cevapsız sorular.. etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
cevapsız sorular.. etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cuma, Ekim 04, 2013

baĞzıları...

Herifler vardır...
hayatları boyunca çalışıp didinen...
elbette bu didinme sırasında hataları da olmuş...
ve bu hataları yüzünden tepetaklak oldukları zamanları olan...

Karılar vardır...

iyi zamanlarında bu heriflerin...
hediye edilen yüzüklerle hava atan...
ama herif boka battığında herkesin içinde herifi boka batıran...

kadınlar vardır, kocalarına herif denilmesinden rahatsız olmayan,
ama kendilerine karı denilmesine çok kızan...
tek taraflı...

boşandımıydı o heriften...
bambaşka bir hanımefendi olan...
saçı, başı, giyimi, dostları, yaşamı değişen...
eski herifi sallamayan...
kocasıyken de zaten hiç sallamamış ama yüzük bokuna sallamış gibi görünen...
adam kaybettiğinde bi'debikte ben koyayım demekten çekinmeyen...
zaten birlikteyken bile bir başka yaşamın hayalini kuran...

sen arkadaşısın zannedersin kendini ikisinin de...
adamın hatasının büyük olduğunu bilirsin ve söylersin.
ama kadının da az biraz hatası olduğunu söylediğinde...
herif iplemez de...
karı siler seni her yerden...

kadın böyledir.

mutludur o şimdi.

ne eski kocası...

ne eski kocasının arkadaşları...
ne eski anılar...
ne eski dostluklar...

bir kalemde siler kadın...

hepsi böyle değildir elbet amma...

bir kalemde siler bazıları...

olsun.

sosyal medyada uçuşan saçları güzeldir onların...

Perşembe, Haziran 30, 2011

Civcivler ve kabukları

Bazı civcivlerin çıktıkları kabuğu beğenmemeleri haline hazımsız bünye de denebiliyor.

Bu nankör civcivler genellikle yüzyıllardır çözülememiş olan Tavuk mu Yumurtadan Çıkmış, Yoksa Yumurta mı Tavuktan sorusuna kendi değişken ruh hallerine ve duruma göre yanıt vermektedirler. Oysa aynı soruya Horozun verdiği tek cevap olan "Valla ben kim nerden çıkar bilmem, z.ker geçerim." söylemi, diğer bir söylemle olaya Horoz gözüyle bakabilme yetisi kazanan civcivlerin böyle bir problemi yoktur.
Bu yetiyi kazanamamış civcivler ise, farklı bir çiftliğe gittiklerinde, arkasında bıraktıkları ve aynı kümesten çıkmış kardeş civcivleri tanımamakta, onları aşağılamakta, "ben artık bu vatandaşları tanımıyorum." demekte bir beis görmemektedir.

Bu sorun, kimi zaman kabuğun kötü yapısından kaynaklanabilmektedir de...
O zaman kabuğun kötü taraflarını düzeltebilmek adına, öncelikli olarak o kabuğun henüz iyi bir kabuk olmadığını kabul etmek mantıklı da görünebilir. Ancak, elbirliği ile düzeltmeyi denemek yerine, diğer civcivleri aşağılayarak çıktığı kümesi ve civciv kardeşlerini tanımamak, ruh sağlığı yerinde bir civcivin yapacağı bir eylem değildir.

Aslında o civcivi iyi korumak, onu iyi yetiştirmekle mükellef olan kabuk, kendisinden çıkan erdemsiz civcivi ayıplayabilir. Halbuki onun asli görevi ayıplamak değil, bir daha böyle civcivleri doğurtmamak olmalıdır.

Daha iyi bir kabuk yapılabilmesi elbette mümkündür, bu kabuğu ortaya çıkartmak ise erdemli civcivlerin büyüdüklerinde bir arada kalması, ortak çalışması ile olabilir.

"Yazdım da ne oldu şimdi?" dedim kendi kendime. Baktım baktım, civciv mi büyüyüp kabuğu düzeltecek, kabuk mu güzel civciv üretecek?

Horozun cevabı iyiydi; Ben bilmem valla, yazar geçerim.

Cumartesi, Kasım 20, 2010

Hayatın kaç GB?

İlk video kameramı 1990'lı yılların başlarında edinmiştim. Hepsini birden oturup izlemeye kalksanız, belki de günler sürecek görüntüler var hâliyle... İş yerimde, ailem ile, arkadaşlarım ile, köpeğimiz ile ilgili, ayrıca yurt içi, yurt dışı geziler ve mavi yolculukları içeren uzuuuun filmler...
İzlediğimde içinde kaybolduğum hatıralar, zaman zaman gülerek, zaman zaman hüzünle izlediğim, kimi zaman kaybettiğimiz arkadaşlarımızı izlerken gözlerimin dolduğu ama bir sonraki sahnede beni güldüren sekanslar...
Kısacası bir insanın yetişkinlik dönemini anlatan görüntüler...

