daha yüz yıl yaşayacakmışım." diye yanıtlar ve onu kendi dünyasına geri gönderir.
Bu yalnız adam, biraz sonra tek başına karaya çıkacak, bir köpek ile sohbet edecek, uzosunu yudumlayıp, kendi sirtakisini yapacaktır.
Bu bir yatta da böyledir, bir gecekonduda da...
Erkekler sirtakilerini hep yalnız oynar...
zebze çeşidi:
0-ABY,
bazı cevapsız sorulara yanıt,
duygular,
iç dökmeler
Pazar, Ekim 31, 2010
Çiğ olmak...
Bazı etleri pişiremezsiniz...
Ne kadar soslasan, ne kadar marine etsen, ne kadar bekletsen yumuşamaz...
Soğan suyuna da yatırsan, yoğurtta bekletsen, deepfreezede 20 gün tutsan nâfile...
O etin tabiatında vardır çiğ olmak...
Bonfiledir hâlbuki. Kıymetli bir parçasıdır hayvanın. Siz de o ete bir değer vermişsinizdir. Ama ağzınızda döndürürken çiğneyemedikçe, sizi yordukça, verdiğiniz değer ve ödediğiniz bedel için üzülürsünüz...
İşin en kötü tarafı da bonfilenin, bonfile olduğunun farkında olması ama çiğ kaldığını fark edemeyişidir.
Ne kadar soslasan, ne kadar marine etsen, ne kadar bekletsen yumuşamaz...
Soğan suyuna da yatırsan, yoğurtta bekletsen, deepfreezede 20 gün tutsan nâfile...
O etin tabiatında vardır çiğ olmak...
Bonfiledir hâlbuki. Kıymetli bir parçasıdır hayvanın. Siz de o ete bir değer vermişsinizdir. Ama ağzınızda döndürürken çiğneyemedikçe, sizi yordukça, verdiğiniz değer ve ödediğiniz bedel için üzülürsünüz...
İşin en kötü tarafı da bonfilenin, bonfile olduğunun farkında olması ama çiğ kaldığını fark edemeyişidir.
Pazar, Temmuz 25, 2010
SAHTEKAR GENÇÇINARLAR
Şu yaşıma geldim, her şeyin ve herkesin sahtesini, sahtekârını, yozunu, maskelisini gördüm de, çevreci kisvesi ardına gizlenen ve bu kadar ucuz sahtekârları ilk görüyorum. Olaya aymam ve şaşkınlığım öyle uzun sürdü ki buraya yazmakta bile tereddüt ettim epeyce.
Oysa biliyorsunuz ben daha önce bu blogda ne kadar ballı biri olduğumdan,cebime gelen mesajlardan öğrendiğim kadarı ile habire bedava check-up hakları, "KOL" saatleri kazandığımdan bile bahsetmiştim.Bana o mesajları gönderen numaralara dönsem bazı organlarıma geçecek "KOL" saatlerinin boyutundan korkardım hep ya, belki de şu uğradığım sahtekârlığın boyutunun küçüklüğü karşısında onlarınkinin büyüklüğüne saygı filan duyardım kimbilir. Keşke dönse miydim? O ayrı ama olay gününe dönelim biz en iyisi.
Yer bir ofis.
Zaman bundan tam olarak rakamla 10, yazıyla on ay önce.
İki adet kadın gelir, sekreteri aşar ve özel olarak görüşmek istediklerini söylerler. Kadınlardan biri genç-zayıf-uzun, diğeri kısa-şişko-yaşlıdır. Yaşlı olan sazı eline alır.Genç olan o sırada ofisi, duvarları, muhtemelen güvenlik kamerası var mıyı izlemektedir. Yaşlı olan, "GENÇ ÇINARLAR" adlı aylık bir dergi çıkarttıklarını, beher dergi bedelinin 5 (yazıyla beş) TL olduğunu, yıllık abonelik bedelinin 50 (yazıyla elli) TL olduğunu belirtir, abone olmanızı ister ve bir adet dergiyi önünüze uzatır.
Kuşe kağıda basılı bir adet "genç çınarlar" dergisidir önünüzde duran. Ay aman yazık, canımın içi çevreciler gibi masum ve sâfiyane duygularla, "tamam, olur, abone olalım, buyurunuz 50 (yazıyla elli) TL" diyerek parayı uzatırsınız. Karşılığında bir adet koçan uzatılır, abone bedeli şu, abone süresi bu, abone şu, imzalarsınız.
-İyigünler.
-İyigünler.
Aylar geçer ama bir adet dergi dahi gelmez adresinize. İmza attığınız karbonlu makbuz kopyasında başka, size verilen kartvizitte başka telefon numaraları olduğunu görür, arar, ancak, ikisinden de cevap alamazsınız. Kartvizitte mevcut "genccinarlar@gmail.com" adresine mail yazarak hakkınız olan 11 adet dergiyi istersiniz, ama karşı taraftan dergi de, ses de gelmez. Hadi dolandırıldım aman neyse önemi yok altı üstü 50 TL, 5 ini teslim edilen derginin ilk sayısına sayayım, kalan toplam kazık bedeli 45 TL diyeyim geçeyim gitsin dersiniz ama yine de aklınız almaz sadece 50 TL için bir adet kuşe kağıt dergi, bir adet makbuz koçanı ve bir adet kartvizit basılmış olduğunu, biri yaşlı diğeri iki genç personel çalıştırıldığını düşününce. Bunca zahmete değer miydi yoksa makbuza aldıkları imza ile daha büyük boyutlu bir başka dolandırma mı yapacaklar diye aylarca merakla beklersiniz. Sonunda ilk ya da son olmayabilirim, paylaşayım da başkaları ütülmesin diyip, buraya yazarsınız işte.
