hani bilgi niyetine.. etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hani bilgi niyetine.. etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Perşembe, Haziran 30, 2011

Civcivler ve kabukları

Bazı civcivlerin çıktıkları kabuğu beğenmemeleri haline hazımsız bünye de denebiliyor.

Bu nankör civcivler genellikle yüzyıllardır çözülememiş olan Tavuk mu Yumurtadan Çıkmış, Yoksa Yumurta mı Tavuktan sorusuna kendi değişken ruh hallerine ve duruma göre yanıt vermektedirler. Oysa aynı soruya Horozun verdiği tek cevap olan "Valla ben kim nerden çıkar bilmem, z.ker geçerim." söylemi, diğer bir söylemle olaya Horoz gözüyle bakabilme yetisi kazanan civcivlerin böyle bir problemi yoktur.
Bu yetiyi kazanamamış civcivler ise, farklı bir çiftliğe gittiklerinde, arkasında bıraktıkları ve aynı kümesten çıkmış kardeş civcivleri tanımamakta, onları aşağılamakta, "ben artık bu vatandaşları tanımıyorum." demekte bir beis görmemektedir.

Bu sorun, kimi zaman kabuğun kötü yapısından kaynaklanabilmektedir de...
O zaman kabuğun kötü taraflarını düzeltebilmek adına, öncelikli olarak o kabuğun henüz iyi bir kabuk olmadığını kabul etmek mantıklı da görünebilir. Ancak, elbirliği ile düzeltmeyi denemek yerine, diğer civcivleri aşağılayarak çıktığı kümesi ve civciv kardeşlerini tanımamak, ruh sağlığı yerinde bir civcivin yapacağı bir eylem değildir.

Aslında o civcivi iyi korumak, onu iyi yetiştirmekle mükellef olan kabuk, kendisinden çıkan erdemsiz civcivi ayıplayabilir. Halbuki onun asli görevi ayıplamak değil, bir daha böyle civcivleri doğurtmamak olmalıdır.

Daha iyi bir kabuk yapılabilmesi elbette mümkündür, bu kabuğu ortaya çıkartmak ise erdemli civcivlerin büyüdüklerinde bir arada kalması, ortak çalışması ile olabilir.

"Yazdım da ne oldu şimdi?" dedim kendi kendime. Baktım baktım, civciv mi büyüyüp kabuğu düzeltecek, kabuk mu güzel civciv üretecek?

Horozun cevabı iyiydi; Ben bilmem valla, yazar geçerim.

Salı, Nisan 26, 2011

Kaybedenler Kulübü

Ölümün olduğu yerde daha ciddi ne olabilir ki?


1999-2000... O yıllar boşluğa düştüğüm, muhtemel orta yaş krizinin en şiddetli vurduğu zamanlardı.
İstanbul'da bir arkadaşımda kalırken, bir gece tesadüfen dinlemiştim radyoda onları.
Çok sevmiştim. Sonra, İzmir'e dönerken arkadaşımdan bu programları kaydedip, kasette biriktirmesini ve bana göndermesini rica etmiştim. Sağolsun, kırmamıştı beni.
İzmir'de Kent FM çıkmıyordu. Ve Kaan Çaydamlı ile Mete Avunduk İstanbul'da haftada üç gece Kent FM'de canlı yayın yapıyorlardı. Programın adı Kaybedenler Kulübü idi...

Bu işi tamamen birbirlerinin sohbetinden keyif aldıkları için, ücret almaksızın yapıyorlardı.
Programın fon müziği Sacred Spirit adlı grubun Yeha Noha şarkısı, tüm program boyunca arkada çalıyor,
Kaan ve Mete sürekli bir şeyler ( ! ) içiyorlar, uzun aralıklarla kimine göre sıkıcı muhabbetler yapıyorlar, sonra kafalarına göre, Beatles'tan, Cem Karaca'dan, Ferdi Özbeğen'den, Leonard Cohen'den bir şarkı çalıyorlar ve yine Yeha Noha'ya dönerek ve içerek (!) muhabbete devam ediyorlardı.