Sonra ne oldu biliyor musunuz?

Ya da bir başka deyişle neyi farkettim?

Bu 8 mm filmlerin tümünü elden geçirip düzenleyerek dijital ortama geçirdiğimde, 50GB bile tutmadığını gördüm.

52 yaşında, üstelik bayağı hareketli yaşamış bir insana ait tüm görüntülerin aslında bir cep telefonu büyüklüğündeki harici belleğe sığdığını gördüm. Bugün flaş bellek dediğimiz çakmaktan daha küçük bilgi depolarının en büyüğü 36GB'lık... Hani biraz daha sıksalar tüm yaşamımız aslında çük kadar bir kutuya sığacak...

Demek istediğim; ne kadar yaşasan, ne kadar görsen...
...toz zerreleriyiz hepimiz...

Küçük ve kısa...

Çok küçük ve çok kısa yaşam...

Bir flaş belleğe sığacak kadar...

Salı, Ekim 26, 2010

Rut değişikliği...

Geçenlerde kapı çaldı. ( Çok salak bir cümle bu... Sanki kapı 20-25 günde bir çalıyor.)
Neyse, diyafondan "Postaaa." sesi gelince açtım. Asansörden çıkan postacının elinde resmî zarfı ve adamın imzalamam için uzattığı taahhütlü mektup alındısını görünce "Hayırlısı." bakalım diyerek zarfı aldım.
Kapıyı kapatırken zarfın üzerine şöyle bir göz attığımda, hem firmamın adını hem de "bilmem kaçıncı icra mahkemesi - haciz karar tebliği" yazısını gördüm ve ateş bastı...
Kardeşim, hayatımda böyle bir şey yaşamadım ben...
"Lan nedir bu, ne hacizi, ne icrası, ne mahkemesi...?"
Titreyen ellerimle açtım zarfı...
Gözüm istemsiz olarak ilk önce parayı gördü; 53.000 Lira... Ohaaa... Nası'yâni?
Kime takmış olabilirim? Ya da kim bana takmış? Öyle kefilliğim vs'de yok...
Du'bakali...
Sakinleştim önce... Gittim bir koltuğa oturdum ve yazıyı dikkatli bir şekilde okudum...
Meğerse...
Meğer...
Meğğğ..
Eğğğ, şimdi olay şöyle gelişmiş...
Uzun yıllardır mal aldığım Aydın'lı bir firma, Karadeniz bölgesindeki bir başka firmaya olan borcunu ödememiş. Bunun üzerine Karadeniz'li firmanın avukatları Aydın'a hacize gitmişler. Hacizi gerçekleştirirken, masaların üzerinde bulunan bayram, yılbaşı tebrikleri için tutulan adres defterini de almışlar...
Sonra efenim demişler ki;
"Bu adamların muhtemel bu adreslerdeki firmalardan alacakları da olabilir. Hepsine yazı yazalım. Eğer bu insanların ya da firmaların Aydın'lı bu firmaya borçları varsa bu paraları haciz gelen firmaya değil, icra dairesine ödesinler ki biz de alacağımızı tahsil edelim..."
Bunun da hukukta bi ismi varmış ama unuttum şimdi. Herneyse...
Tabi rahatladım ben ilk anda...
Sonra baktım kağıdın altına, üstüne... Avukatlık bürosunun ismi var ama telefonu yok. Gugıl'a sordum. Cevap geldi. Aradım. Bir kız çıktı, anlattım derdimi... "Bi dakka, ben sizi falanca beye bağlayayım..." dedi, tam beklediğim gibi.
Ona da anlattım, o da "bi dakka bu işe filânca bey bakıyor, sizi ona yönlendiriyorum." dedi, tam beklediğim gibi.
Filânca bey, beni dinledikten sonra konuşmaya başladı.
"Bunları yapmak zorundalarmış. Alacak tahsili için her türlü yolu deniyorlarmış, ya benim Aydın'a borcum olsaymış, işte o parayı ben Aydın'a değil, icra müdürlüğüne ödeyecekmişim filan, fülün..."
"Avukat abi, şimdi ben ne yapçam peki?"
"Çok basit beyefendi, ben size Aydın firması ile aranızda şu anda bir alacak verecek olmadığını anlatan bir dilekçe örneği yazdırıcam. Bunu iki nüsha olarak yapın. Adliyeye gidin, ilgili icra mahkemesini bulun, dosyanızın içine koydurun."
"Sayın avukat Abi, ben bunu ne zaman yapçam peki?"
"Yedi iş günü içinde yapmazsanız, sorumlu duruma düşersiniz."
"Sayın Avukat abi... İnsanların işi gücü var, Hava da manyak sıcak... Şimdi ben iş güç bi kenara, bunlarla uğraşmak durumunda mıyım?"
"Ne yazık ki evet, beyefendi..."
"Vay a.q., sayın avukat abi... Şimdi ben, hiç bir suçum ve borcum olmadığı halde, sadece hacize gidilen firmanın adres defterinde adım var diye, işi gücü bırakıp hayatımda girmediğim Bayraklı adliyesinde icra müdürlüklerinde dosyalar arattırıp, kendimi temize çıkartmak için uğraşıcam, öyle mi?
"Hımmm, evet..."
-----------------------------------------
Aynı gün yazı hazırlanır.
İşe başlamadan önceki rutuma Bayraklı adliyesi de alınır.
Büyük arabayla gittiğim için araç garaja giremediğinden kapının önündeki polisten bekleme için tartışmalı bir izin koparılır...
Koca adliyenin labirent koridorlarında bilmem kaçıncı icra müdürlüğü aranır.
Tam o sırada çok sevdiğim ve eski bir akrabam olan avukat görülür.
"Anaaa.. sen benden habersiz buralara geliyosun haaa? Ver bakiim, neymiş derdin?" diye fırça yenilir.
"Bu evrak 3 nüsha olmalıydı, sen şuradan bi fotokopi daha çek gel, ben o sırada şuradaki odadan dosyanı çıkartayım." cümlesi duyulunca rahatlanılır.
İcra kalemine girdiğimde, o kalabalığın içinde, Avukatımın :))) , dosyayı çoktan bulduğu ve işlemi neredeyse bitirdiği görülür...
Öpüşülür, ayrılınır...
Bu olay da benim kanunlara saygılı, hürmetkâr bir T.C. vatandaşı olarak, "Ben z.çtım, sen temizle" başlıklı anılarımın içindeki yerini alır.