Siz siz olun, "genç çınarlar" adlı çevreci dergi bastıklarını, nükleer karşıtı olduklarını söyleyen biri genç-zayıf-uzun, diğeri yaşlı-şişko-kısa olan iki kadın -hatta yeryüzünde tek kaldığını iddia eden son panda bile- gelirse yanınıza, eğer para istiyorlarsa temkinli olun derim artık yazık ki...
Oysa biliyorsunuz ben daha önce bu blogda ne kadar ballı biri olduğumdan,cebime gelen mesajlardan öğrendiğim kadarı ile habire bedava check-up hakları, "KOL" saatleri kazandığımdan bile bahsetmiştim.Bana o mesajları gönderen numaralara dönsem bazı organlarıma geçecek "KOL" saatlerinin boyutundan korkardım hep ya, belki de şu uğradığım sahtekârlığın boyutunun küçüklüğü karşısında onlarınkinin büyüklüğüne saygı filan duyardım kimbilir. Keşke dönse miydim? O ayrı ama olay gününe dönelim biz en iyisi.
Yer bir ofis.
Zaman bundan tam olarak rakamla 10, yazıyla on ay önce.
İki adet kadın gelir, sekreteri aşar ve özel olarak görüşmek istediklerini söylerler. Kadınlardan biri genç-zayıf-uzun, diğeri kısa-şişko-yaşlıdır. Yaşlı olan sazı eline alır.Genç olan o sırada ofisi, duvarları, muhtemelen güvenlik kamerası var mıyı izlemektedir. Yaşlı olan, "GENÇ ÇINARLAR" adlı aylık bir dergi çıkarttıklarını, beher dergi bedelinin 5 (yazıyla beş) TL olduğunu, yıllık abonelik bedelinin 50 (yazıyla elli) TL olduğunu belirtir, abone olmanızı ister ve bir adet dergiyi önünüze uzatır.
Kuşe kağıda basılı bir adet "genç çınarlar" dergisidir önünüzde duran. Ay aman yazık, canımın içi çevreciler gibi masum ve sâfiyane duygularla, "tamam, olur, abone olalım, buyurunuz 50 (yazıyla elli) TL" diyerek parayı uzatırsınız. Karşılığında bir adet koçan uzatılır, abone bedeli şu, abone süresi bu, abone şu, imzalarsınız.
-İyigünler.
-İyigünler.
Aylar geçer ama bir adet dergi dahi gelmez adresinize. İmza attığınız karbonlu makbuz kopyasında başka, size verilen kartvizitte başka telefon numaraları olduğunu görür, arar, ancak, ikisinden de cevap alamazsınız. Kartvizitte mevcut "genccinarlar@gmail.com" adresine mail yazarak hakkınız olan 11 adet dergiyi istersiniz, ama karşı taraftan dergi de, ses de gelmez. Hadi dolandırıldım aman neyse önemi yok altı üstü 50 TL, 5 ini teslim edilen derginin ilk sayısına sayayım, kalan toplam kazık bedeli 45 TL diyeyim geçeyim gitsin dersiniz ama yine de aklınız almaz sadece 50 TL için bir adet kuşe kağıt dergi, bir adet makbuz koçanı ve bir adet kartvizit basılmış olduğunu, biri yaşlı diğeri iki genç personel çalıştırıldığını düşününce. Bunca zahmete değer miydi yoksa makbuza aldıkları imza ile daha büyük boyutlu bir başka dolandırma mı yapacaklar diye aylarca merakla beklersiniz. Sonunda ilk ya da son olmayabilirim, paylaşayım da başkaları ütülmesin diyip, buraya yazarsınız işte.
Siz siz olun, "genç çınarlar" adlı çevreci dergi bastıklarını, nükleer karşıtı olduklarını söyleyen biri genç-zayıf-uzun, diğeri yaşlı-şişko-kısa olan iki kadın -hatta yeryüzünde tek kaldığını iddia eden son panda bile- gelirse yanınıza, eğer para istiyorlarsa temkinli olun derim artık yazık ki...
zebze çeşidi:
0-ANDY,
cevapsız sorular..,
hani bilgi niyetine..,
hayâtımdan insan manzaraları,
iç dökmeler,
tavsiye
Cuma, Temmuz 16, 2010
iddia ve kifayet üzerine
Kimsenin önünü kesmeyi sevmem. Sevsem sünnetçi filan olurdum. Hele gençleri öyle çok seviyorum ki. Kimse yaşlandı da gençlerin önünü kesiyo filan demeye kalkmasın benim için.Ama şu yaşımdayım, şurada -ki site bile değil altı üstü bir blogda- konuk yazar olarak bu bloğa bir şekilde yolu düşenlerin karşısında bir yazı yazarken, yayına sokarken, sonrasında yazdığımı okurken bile yüreğim titriyor, aman bir cahillik , bir ukalâlık, bir haddini bilmezlik yapmış olabilir miyim diye, Ödüm patlıyor.
Doğal olarak, çağın tartışmasız iletişim aracı olan herhangi bir televizyon kanalında program yapan kişilerden de yaşlı olsun, genç olsun aynı özeni, aynı saygıyı bekliyorum. Görmediğime tanık olduğumda da hesabını soruyorum, elbet hakkımdır, hakkımızdır.
Yaşı kemale erenler daha az düşüyorlar böyle hatalara elbet. Çok erken olduğunun farkına bile varmadan "Ben artık oldum" diyen gençlerde ise sıkça rastlıyoruz bu iddiacılığa.