2001'di sanıyorum. Kadıköy'de Karga barı bulup, bir gece Kaan ile tanıştım. Daha doğrusu İzmir'den İstanbul'a sadece Kaan'ı yakından tanımak için gittim.
Kısa sayılabilecek bir sohbetimiz oldu. Sonra bir programında "Haluk Can'dır." demişti. İzmir'den, rakıdan ve balıktan bahsetmişti.
Bu bile yetmişti bana, çünkü ben bu garip adamı çok sevmiştim.

Bir kaç ay önce Kaybedenler Kulübü film yapıldı. Bence olağanüstü. Kiminiz sevmeyebilirsiniz. Dediğim gibi, herkesin kolay sevebileceği, çekebileceği muhabbetler değil bunlar.

Öykünün gerisini, ne yaptıklarını, nasıl yaptıklarını, istemeden nasıl reyting birinciliğini aldıklarını :) aşağıda 4 link halinde bilginize sunuyorum.



Kaybedenler Kulübü Sinema Fragmanı ( Official Trailer )
http://www.youtube.com/watch?v=Rk93mSp8yCc&feature=related



Kaybedenler Kulübü görüntüleri eşliğinde uzun görüntü
http://www.youtube.com/watch?v=gUMLqtnw1jM



Kaybedenler Kulübü Filminin Tamamı
http://hotfile.com/dl/115659852/79580c0/KKulubu.avi.html




Büyük istek üzerine, programı bıraktıktan sonra Kaan ve Mete'nin 10 Nisan 2011'de Dinamo FM'de sabah programı. ( Elbette gece programlarının zevki yok ama olsun, en azından gerçek sesleri ve muhabbetleri hakkında size bir bilgi verebilir.)

http://hotfile.com/dl/115731604/7cec4e9/Kaybedenler_Kulubu-10_Nisan_2011_Dinamo_Ozel.mp3.html



Hepinize iyi günler...
Tabi eğer böyle bir şey mümkünse... :)))

Perşembe, Mart 03, 2011

Oh... yine yazabiliyorum..:)))

Ya olm hastamısınız nesiniz ya? Ne uğraştırıyorsunuz abi bizi bu kadar...

Ortadoğu'da internet devrimi, Türkiye'de yine sansür

02.03.2011
Haluk Şahin
haluksahin@tv8.com.tr
Blogdan alma haberi

Ortadoğu'da internet devrimi, Türkiye'de yine sansür

Türkiye en olmayacak şeylerin en olmayacak zamanlarda olduğu bir ülkedir. Zaman zaman ülkemizin Murphy’nin Yasaları’nı kanıtlamak için özel olarak tasarlandığını düşünürüm! Hani “Bir şey bozulabilecekse mümkün olan en kötü zamanda bozulur” türünden yasaların!

Şu işe bakar mısınız: Tam internetin, sosyal medyaların, bu arada blogların Ortadoğu’yu altüst eden devrimci hareketliliğin başlıca dinamolarından biri olduğu ilan edilmişken; ve dahi, tam Türkiye “işleyen” demokrasisi ile bölgedeki otokratik ülkelere örnek olarak gösterilirken, sen kalk on binlerce Türk blogcunun kullandığı blogspot platformunu mahkeme kararıyla kapat. Fikrini açıklamaya çalışan geniş bir kitleyi sustur! Fiilen sansür uygula!

Hem de tam değerli dostlarım Zeynep Atikkan ile Aslı Tunç’un “Blogdan Al Haberi” kitabının elime ulaştığı gün yap bunu. Yani kitabın başlığını “Blogdan Alma Haberi Çünkü Burası Türkiye’dir”e çevir!

Ey Murphy! Biz olmasak ilhamını nereden alacaksın?