Salı, Ekim 12, 2010

Konu C. ise tabisiki...

İlk belirlemelere göre can ve mal kaybı olmadığından kaldığımız yerden devam ediyoruz. En azından devam etmeye çalışıyoruz.

Daha önce size çok kısa olarak Arkadaşım C. başlığı altında birisinden bahsetmiştim.

Bugün kendisinin uğuru(!) ile ilgili bir kaç bilgiyi paylaşmak istiyorum. İnanacak mısınız bilmem ama anlattıklarımda en ufak bir abartma yoktur.
Ancak bunları anlatırken kuruluş adları, şirket isimleri gibi detayları elbette kapalı olarak yazacağım.

Arkadaşım C., 2003 yılında çok başarılı olduğu bilinen kişilerle birlikte, köklü bir kuruluşta yeni bir departmanın kuruluşuna katıldı. Departman bir yıl sonra kuruluşun hiç görmediği olaylar ve terslikler yaşadı. Bugün hâlen kendisini toplayabilmiş değil.

Arkadaşım C, o sıralarda kendisine ait ve uzun yıllardır işlettiği mekânı işlerin kötüye gitmesi üzerine devretti.

Arkadaşım C, bir müddet sonra, yine uzun yıllardır demir-saç levha işi yapan iki ortaklı bir firmaya müdür olarak girdi. Bir kaç ay geçtiğinde o güne kadar hiç bir geçimsizliği olmayan ortaklardan birinin diğerini ayağından vurduğu, birisinin hastaneye diğerinin hapishaneye gönderildiği duyuldu.

Bir müddet sonra arkadaşım C, şehrin ilk on benzinliği arasında sayılan bir benzin istasyonuna müdür olarak girmeye hazırlandığı sırada, istasyonun sahibi olan iki kardeşten büyük olanı kalp krizi geçirerek öldü. Buna rağmen küçük kardeş durumu aymadığı için C.'i müdür olarak aldı ve istasyon ( tabisiki ) battı.

Bu sıralarda bir başka ortak arkadaşımız Y., C. ile ortak bir iş yapmaya karar verdi. Kereste ve bazı inşaat malzemelerini şehrin en büyük inşaat firmalarından birine satmaya başladılar.

Sonuç; Y. şimdi, eşinden boşanmış olarak yurtdışında yaşıyor, çocuklarını uzunca bir zamandır görmüyor. İnşaat firması ise ( tabisiki ) tahmin edeceğiniz gibi battı.