İztv diye bi kanal var. Bu kanalda program yapan bi de kızcağız var. Işıl Bayraktar' mış adı. Göcek-Fethiye arası ege turu ile ilgili bir bölümüne rastgeldim "gezi rehberi" adlı programının.
Bir ara söz döndü dolaştı geldi, 1950 lerde Cevat Şakir öncülüğünde "macera" adlı tekne ile yapılan ilk mavi yolculuk seyahatine. Sabahattin Eyüboğlu, Azra Erhat, Mina Urgan ve daha önemli başka isimlerin bir araya gelip mavi yolculuk yaptığı o ilk seferinde, tekneye konan martı olmaya bile razı olduğunu iddia etti kızımız.
İlgimi çekti, izledim sonuna kadar.
Özellikle baktım program sonunda yapımcı kim, metin yazarı kim,
sunan kim diye.
Teknenin aşçısının yaptığı salataların tadına bakıyomuşcasına, aslında hiç de seksî olmadığı halde denizin tadına bakıyo gibi filan bikini ile resim de vermiş -bana sorarsanız göz renginin ela olmasından başkaca bir fiziksel güzellliği olmayan bu vasat- kızcağızmış metin yazarı da programın.
Ama benim derdim bu değil. Debelenmiş epeyce, gezdiği yerlerin tarihsel-doğal yapısı hakkında bilgi edinip, izleyiciye sunmak için. Program her şey iyi güzelmiş de, bir de o genç yaşına bakmadan metinlerde eski Türkçeyi kullanma merakı olmasaymış.
Herhalde O da istemezdi, Göcek civarı bir yerde bir lokantada yemek yediği an çevreyi tasvir ederken;
"manzara ise kifayetsiz" demeyi.
Herhalde O ' da bilmezdi kendi dilini kullanmakta bu kadar iddialı ama sakar
tavrı ile "macera" adlı o teknede değil martı, sivrisinek bile olamayacağını.
Herhalde O' da bilmezdi
"şarkıların bu kadar güzel
kelimelerinse kifayetsiz olduğunu,
bu derde düşmeden önce"
Çarşamba, Haziran 30, 2010
Keşke herkes GOOGLE kadar zeki ve anlayışlı olsa

Googılı seviyorum.
Gugıl diye mi söz etmeliyim bilmiyorum ama ben onu öylece, içimden geldiği gibi ifade etmeyi seviyorum.Gugıl diyince sanki yabancılaşıveriyor güzelim deniz fenerim. Yok canım, deniz feneri lafını duyunca hiç tüyleriniz diken diken olmasın. Deniz feneri denizciler için yaşamsal önem taşıyan yol göstericilerdir. Bakmayın siz çıkarlar uğruna güzelim ismin/kavramın ırzına geçilmiş olmasına.
İnternet biz kullanıcılar için uçsuz bucaksız bir okyanus ise, Googıl da bizi en yakın ve aradığımız kara parçasına taşıyan tartışmasız deniz fenerimiz değil mi? Sanal alemde insana yolunu gösteren, neyi aradığını üç beş harf ile şıp diye anlayıp, aradığı ile en kısa sürede buluşturan böylesi bir klavuz, aradığının eğrisini de doğrusunu da gösteren böylesi bir dost olması inanılmaz bir nimet.
Peki ya gerçek hayatta böyle dostlarımız olsa nasıl olurdu?
Leb demeden leblebiyi anlayan kaç insan var hayatınızda?
Eğrisi ile doğrusu ile aklınızdan geçeni her yönüyle değerlendirmenizi sağlayacak seçenekleri önünüze serecek kadar samimi, iyi niyetli, açık ve yalansız kaç insan var sahi çevrenizde?
Bu bloğa googıldan gelen kazazede okurlar da, bu bloğu düzenli olarak takip eden blog sahibi okurlar da ne demek istediğimi iyi biliyorlar aslında. Ne kadar ilgilenmiyorum desek de, blog sayaçları ile bloğa gelen okurların nereden, hangi referanslar ile geldiğine bakıp, googıldaki aramalara zaman zaman gülümsemiyor muyuz? Hatta bir ara bloglara googıl aramalarından gelen okurların anahtar sözcükleri ile dalga geçme modası bile vardı, biliyoruz. Eğlenceli idi şüphesiz.
Ne olursa olsun, googıla tapıyorum. Buyursunlar benim anahtar sözcüklerim ile de doya doya dalga geçsinler hiç önemi yok. Ben o anahtar sözcükleri ardı ardına sıraladığımda karşımdaki ne demek istediğimi anlıyor ya, bu bana yetiyor ve artıyor.
Daha bu akşam "afganistan film okumak isteyen küçük kız" sözcüklerimle bir türlü hatırlayamadığım o harika filmin adını, yönetmenini vesairesini önüme serdi, eksik olmasın. Sahi ne güzel bi filmdi o. Cnbcede benim rastladığım kadarı ile iki kez gösterildi ama, siz rastlamadı iseniz lütfen bulup izleyin bu arada sözü edilmişken. Ne diyordu Orhan Veli; onu da sonra anlatırım. Ya da anlatmayayım, siz googılım olup anlayın ne demek istediğimi mesela.
Gugıl diye mi söz etmeliyim bilmiyorum ama ben onu öylece, içimden geldiği gibi ifade etmeyi seviyorum.Gugıl diyince sanki yabancılaşıveriyor güzelim deniz fenerim. Yok canım, deniz feneri lafını duyunca hiç tüyleriniz diken diken olmasın. Deniz feneri denizciler için yaşamsal önem taşıyan yol göstericilerdir. Bakmayın siz çıkarlar uğruna güzelim ismin/kavramın ırzına geçilmiş olmasına.