*

Bana öyle geliyor ki, öğrenme özürlüsü yöneticilere sahibiz. Yoksa bu konudaki tüm dersleri uzayıp giden Youtube olayından öğrenmiş olurduk ve bir daha kendimizi dünyaya rezil edecek böyle bir duruma düşmezdik.

Neydi orada almamız gereken birinci ders? İnternet Çağı’ında yasaklamanın çare olmadığıydı. Başbakan Erdoğan bile dile getirmişti bu gerçeği.

Ama hayır! Tüm “ileri demokrasi” söylemine rağmen yasakçı refleksten bir türlü kurtulamıyoruz. Askerin “Yassah hemşerim”ine karşı çıkarak demokrat olduğunu sananlar, sivil “Yasak hemşerim”lere başvurmaktan çekinmiyorlar.

Eskiler gibi onlar da, bir şeyi yasaklayınca sorunu çözdüklerini sanıyorlar. Oysa tam tersine büyüyor, mikrop kapıyor sorun! Cerahat topluyor.

Deniyor ki, blogspot platformunu kullanan üç beş site Digitürk’ün çok para ödeyerek satın aldığı futbol maçlarını şifreyi kırıp yayınlıyordu. Olabilir. Suçtur, durdurulmaları gerekir. Yapılacak şey, hukuken o siteleri muhatap alıp devre dışı bırakmaktır.

Ama bizimkiler, tıpkı Youtube olayında olduğu gibi ne yapıyorlar? Tüm platformu kapatıyorlar. Google’a ait olan o platform kapanınca ona bağlı bir çok Google hizmeti de devre dışı kalıyor.

Mağdur sayısı on binlere, yüzbinlere ulaşıyor!

Digitürk’ün yüzlerce kanalından birisinde kötü bir şey yayınlandığında tüm Digitürk platformunu kapatmaya denk bu! Digitürk’çüler isterler mi böyle bir şeyin başlarına gelmesini?

Efendim, ne yapalım, 5651 sayılı yasa öyle buyuruyor, o yasada boşluklar var!

Yaa! Kim yaptı o yasayı? Kocaman bir boşluktan oluştuğu ortaya çıktığı halde niçin değiştirmiyorsunuz? Niçin ona çağın ruhuna uygun özgürlükçü bir anlam yüklenmesi için çaba göstermiyorsunuz?

Çünkü zihniyetiniz çağdışı – çünkü beyniniz hala bu döneme ulaşamadı.

Tabii konunun öbür yanı da var: Mağdur Blogspot kullanıcıları ne yapacaklar? Çağa uygun ve yaratıcı bir demokratik direniş örneği verebilecekler mi?

Yoksa Youtube olayında olduğu gibi mırın kırın ederek birilerinin sorunu çözmesini mi bekleyecekler?

Blogdan değilse bile bir yerlerden almaya çalışacağım bu haberi!

Cumartesi, Kasım 20, 2010

Hayatın kaç GB?

İlk video kameramı 1990'lı yılların başlarında edinmiştim. Hepsini birden oturup izlemeye kalksanız, belki de günler sürecek görüntüler var hâliyle... İş yerimde, ailem ile, arkadaşlarım ile, köpeğimiz ile ilgili, ayrıca yurt içi, yurt dışı geziler ve mavi yolculukları içeren uzuuuun filmler...
İzlediğimde içinde kaybolduğum hatıralar, zaman zaman gülerek, zaman zaman hüzünle izlediğim, kimi zaman kaybettiğimiz arkadaşlarımızı izlerken gözlerimin dolduğu ama bir sonraki sahnede beni güldüren sekanslar...
Kısacası bir insanın yetişkinlik dönemini anlatan görüntüler...

Sonra ne oldu biliyor musunuz?

Ya da bir başka deyişle neyi farkettim?