Arkadaşım C., bir müddet sonra yine bir arkadaşının yanında işe başladı. Bir kaç ay sonra duyduğumuz, bu arkadaşın İspanya'daki uçak kazasında ölen tek Türk yolcu olduğuydu.

Hemen hemen aynı yörede, bir başka büyük kuruluşta genel sekreter ünvanı ile işe girmesinden bir kaç ay sonra ise, o kuruluş tarihinin en büyük yangınını yaşadı.

Şimdi...

...Arkadaşım C., bana arasıra "Lan gel senle şööle güzel bi yer açalım." deyip duru...

Tabisik...??? Amaaan, tabisiki...

Pazar, Temmuz 25, 2010

SAHTEKAR GENÇÇINARLAR

Şu yaşıma geldim, her şeyin ve herkesin sahtesini, sahtekârını, yozunu, maskelisini gördüm de, çevreci kisvesi ardına gizlenen ve bu kadar ucuz sahtekârları ilk görüyorum. Olaya aymam ve şaşkınlığım öyle uzun sürdü ki buraya yazmakta bile tereddüt ettim epeyce.

Oysa biliyorsunuz ben daha önce bu blogda ne kadar ballı biri olduğumdan,cebime gelen mesajlardan öğrendiğim kadarı ile habire bedava check-up hakları, "KOL" saatleri kazandığımdan bile bahsetmiştim.Bana o mesajları gönderen numaralara dönsem bazı organlarıma geçecek "KOL" saatlerinin boyutundan korkardım hep ya, belki de şu uğradığım sahtekârlığın boyutunun küçüklüğü karşısında onlarınkinin büyüklüğüne saygı filan duyardım kimbilir. Keşke dönse miydim? O ayrı ama olay gününe dönelim biz en iyisi.

Yer bir ofis.
Zaman bundan tam olarak rakamla 10, yazıyla on ay önce.
İki adet kadın gelir, sekreteri aşar ve özel olarak görüşmek istediklerini söylerler. Kadınlardan biri genç-zayıf-uzun, diğeri kısa-şişko-yaşlıdır. Yaşlı olan sazı eline alır.Genç olan o sırada ofisi, duvarları, muhtemelen güvenlik kamerası var mıyı izlemektedir. Yaşlı olan, "GENÇ ÇINARLAR" adlı aylık bir dergi çıkarttıklarını, beher dergi bedelinin 5 (yazıyla beş) TL olduğunu, yıllık abonelik bedelinin 50 (yazıyla elli) TL olduğunu belirtir, abone olmanızı ister ve bir adet dergiyi önünüze uzatır.

Kuşe kağıda basılı bir adet "genç çınarlar" dergisidir önünüzde duran. Ay aman yazık, canımın içi çevreciler gibi masum ve sâfiyane duygularla, "tamam, olur, abone olalım, buyurunuz 50 (yazıyla elli) TL" diyerek parayı uzatırsınız. Karşılığında bir adet koçan uzatılır, abone bedeli şu, abone süresi bu, abone şu, imzalarsınız.
-İyigünler.
-İyigünler.

Aylar geçer ama bir adet dergi dahi gelmez adresinize. İmza attığınız karbonlu makbuz kopyasında başka, size verilen kartvizitte başka telefon numaraları olduğunu görür, arar, ancak, ikisinden de cevap alamazsınız. Kartvizitte mevcut "genccinarlar@gmail.com" adresine mail yazarak hakkınız olan 11 adet dergiyi istersiniz, ama karşı taraftan dergi de, ses de gelmez. Hadi dolandırıldım aman neyse önemi yok altı üstü 50 TL, 5 ini teslim edilen derginin ilk sayısına sayayım, kalan toplam kazık bedeli 45 TL diyeyim geçeyim gitsin dersiniz ama yine de aklınız almaz sadece 50 TL için bir adet kuşe kağıt dergi, bir adet makbuz koçanı ve bir adet kartvizit basılmış olduğunu, biri yaşlı diğeri iki genç personel çalıştırıldığını düşününce. Bunca zahmete değer miydi yoksa makbuza aldıkları imza ile daha büyük boyutlu bir başka dolandırma mı yapacaklar diye aylarca merakla beklersiniz. Sonunda ilk ya da son olmayabilirim, paylaşayım da başkaları ütülmesin diyip, buraya yazarsınız işte.

Siz siz olun, "genç çınarlar" adlı çevreci dergi bastıklarını, nükleer karşıtı olduklarını söyleyen biri genç-zayıf-uzun, diğeri yaşlı-şişko-kısa olan iki kadın -hatta yeryüzünde tek kaldığını iddia eden son panda bile- gelirse yanınıza, eğer para istiyorlarsa temkinli olun derim artık yazık ki...