İnternet biz kullanıcılar için uçsuz bucaksız bir okyanus ise, Googıl da bizi en yakın ve aradığımız kara parçasına taşıyan tartışmasız deniz fenerimiz değil mi? Sanal alemde insana yolunu gösteren, neyi aradığını üç beş harf ile şıp diye anlayıp, aradığı ile en kısa sürede buluşturan böylesi bir klavuz, aradığının eğrisini de doğrusunu da gösteren böylesi bir dost olması inanılmaz bir nimet.
Peki ya gerçek hayatta böyle dostlarımız olsa nasıl olurdu?
Leb demeden leblebiyi anlayan kaç insan var hayatınızda?
Eğrisi ile doğrusu ile aklınızdan geçeni her yönüyle değerlendirmenizi sağlayacak seçenekleri önünüze serecek kadar samimi, iyi niyetli, açık ve yalansız kaç insan var sahi çevrenizde?
Bu bloğa googıldan gelen kazazede okurlar da, bu bloğu düzenli olarak takip eden blog sahibi okurlar da ne demek istediğimi iyi biliyorlar aslında. Ne kadar ilgilenmiyorum desek de, blog sayaçları ile bloğa gelen okurların nereden, hangi referanslar ile geldiğine bakıp, googıldaki aramalara zaman zaman gülümsemiyor muyuz? Hatta bir ara bloglara googıl aramalarından gelen okurların anahtar sözcükleri ile dalga geçme modası bile vardı, biliyoruz. Eğlenceli idi şüphesiz.
Ne olursa olsun, googıla tapıyorum. Buyursunlar benim anahtar sözcüklerim ile de doya doya dalga geçsinler hiç önemi yok. Ben o anahtar sözcükleri ardı ardına sıraladığımda karşımdaki ne demek istediğimi anlıyor ya, bu bana yetiyor ve artıyor.
Daha bu akşam "afganistan film okumak isteyen küçük kız" sözcüklerimle bir türlü hatırlayamadığım o harika filmin adını, yönetmenini vesairesini önüme serdi, eksik olmasın. Sahi ne güzel bi filmdi o. Cnbcede benim rastladığım kadarı ile iki kez gösterildi ama, siz rastlamadı iseniz lütfen bulup izleyin bu arada sözü edilmişken. Ne diyordu Orhan Veli; onu da sonra anlatırım. Ya da anlatmayayım, siz googılım olup anlayın ne demek istediğimi mesela.
Ah keşke yaşamımızın her alanında karşılaştığımız herkes googıl kadar anlayışlı olsa...
Hayat ne güzel olurdu...Belki evliler boşanmaz, savaşlar bile biterdi kimbilir, ha?
zebze çeşidi:
0-ANDY,
iç dökmeler,
sarhoşluk halleri,
tavsiye
Perşembe, Haziran 24, 2010
Show must go on
Fıkralarla ilgili ne düşünürsünüz bilmem. Bana sorarsanız çok ciddi darb-ı meseller içeren fıkralar vardır. Cindy Crawford ile Asım' ın fıkrasında olduğu gibi:
Cindy Crawford ve Asım bir gemi kazası neticesinde ıssız adaya düşerler. Ne yapsınlar can sıkıntısından sabah akşam birlikte olurlar. Ancak bir süre sonra Asım durumdan zevk almamaya başlar. Cindy çıldırır. Asım'a ne olduğunu sorar, ne isterse yapabileceğini söyler. Her türlü fantaziyle ve herşeyiyle emrine âmade olduğunu, nerede hata yaptıysa düzeltmeye çalışacağını anlatır. Asım inatla Cindy'ye 'istediğim şeyi yapabilmen mümkün değil' der. Cindy çaresizlik içinde ısrar eder ve herşeyi göze aldığını söyler. Asım en sonunda 'Bir denemeye' karar verir. Önce Cindy'nin saçlarını kısacık keser. Sonra üstünü örtecek biçimde ceketini giydirir. Kestiği saçlardan bıyık yapar. Cindy, ne olduğunu anlamaya çalışırken Asım onu mümkün olduğu kadar erkeğe benzettikten sonra akşam olunca sahile gelmesini söyler. Akşam olur ve Cindy erkek kılığında sahile gelir bakar ki Asım mukellef bir rakı sofrası hazırlamış ve masayı mezelerle doldurmuştur. Asım ve Cindy masaya otururlar ve Asım elini kanka modunda Cind'nin omzuna koyar ve şöyle der:
-Ulan Kazım bir aydır kiminle sevişiyorum söylesem inanmazsın.
........
Asım'a başkaları ile paylaşmadıkça, tek başına Cindy' i götürmek eylemi asla yetmeyecektir.
Fıkrayı duyduğumdan beri anlamlı bulur iken, facebook fenomeni ile (tamamen bireysel-bilimsel yaklaşımım çerçevesinde) birebir örtüşmesi neticesinde, bu fıkra insana bakış-görüş açımı anlatan en pratik ifade biçimim de oldu.
Solak ya da sağak olmanıza göre değişen kadraja uygun açılardan, cep telefonu kamerası ile kaydedilmemiş ve facebookta paylaşılmamış ise:
Ne kadar güzel olursanız olun, güzelliğiniz güzellik,
Ne kadar yüksek bir dağa tırmanırsanız tırmanın, tırmandığınız yükseklik,
Ne kadar uzağa giderseniz gidin, gittiğiniz uzaklık ,
Ne kadar derine dalarsanız dalın, daldığınız derinlik
yeterli ve anlamlı olmayacaktır.
Yakın zamanda Almanya' dan aşık olduğu İstanbul' a izine gelen, aylardır görmediği çocuğu ile geçirebileceği sınırlı saatlerini fotoroman tekniği ile resimleyen, istanbul fonunda çektiği fotoğrafları günü gününe facebookta yayınlayan, fotoğraflarda dolgun dudaklı ve iyi görüntü vereceğim derken, biricik çocuğunun yüzündeki o çaresiz ifadeyi görmekten aciz kalan bir "insan"ı gözlediğimden beri cindy ile asımın hikayesi acı da verir oldu ya, karıştırmayalım.
Şimdi, sevgili Gulteinen Enkeline' in bloğunda yerinde olarak sorduğu soruya, buradan yine bir soruyla eşlik etmek istiyorum:
Sizce de artık sadece ve sadece nasıl görüntü verdiğimiz ile ilgili değil miyiz? Sizce de artık facebookta paylaşmak için yaşamıyor muyuz? Sizce de artık bazı şeyleri sırf sergilemek adına yapmıyor muyuz-(lar mı)?
"Show must go on"...mu?
Peki, nereye ve ne zamana kadar?
Ya bir gün biz şowumuzu sergileyedururken, üzerinde şow yapacağımız sahne de kalmazsa ne olacak ?
Cindy Crawford ve Asım bir gemi kazası neticesinde ıssız adaya düşerler. Ne yapsınlar can sıkıntısından sabah akşam birlikte olurlar. Ancak bir süre sonra Asım durumdan zevk almamaya başlar. Cindy çıldırır. Asım'a ne olduğunu sorar, ne isterse yapabileceğini söyler. Her türlü fantaziyle ve herşeyiyle emrine âmade olduğunu, nerede hata yaptıysa düzeltmeye çalışacağını anlatır. Asım inatla Cindy'ye 'istediğim şeyi yapabilmen mümkün değil' der. Cindy çaresizlik içinde ısrar eder ve herşeyi göze aldığını söyler. Asım en sonunda 'Bir denemeye' karar verir. Önce Cindy'nin saçlarını kısacık keser. Sonra üstünü örtecek biçimde ceketini giydirir. Kestiği saçlardan bıyık yapar. Cindy, ne olduğunu anlamaya çalışırken Asım onu mümkün olduğu kadar erkeğe benzettikten sonra akşam olunca sahile gelmesini söyler. Akşam olur ve Cindy erkek kılığında sahile gelir bakar ki Asım mukellef bir rakı sofrası hazırlamış ve masayı mezelerle doldurmuştur. Asım ve Cindy masaya otururlar ve Asım elini kanka modunda Cind'nin omzuna koyar ve şöyle der:
-Ulan Kazım bir aydır kiminle sevişiyorum söylesem inanmazsın.
........
Asım'a başkaları ile paylaşmadıkça, tek başına Cindy' i götürmek eylemi asla yetmeyecektir.
Fıkrayı duyduğumdan beri anlamlı bulur iken, facebook fenomeni ile (tamamen bireysel-bilimsel yaklaşımım çerçevesinde) birebir örtüşmesi neticesinde, bu fıkra insana bakış-görüş açımı anlatan en pratik ifade biçimim de oldu.
Solak ya da sağak olmanıza göre değişen kadraja uygun açılardan, cep telefonu kamerası ile kaydedilmemiş ve facebookta paylaşılmamış ise:
Ne kadar güzel olursanız olun, güzelliğiniz güzellik,
Ne kadar yüksek bir dağa tırmanırsanız tırmanın, tırmandığınız yükseklik,
Ne kadar uzağa giderseniz gidin, gittiğiniz uzaklık ,
Ne kadar derine dalarsanız dalın, daldığınız derinlik
yeterli ve anlamlı olmayacaktır.
Yakın zamanda Almanya' dan aşık olduğu İstanbul' a izine gelen, aylardır görmediği çocuğu ile geçirebileceği sınırlı saatlerini fotoroman tekniği ile resimleyen, istanbul fonunda çektiği fotoğrafları günü gününe facebookta yayınlayan, fotoğraflarda dolgun dudaklı ve iyi görüntü vereceğim derken, biricik çocuğunun yüzündeki o çaresiz ifadeyi görmekten aciz kalan bir "insan"ı gözlediğimden beri cindy ile asımın hikayesi acı da verir oldu ya, karıştırmayalım.
Şimdi, sevgili Gulteinen Enkeline' in bloğunda yerinde olarak sorduğu soruya, buradan yine bir soruyla eşlik etmek istiyorum:
Sizce de artık sadece ve sadece nasıl görüntü verdiğimiz ile ilgili değil miyiz? Sizce de artık facebookta paylaşmak için yaşamıyor muyuz? Sizce de artık bazı şeyleri sırf sergilemek adına yapmıyor muyuz-(lar mı)?
"Show must go on"...mu?
Peki, nereye ve ne zamana kadar?
Ya bir gün biz şowumuzu sergileyedururken, üzerinde şow yapacağımız sahne de kalmazsa ne olacak ?
Cuma, Ocak 15, 2010
Çıkarın kâğıdı kalemi sınav var!

Biliyorum bunca işinizin gücünüzün arasında zırt pırt sınav yapıp sizi sınav stresine sokuyorum ama ben başarısız bir veliyim ve veli olmak zor iş. İnsanın çocuğuna mahçup olması kadar nahoş bir durum daha yok.