Pazartesi, Nisan 26, 2010

Vay annassını...

Geçen gün radyoda, bir istatistik-araştırma sonucunu dinlerken yaşları 10-20 arasındaki gençlerin erkek kısmının günlük ortalama attığı sms adedinin 40, kız kısmının ise 80 olduğunu duyduğumda memleket gençliğinin ne kadar müthiş bir yerde olduğunu düşünmekten kendimi alıkoyabildiğim zamanlarda Sinan Çetin'in sayesinde, Doğuş Çay içmeyen Anadolu insanının doğruyu bilmediğini ve dâhi Tasavvuf ehillerinin de göründükleri gibi olmadıklarını, ya da oldukları gibi görünmediklerini düşünür oldum.
Doğuş Çay içmeyen Mevlevî'nin dönmeye bile hakkı yoktur.

Perşembe, Mart 18, 2010

?

Hangi aklı başında kadın sabah 8,30'da bir ulusal tv kanalına e-mail çekerek, "lütfen hava durumunu E.Y. okusun." diye istekte bulunur?
Hava durumu sunucusu bundan hoşnut olmuş seksi sesiyle, "Yükseldikçe nemlenme artıyor." dediğinde kadının durumu (hava bazında) ne olabilir? Valla merak ettim.

Salı, Mart 16, 2010

2 Foto...

"Küstahlık nedir, ne değildir?" konulu bir yazı yazıp canımı/zı sıkmak istemiyorum.
Bunun yerine sizlere geçtiğimiz günlerde, bizim evin civarında çektiğim iki fotoğraf göstericem.

Akrobasi (Resmi tıklayıp büyütün. Akrobatı o zaman görebilirsiniz. Teşekkürler İGG .:))


Küreselleşme



Pazartesi, Şubat 22, 2010

Abinci Şifresi - Abinci Code

Size iki sorum var.

1- Misal Ali Kırca gibi, genellikle belli bir kalitenin üzerinde olduğu düşünülen haber sunucuları, televizyonlarda kskgbd (*) dizilerini seyrederek etkilenip "sevgilimi kaybettim, beni aldattı." diye zarıl zurul ağlayan 6 yaşındaki kız çocuklarına rağmen, ana haber bülteninde arka plânda "Bihter'le Behlül düzüştü." yazısının önünde, bunu günün ya da haftanın en önemli olaylarından biri olarak prime-time haber bültenlerinde anlattıkları zamanlarda,
gece yastığa baş koyduklarında ne yaptıklarını ya da ne yapmadıklarını hiç düşünürler mi?

2- Diyelim ki internet bankacılığı şifren dtz8053.
Sanal klavyeyi tıkladın ve açıldı. Şifreni yazacaksın... Aaaa... Bir bakıyorsun ki, her defasında karıştırılarak çıkmasına rağmen bu kez harfler bölümünde dtz alt alta ve sayılar bölümünde de 8053 alt alta çıkmış.

Matematiksel olarak bunun olma ihtimalinin kaç milyarda bir olabileceğini hesaplayacak bir deha varsa aramızda, kendisine istediği bir Dan Brown kitabını armağan edeceğimi açıklıyorum.

(*) Kimin eli kimin cebinde belli değil'in ayıp halinin kısaltılmışı...

Not: Bu iki soru ile yine bir ay ara vereceğimi düşünenler olabilir. Valla yanıtı bende bilmiyorum. Yazacağım onlarca şey var kafamda ama bazen vaktim bazen keyfim olmuyor.
Bir de ara ara öküzler çıkıyor. Can sıkıyor.

Salı, Ocak 26, 2010

KARŞIYAKA'DA BiR PARKA EROL ATAR ADININ VERİLMESİNİ İSTiiiiYORUZ.

Bizim ilçe birbirine girdi.
Erol Atar var, bir abi.
Bir de Cevat Durak var.
Biri fotoğrafçı, diğeri belediyeci.

Cevat abi, durdu, durdu, "Ben Erol abinin adını bir parka vericem." dedi.
Kendisi, bunun nedenini soran vatandaşlara gönderdiği cevâbî yazısında da belirttiği gibi,
Erol Atar'ı,
kente, ülkeye, insanlığa hizmet etmiş, yaşamında yaptıklarıyla öne çıkmış ve önder olmuş bir kişi olarak niteledi.


Ben de şahsen, Erol Atar'ın yaşamında yaptıklarıyla öne çıktığına inanıyorum.

Ayrıca Osman bey parkının adının değiştirilip Fatih bey parkı olmasını belediyeden hasseten rica ediyorum.