Yukarıdaki görsel geçen yıl derslerin-miz-e katkısı olur diye abonesi olduğumuz "vitamin okul" dan kalma. Dersimiz sosyal bilgiler, konumuz Milli Mücadele idi. Hadi sorunun ifadesinde hata vardı, o kadarını anladık; sayıca bizim asker fazla demek isterken dilleri sürçmüştü de. Yine de öylece ekrana bakakaldık. Hazine tamtakır, halk yorgun, cephane yetersiz...Oraya tıkladık olmadı, buraya tıkladık olmadı. Sonunda vazgeçtik.
Ama vitamin okuldan iyi bilecek değildik ya, iki tıkla işgalcileri vatanımızdan çıkarabilme imkanı vardı demek ki? Her şey fareyi uygun şekilde hareket ettirmekle ve bir kaç tıkla mümkündü de bizim zekamız yetmedi yine soruyu algılamaya bile.
Üzerinden bir yıl geçti ne bilgisayarımdan bu görseli ve ne de zihnimden bu soruyu silebildim. Belki de amaç buydu, bu soruyla çocuklara kurtuluş savaşımızın ne kadar zor koşullarda kazanıldığı kavratılmaya çalışılmıştı. Ya da gerçekten bu soruyla uğraşırken çocuklar, "asker, halk, cephane, hazine" değişkenlerini kullanarak bir kaç tık'la birer strateji uzmanı oluveriyordu. Kim bilir?
zebze çeşidi:
0-ANDY,
cevapsız sorular..,
iç dökmeler
Çarşamba, Aralık 23, 2009
Kendi elini kendin tut.
Uzun ve çetrefilli zamanlar...
Kış gelince böyle oluyor. Hastalıklar, dertler.
Tüm bunların üzerine bir de sevdiğim bir abinin ölümü...
1942 doğumlu, iyi yürekli, gırgırı, makara yapmayı, fıkra anlatmayı seven, gözleri her daim gülen bir adamın çırpına çırpına ölmesi ekleniverdi Lodoslu, kasvet günlere.
Dün kabristanda, iki metre beyaz kumaşın üzerine bir kaç kürek toprak attıktan hemen sonra, son nefesini verirken elini tutan başka bir abi anlattı o saniyeleri.
Fenalaşıp hastaneye kaldırdıklarında, doktorlar ayağında damar filân bulmaya çalışırlarken, o ellerini bilinç dışı sallıyormuş böyle, çırpınır gibi...
Dün cenazede olan bir sürü başka abiler, ölen abinin can cekiştiği ve öldüğü sıralarda önceden plânlanmış bir balodaydılar.
Haber baloya eriştiği hâlde, gereken kulaklara fısıldandığı hâlde program hiç bozulmadı.
Eğlenti, neşe devam etti. Elbette, daha önceden yapılmış büyük organizasyonlar iptâl edilemez, edilmemeli de... Ama, iki kelime ile bahsi edilip, şerefine bir kadehçik kaldırılabilinirdi.
Yapılmadı.
İki dakikada olsa, neşeler kaçmasındı...
Böyle bir anlayışta var.
Var ama can çekişiyor.
Çırpınıyor.
Son nefesini verirken başında elini tutacak birisini bulabileceğini de sanmıyorum.
Kış gelince böyle oluyor. Hastalıklar, dertler.
Tüm bunların üzerine bir de sevdiğim bir abinin ölümü...
1942 doğumlu, iyi yürekli, gırgırı, makara yapmayı, fıkra anlatmayı seven, gözleri her daim gülen bir adamın çırpına çırpına ölmesi ekleniverdi Lodoslu, kasvet günlere.
Dün kabristanda, iki metre beyaz kumaşın üzerine bir kaç kürek toprak attıktan hemen sonra, son nefesini verirken elini tutan başka bir abi anlattı o saniyeleri.
Fenalaşıp hastaneye kaldırdıklarında, doktorlar ayağında damar filân bulmaya çalışırlarken, o ellerini bilinç dışı sallıyormuş böyle, çırpınır gibi...
Dün cenazede olan bir sürü başka abiler, ölen abinin can cekiştiği ve öldüğü sıralarda önceden plânlanmış bir balodaydılar.
Haber baloya eriştiği hâlde, gereken kulaklara fısıldandığı hâlde program hiç bozulmadı.
Eğlenti, neşe devam etti. Elbette, daha önceden yapılmış büyük organizasyonlar iptâl edilemez, edilmemeli de... Ama, iki kelime ile bahsi edilip, şerefine bir kadehçik kaldırılabilinirdi.
Yapılmadı.
İki dakikada olsa, neşeler kaçmasındı...
Böyle bir anlayışta var.
Var ama can çekişiyor.
Çırpınıyor.
Son nefesini verirken başında elini tutacak birisini bulabileceğini de sanmıyorum.
zebze çeşidi:
0-ABY,
bazı cevapsız sorulara yanıt,
iç dökmeler
Perşembe, Aralık 17, 2009
Telif hakkını da al dedim, öyle git dedim

İzlesene'ydi, feysbuk'tu, blogdu derken her türlü internet kanalından sonra Ali Kırca' nın ana haber bültenine de konu olması neticesi izlemeyen kaldı mı bilmiyorum "al dedi git dedi" adıyla maruf izlencelik dramayı.
Bu klip mi desem, kısa film mi, adını bir türlü koyamadığım filmi feysbukta ilk izlediğimde hiç inkar etmiyorum, kim yaptıysa az fırlama değilmiş deyip ben de katıla katıla güldüm. (burada fırlama dediğime bakmayın, açık açık "kimse bu piç zekiymiş" dedim aslında) Öyle ya kıvrak bir zeka yakalamış olmalıydı "Vicdan" ın hızlı konuşması ile rap müziğin söz ritminin örtüştürülüp böyle bir rap şarkı yapılabileceği fikrini, ki takdire şayandı.
Yine de kulak vermeden edemedim Vicdan' ın sözlerine. Vicdan, asla izlemediğim, ne yapıldığını bilmediğim o programa niye çıkmıştı ve bunca "dedi"nin "kodu"nun arasında neyi haykırıp, hangi derdini anlatmaya çalışıyordu acaba? Açıkçası çok da anlayamadım ama, öz annesi tarafından bile umut kesilmiş bir erkeğin kadını olmayı denemiş, o koca tarafından dilendirilmeye mi çalışılmış neymiş, öyle bir hikayeydi algıladığım alt yazıdan.
Yine de kulak vermeden edemedim Vicdan' ın sözlerine. Vicdan, asla izlemediğim, ne yapıldığını bilmediğim o programa niye çıkmıştı ve bunca "dedi"nin "kodu"nun arasında neyi haykırıp, hangi derdini anlatmaya çalışıyordu acaba? Açıkçası çok da anlayamadım ama, öz annesi tarafından bile umut kesilmiş bir erkeğin kadını olmayı denemiş, o koca tarafından dilendirilmeye mi çalışılmış neymiş, öyle bir hikayeydi algıladığım alt yazıdan.
Öyle ya, Vicdan oraya ilk albümünün tanıtımını yapmak için çıkmamıştı, bu her halinden anlaşılıyordu. Bizler evlerimizde bir tıkla ulaşıp yarılana kadar gülüyorduk da bu kadın ne için paralanıyordu acaba, yönetmenin "Hadi Vicdan iki dakikan var hayatının çıkmazlarını anlatmak için, çabuk anlat, reklam giricez senin konuşmanın ardından" talimatı mıydı böylesine koşturan Vicdan'ı.
İçim acıdı espriye katıla katıla gülüşüm bittiğinde. Kadıncağız ya da yakınları bilse feysbukta böyle "şebek" hale düşürüldüğünü, bunu yapmanın bir bedeli olduğunu, bunu yapandan bu bedeli isteyebileceklerini, dava etmezler miydi acaba bunu yapanları?
Vicdan'ın dramından türetilmiş rap klibi umulanın da ötesinde bir reytinge ulaştı ve pik yapıp kapitalizmin dişlileri arasında çatır çatır bir güzel öğütüldü sonunda.
Vicdan'ın dramından türetilmiş rap klibi umulanın da ötesinde bir reytinge ulaştı ve pik yapıp kapitalizmin dişlileri arasında çatır çatır bir güzel öğütüldü sonunda.
Olan oldu ve Fiat, bu çekimdeki replikleri çok da değiştirmeden reklamlarında kullandı. Ne güzel. Bu ülkede sürekli gelişen tek sektör ve sanat var o da "reklamcılık" buna hiç şüphem yoktu zaten, inancım pekişti.
Merakım sadece şu; bunca reytingden ve son olarak reklam malzemesi olarak kullanılıp paraya çevrilmesinden sonra,
Vicdan' a oralarda yırtınmasını telafi edecek telifi veren bir vicdan kaldı mı memlekette acaba?
zebze çeşidi:
0-ANDY,
cevapsız sorular..,
iç dökmeler
Cuma, Aralık 11, 2009
GÖLGE ASKERLER...
Cumartesi, Aralık 05, 2009
İllâ illâ!
Böyle bir kabine daha yoktur bence yeryüzünde. Şimdi bir kabine düşünelim, bakanlardan ve illâ ki başbakandan oluşan. Ve illâ ki bakanlar kurulu, konularında uzman kişilerden oluşturulmuş veya "oluşmalı" olan . Ve dahi başlarının, bakanlarına uzmanlık alanlarında saygı duymasını gerektirecek kadar sağduyulu olması gereken. İllâ, illâ. Ama öyle diil işte! Bak sağlık bakanı bıyıklarının altından sırıta sırıta "aşı yaptırın, aşı aleyhine konuşanlar yarın bi'gün halkın sağlığı ile oynadıkları gerekçesi ile cezalandırılır " derken, öteki yine illâ bıyık altından sırıtarak "aşı maşı olmıycam, ailecek kendimizce tedbirlerimizi aldık biz" diyo.
İllâ illâaa!
Asgari müşterek!
Kabine? Bakan? Başbakan?
Bilim adamı?
Temel kavramlar?
İllâ illâ! Leman Sam - Vedat Sakman. Kulakları çınlasın bunca illâ arasında.
Öyle ya "illâ" diye bi kavram var yani. Hadi öteki "illâ" ları geçtik de, toplum sağlığı mevzuu bahis olan. İllâ illâ yani.
Olmalı, olacak. Ve hatta Kaya Han arsızlığıyla istiyorum!
Bi de, bilim adamları var. Var, vardır illâ di mi? Ne diyolar "illâ illâ aşı olun, illâa!"
Biz ne yapıyoruz?
Sahi siz ne yapıyorsunuz?
Hani doktor ve avukat sızlanmasıdır klasik; "kafamızı ş'aparlar mesleğimizi söylesek, o yüzden saklarız biz mesleğimizi, çünkü illâ herkesin bir sağlık- bir hukuki sorunu vardır danışacak" diye ya. Hadi itiraf edin, hepiniz illâ nazınızın geçtiği tüm doktor ve eczacılara danıştınız bu konuda, aşı olalım mı diye? Di mi?