Nitekim, Fatih Ürek'te hem Erol Atar'ın yakın arkadaşıdır hem de insanlığa en az Erol Atar kadar hizmet etmiş, yaptıklarıyla belki daha da öne çıkmıştır. Aslında hangisinin önde hangisinin arkada olduğu o kadar da önemli değildir. Hizmet aşkı ile yanıp tutuşmalarıdır önemli olan.


Ne mutlu Erol Atar'ı kendisine önder edinene...

Ne mutlu size...

Bir dahaki seçimde oyum yine sizindir başkanım.
İskele meydanının adını Kuşum Aydın meydanı olarak değiştirmeye söz verirseniz tabi...

Cuma, Ocak 15, 2010

Çıkarın kâğıdı kalemi sınav var!


Biliyorum bunca işinizin gücünüzün arasında zırt pırt sınav yapıp sizi sınav stresine sokuyorum ama ben başarısız bir veliyim ve veli olmak zor iş. İnsanın çocuğuna mahçup olması kadar nahoş bir durum daha yok.

Yukarıdaki görsel geçen yıl derslerin-miz-e katkısı olur diye abonesi olduğumuz "vitamin okul" dan kalma. Dersimiz sosyal bilgiler, konumuz Milli Mücadele idi. Hadi sorunun ifadesinde hata vardı, o kadarını anladık; sayıca bizim asker fazla demek isterken dilleri sürçmüştü de. Yine de öylece ekrana bakakaldık. Hazine tamtakır, halk yorgun, cephane yetersiz...Oraya tıkladık olmadı, buraya tıkladık olmadı. Sonunda vazgeçtik.

Ama vitamin okuldan iyi bilecek değildik ya, iki tıkla işgalcileri vatanımızdan çıkarabilme imkanı vardı demek ki? Her şey fareyi uygun şekilde hareket ettirmekle ve bir kaç tıkla mümkündü de bizim zekamız yetmedi yine soruyu algılamaya bile.

Üzerinden bir yıl geçti ne bilgisayarımdan bu görseli ve ne de zihnimden bu soruyu silebildim. Belki de amaç buydu, bu soruyla çocuklara kurtuluş savaşımızın ne kadar zor koşullarda kazanıldığı kavratılmaya çalışılmıştı. Ya da gerçekten bu soruyla uğraşırken çocuklar, "asker, halk, cephane, hazine" değişkenlerini kullanarak bir kaç tık'la birer strateji uzmanı oluveriyordu. Kim bilir?

Cuma, Ocak 08, 2010

Death-Book

Ölen kişilerin, facebook'taki arkadaş listemizde kalmaları doğal.

Dün gece konuyla ilgili geçen bir diyaloğu iletmek isterim sizlere...

- Abi, sen bu bilgisayar işlerinden iyi anlıyon. Bi'şi sorcam. Rahmetli Ahmet abiyi facebook'tan silmenin bir yolu var mı?

-Yok. Ancak şifresini bilmek gerekir. Neden ki? Arkadaşlarından kaldır eğer çok rahatsız oluyorsan.

-Arkadaşım değildi zaten.

-E, neden rahatsız oluyorsun.

-Abi, sağ tarafta her gün fotoğrafı çıkıyor, 27 arkadaşınız ortak, Ahmet abi'yi eklemek ister misin diye... Moralim bozuluyor.

-E iyi ya işte, gönder bir arkadaşlık isteği. Bir daha çıkmaz orada.

-Abi, ya kabûl diye cevap gelirse...

- .... ....

Salı, Ocak 05, 2010

Denemeyin kardeşim!



Sizce doğru şık hangisi?
Yukarıda gördüğünüz çoktan seçmeli, resimli, çileden çıkarmalı soru, ilkokul beşinci sınıf öğrencilerine yapılan deneme sınavının "İngilizce" sorularından biri.

Neyi deniyolar bilmiyorum ki?

A. Sabrımızı
B. Eğitim-öğretimin daha ne kadar zıvanadan çıkarılabileceğini
C. Çocukların ambale olma noktalarının neresi olduğunu
D. Nüfus planlamasını

Pazar, Aralık 27, 2009

La Havle...

Yetenek-sizsiniz adlı programın adının aslında Yeterince gerzek misiniz koyulmak üzereyken sansüre uğradığını düşünüyorum.

Adam koca kurt köpeği ile şov yapıyor.
Köpeğe silah gösterdiğinde, ön ayaklarını havaya kaldırmayı öğretmiş.


Perşembe, Aralık 17, 2009

Telif hakkını da al dedim, öyle git dedim



İzlesene'ydi, feysbuk'tu, blogdu derken her türlü internet kanalından sonra Ali Kırca' nın ana haber bültenine de konu olması neticesi izlemeyen kaldı mı bilmiyorum "al dedi git dedi" adıyla maruf izlencelik dramayı.
Bu klip mi desem, kısa film mi, adını bir türlü koyamadığım filmi feysbukta ilk izlediğimde hiç inkar etmiyorum, kim yaptıysa az fırlama değilmiş deyip ben de katıla katıla güldüm. (burada fırlama dediğime bakmayın, açık açık "kimse bu piç zekiymiş" dedim aslında) Öyle ya kıvrak bir zeka yakalamış olmalıydı "Vicdan" ın hızlı konuşması ile rap müziğin söz ritminin örtüştürülüp böyle bir rap şarkı yapılabileceği fikrini, ki takdire şayandı.
Yine de kulak vermeden edemedim Vicdan' ın sözlerine. Vicdan, asla izlemediğim, ne yapıldığını bilmediğim o programa niye çıkmıştı ve bunca "dedi"nin "kodu"nun arasında neyi haykırıp, hangi derdini anlatmaya çalışıyordu acaba? Açıkçası çok da anlayamadım ama, öz annesi tarafından bile umut kesilmiş bir erkeğin kadını olmayı denemiş, o koca tarafından dilendirilmeye mi çalışılmış neymiş, öyle bir hikayeydi algıladığım alt yazıdan.
Öyle ya, Vicdan oraya ilk albümünün tanıtımını yapmak için çıkmamıştı, bu her halinden anlaşılıyordu. Bizler evlerimizde bir tıkla ulaşıp yarılana kadar gülüyorduk da bu kadın ne için paralanıyordu acaba, yönetmenin "Hadi Vicdan iki dakikan var hayatının çıkmazlarını anlatmak için, çabuk anlat, reklam giricez senin konuşmanın ardından" talimatı mıydı böylesine koşturan Vicdan'ı.
İçim acıdı espriye katıla katıla gülüşüm bittiğinde. Kadıncağız ya da yakınları bilse feysbukta böyle "şebek" hale düşürüldüğünü, bunu yapmanın bir bedeli olduğunu, bunu yapandan bu bedeli isteyebileceklerini, dava etmezler miydi acaba bunu yapanları?
Vicdan'ın dramından türetilmiş rap klibi umulanın da ötesinde bir reytinge ulaştı ve pik yapıp kapitalizmin dişlileri arasında çatır çatır bir güzel öğütüldü sonunda.
Olan oldu ve Fiat, bu çekimdeki replikleri çok da değiştirmeden reklamlarında kullandı. Ne güzel. Bu ülkede sürekli gelişen tek sektör ve sanat var o da "reklamcılık" buna hiç şüphem yoktu zaten, inancım pekişti.
Merakım sadece şu; bunca reytingden ve son olarak reklam malzemesi olarak kullanılıp paraya çevrilmesinden sonra,
Vicdan' a oralarda yırtınmasını telafi edecek telifi veren bir vicdan kaldı mı memlekette acaba?

Cumartesi, Aralık 05, 2009

İllâ illâ!

Böyle bir kabine daha yoktur bence yeryüzünde. Şimdi bir kabine düşünelim, bakanlardan ve illâ ki başbakandan oluşan. Ve illâ ki bakanlar kurulu, konularında uzman kişilerden oluşturulmuş veya "oluşmalı" olan . Ve dahi başlarının, bakanlarına uzmanlık alanlarında saygı duymasını gerektirecek kadar sağduyulu olması gereken. İllâ, illâ. Ama öyle diil işte! Bak sağlık bakanı bıyıklarının altından sırıta sırıta "aşı yaptırın, aşı aleyhine konuşanlar yarın bi'gün halkın sağlığı ile oynadıkları gerekçesi ile cezalandırılır " derken, öteki yine illâ bıyık altından sırıtarak "aşı maşı olmıycam, ailecek kendimizce tedbirlerimizi aldık biz" diyo.
İllâ illâaa!
Asgari müşterek!
Kabine? Bakan? Başbakan?
Bilim adamı?
Temel kavramlar?
İllâ illâ! Leman Sam - Vedat Sakman. Kulakları çınlasın bunca illâ arasında.
Öyle ya "illâ" diye bi kavram var yani. Hadi öteki "illâ" ları geçtik de, toplum sağlığı mevzuu bahis olan. İllâ illâ yani.
Olmalı, olacak. Ve hatta Kaya Han arsızlığıyla istiyorum!
Bi de, bilim adamları var. Var, vardır illâ di mi? Ne diyolar "illâ illâ aşı olun, illâa!"
Biz ne yapıyoruz?
Sahi siz ne yapıyorsunuz?
Hani doktor ve avukat sızlanmasıdır klasik; "kafamızı ş'aparlar mesleğimizi söylesek, o yüzden saklarız biz mesleğimizi, çünkü illâ herkesin bir sağlık- bir hukuki sorunu vardır danışacak" diye ya. Hadi itiraf edin, hepiniz illâ nazınızın geçtiği tüm doktor ve eczacılara danıştınız bu konuda, aşı olalım mı diye? Di mi?
Ben de danıştım illâ ki. Danıştım, düşündüm, taşındım ve şu sonuca vardım: O çoook güçlü sandığımız süper güçlerin bile çaresiz kaldığı durumlar var artık. Yaşlı dünyamız etkiye tepki klâsiği ile onları bile çaresiz kılabiliyor artık. Yeryüzünü mikroorganizmalarla da paylaşmak zorundayız.