Ben de danıştım illâ ki. Danıştım, düşündüm, taşındım ve şu sonuca vardım: O çoook güçlü sandığımız süper güçlerin bile çaresiz kaldığı durumlar var artık. Yaşlı dünyamız etkiye tepki klâsiği ile onları bile çaresiz kılabiliyor artık. Yeryüzünü mikroorganizmalarla da paylaşmak zorundayız.
Bu öyle aşı satalım, aman da aman,
satın aldık vuralım, aman da aman,
hey gidinin efesi efesi, efelerin efesi gibi bi durum değil cidden.
Bilim adamları da bir adım sonrasını göremiyorlar artık belki ama şu an atılması gereken adımın aşı olması gerektiği konusunda hemfikirler, illâ aşı olunmalı diyorlar.
Öyle bir durum yaratıldı ki, en yetkili ağızlar bile sorumluluğun altına girmek istemezken, ben kalkıp da artiz artiz "aşı olunuz" ya da "olmayınız" diyecek durumda değilim ama belki de kıytırık bir virüs süper güçlerden daha güçlüdür kim bilir ?
Dün sağlık ocağına gidip ailecek domuz gribi aşısını vurdurduk biz,
son karar "illâ" ki size ait ama biz bunca illâ illâ arasında illâllah dedik.
Bıyığım yok, olsa dahi altından sırıtmadan, lütfen siz de bir daha düşünün diyorum.
Sağlık ve afiyet dileklerimle.
İllâ illâaa!
Asgari müşterek!
Kabine? Bakan? Başbakan?
Bilim adamı?
Temel kavramlar?
İllâ illâ! Leman Sam - Vedat Sakman. Kulakları çınlasın bunca illâ arasında.
Öyle ya "illâ" diye bi kavram var yani. Hadi öteki "illâ" ları geçtik de, toplum sağlığı mevzuu bahis olan. İllâ illâ yani.
Olmalı, olacak. Ve hatta Kaya Han arsızlığıyla istiyorum!
Bi de, bilim adamları var. Var, vardır illâ di mi? Ne diyolar "illâ illâ aşı olun, illâa!"
Biz ne yapıyoruz?
Sahi siz ne yapıyorsunuz?
Hani doktor ve avukat sızlanmasıdır klasik; "kafamızı ş'aparlar mesleğimizi söylesek, o yüzden saklarız biz mesleğimizi, çünkü illâ herkesin bir sağlık- bir hukuki sorunu vardır danışacak" diye ya. Hadi itiraf edin, hepiniz illâ nazınızın geçtiği tüm doktor ve eczacılara danıştınız bu konuda, aşı olalım mı diye? Di mi?
Ben de danıştım illâ ki. Danıştım, düşündüm, taşındım ve şu sonuca vardım: O çoook güçlü sandığımız süper güçlerin bile çaresiz kaldığı durumlar var artık. Yaşlı dünyamız etkiye tepki klâsiği ile onları bile çaresiz kılabiliyor artık. Yeryüzünü mikroorganizmalarla da paylaşmak zorundayız.
Bu öyle aşı satalım, aman da aman,
satın aldık vuralım, aman da aman,
hey gidinin efesi efesi, efelerin efesi gibi bi durum değil cidden.
Bilim adamları da bir adım sonrasını göremiyorlar artık belki ama şu an atılması gereken adımın aşı olması gerektiği konusunda hemfikirler, illâ aşı olunmalı diyorlar.
Öyle bir durum yaratıldı ki, en yetkili ağızlar bile sorumluluğun altına girmek istemezken, ben kalkıp da artiz artiz "aşı olunuz" ya da "olmayınız" diyecek durumda değilim ama belki de kıytırık bir virüs süper güçlerden daha güçlüdür kim bilir ?
Dün sağlık ocağına gidip ailecek domuz gribi aşısını vurdurduk biz,
son karar "illâ" ki size ait ama biz bunca illâ illâ arasında illâllah dedik.
Bıyığım yok, olsa dahi altından sırıtmadan, lütfen siz de bir daha düşünün diyorum.
Sağlık ve afiyet dileklerimle.
zebze çeşidi:
0-ANDY,
cevapsız sorular..,
iç dökmeler
Pazar, Kasım 08, 2009
Mutlak-ıyet
Mutlak güven yoktur!
Mutlak sadakat yoktur!
Mutlak sevgi yoktur!
...
Her biri tarafımdan bizzat yaşanarak tescil edilmiştir..
Peki bu önermelerin doğruluğunu her tescil edişimde buzdolabının kapağındaki post-itlere neden yazıyorum acep? Bilen varsa beri gelsin bi zahmet..post-it manyağı oldu güzelim kapak.
Her neyse, fark ediyorum da hayat hepimizi çok üzdü galiba.Tüm sızlanışlarım ondan..Bi söyleyip gideyim dedim.İcra çalışmaya...
Mutlak sadakat yoktur!
Mutlak sevgi yoktur!
...
Her biri tarafımdan bizzat yaşanarak tescil edilmiştir..
Peki bu önermelerin doğruluğunu her tescil edişimde buzdolabının kapağındaki post-itlere neden yazıyorum acep? Bilen varsa beri gelsin bi zahmet..post-it manyağı oldu güzelim kapak.
Her neyse, fark ediyorum da hayat hepimizi çok üzdü galiba.Tüm sızlanışlarım ondan..Bi söyleyip gideyim dedim.İcra çalışmaya...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