Bu öyle aşı satalım, aman da aman,
satın aldık vuralım, aman da aman,
hey gidinin efesi efesi, efelerin efesi gibi bi durum değil cidden.
Bilim adamları da bir adım sonrasını göremiyorlar artık belki ama şu an atılması gereken adımın aşı olması gerektiği konusunda hemfikirler, illâ aşı olunmalı diyorlar.
Öyle bir durum yaratıldı ki, en yetkili ağızlar bile sorumluluğun altına girmek istemezken, ben kalkıp da artiz artiz "aşı olunuz" ya da "olmayınız" diyecek durumda değilim ama belki de kıytırık bir virüs süper güçlerden daha güçlüdür kim bilir ?

Dün sağlık ocağına gidip ailecek domuz gribi aşısını vurdurduk biz,
son karar "illâ" ki size ait ama biz bunca illâ illâ arasında illâllah dedik.
Bıyığım yok, olsa dahi altından sırıtmadan, lütfen siz de bir daha düşünün diyorum.

Sağlık ve afiyet dileklerimle.

Çarşamba, Kasım 11, 2009

Ayıp bir yazı.

Çoook uzun zaman önce bahsettiğim bir N.abi 'miz vardı bizim. Hâlâ da var. Bi'şey olmadı adama yani. Alt katta oturuyor. Eskisi gibi sesi de çıkmıyor mangala, çangala.
Bu adamın en büyük özelliği ağzının küfüre yatkın oluşu. Biraz bana benziyor bu yönüyle ama o, sıklıkla "a.q."ı kullanıyor.
İki örnek vereyim size.
Yıllar evvel, sadece erkeklerin olduğu bir yönetim toplantısında, apartmanın ana kapı girişine sensörlü lamba takılmak istendiğinde, "Sanki Uskumruköy villaları, a.q." demişti.
Sonra, belediye arka sokağımızı renkli, güzel taşlarla döşerken, altıncı kat penceresinden, "Sanki Şanzelize a.q." diye çığırmış, arka bahçede ben ve apartman görevlimiz Mevlüt yarılmıştık.
Yalnız, N.abi bu küfürü ederken ilk kelimenin üç hecesi arasında saliselik duraklamalar uygulamakta... Daha doğrusu normalde tek söylenen M ve N harflerini sanki MM ve NN şeklinde yazılmış gibi telâffuz etmekte. Bu da ettiği küfürü daha vurucu hâle getirmekte. Dene bak şimdi bi, A.Q.

Neyse, bugün esas üzerinde durmak istediğim iki kısa şey var, a.q.

Bunlardan biri, Matraş derinin ortaklarından birinin oğlu... Babasının ölümü üzerine şirketten kendi payı olduğunu iddia ettiği 187 milyon doları istemiş. Vay a.q. ya...

Bir diğeri ise spermleri için kendisine 75 milyon dolar önerilen Beckham. Hani gircen tuvalete... 2 dakka takılcan, doldurcan kinder sürpriz yımırtasının içine kamçılıları, kapçan 75 milyonu... Vay ki ne vay...
Buna da artık "vay a....ı astarını s....m" demekten başka bir şansım yok...

Özür dilerim N.abi.

Perşembe, Kasım 05, 2009

Dikkatle incele ve düşün...

Bugün statcounter'a bakarken aşağıdaki resimde gördüğüm bilgiye rastladım...
Bakın kim bakmış bizim sayfaya...




Ve nelere bakılmış,  burada...

En baştaki postun (31 Mayıs 2007 tarihli)  içindeki sözlere ve aşağıya indiğinizde 13 Mayıs 2007 tarihli postun içeriğine bakıldığında insanın kafasına garip sorular gelmiyor mu?

Rare Earth'ün big brother diye bi şarkısı vardı... Çok severdim...:)))