Bu 8 mm filmlerin tümünü elden geçirip düzenleyerek dijital ortama geçirdiğimde, 50GB bile tutmadığını gördüm.

52 yaşında, üstelik bayağı hareketli yaşamış bir insana ait tüm görüntülerin aslında bir cep telefonu büyüklüğündeki harici belleğe sığdığını gördüm. Bugün flaş bellek dediğimiz çakmaktan daha küçük bilgi depolarının en büyüğü 36GB'lık... Hani biraz daha sıksalar tüm yaşamımız aslında çük kadar bir kutuya sığacak...

Demek istediğim; ne kadar yaşasan, ne kadar görsen...
...toz zerreleriyiz hepimiz...

Küçük ve kısa...

Çok küçük ve çok kısa yaşam...

Bir flaş belleğe sığacak kadar...

Çarşamba, Kasım 10, 2010

Gaipten bir ses duydum sanki;
"Ne demek, sen kalk da ben yatam???
Sen zaten yatıyosun, ben neden kalkayım !!!"





meraklısına notlar:

yılda bir gün, ister cumhuriyet, ister 10 kasım ya da 23 nisan filan;

"1/365=Binde İki nokta Yedi," eder...

o bir günün kaç dakikasında bu hatırlama işi gerçekleşiyor,

artık onu da hesaplamıyayım, ayıp oluyor adama !!!


Cumartesi, Kasım 06, 2010

ZOE

Σαμοθρακη, Samothraki, Semadirek Adası;
Enez kumsalından bakınca, uyuyan bir kıza benzer.
Gökçeada'da Kuzulimanı'ndan Yıldıztepe'ye çıkınca piramit pastası gibidir...
Gelibolu, Büyük Kemikli Burnu'nda ise, hemen karşıda, güneşin şavkına gölge eder...
Kuzey Anadolu Fay hattının da hemen ucunda oturur.
.
Gökçeadaya 40, Mar del Plata'ya ise 12.000 km. mesafededir.
.
Adı, "Trakya'nın Samos'u" anlamında Samos Thrakis'den gelmiştir (Trakya'nın Sisam Adası).
.
Zoe Tiganouria da burada doğar, büyür. Adada müzisyen yoktur, okul yoktur, konser filan da olmaz, sadece babasının çaldığı keman vardır dinlemek için. Bir ara Atina'ya gittiğinde Harmonium (el/ayakla hava basılan bir cins küçük org) bulup çalmaya başlar.
.
Kimse ona, "çingen mi olcen len, ne bu gavur müzii," filan gibi kelamlar etmez.
.
Kuş uçuşu 12000 kilometre uzakta, Buenos Aires'e 400 kilometre mesafede Astor Piazzolla da doğar, şöyle bir 70-80 yıl önce, büyür, sekiz yaşında küçük bir tefeci dükkanından alınma 19 dolarlık bir Bandoneon'la tanışır.
.
Ona da kimse, "Vay haylaz, adam olmiicen mi sen," filan demez.
.
Böyle olunca da Astor bir yandan büyür, bir yandan da devleşir, çalışmadığı müzisyen kalmaz neredeyse,.. kalp krizi geçirme yaşı geldiğinde Paris'ten İtalya'ya, oradan da tüm esintileri kafasının içine kazıyıp Buenos Aires'e döndüğünde Libertango'yu besteler;
hem de Poseidon'un tepesine çıkıp da Truva savaşını izlediği bir dağdan başka birşeyi olmayan çıplak bir adadan gelecek bir kızın piyanodan sonra eski evinin köşesinde bulduğu yeşil akordeonla müziğe atılarak bunu muhteşem bir yorumla çalacağını bile bilemeden...
.
Sonra,.. sonra bu kızın varlığından bile haberi olmadan öbür tarafa göçer Astor, bu kızı
dinlemesi de bize kalır....




meraklısına notlar:
Nedim Hazar'ın "Yakın Ada Uzak Ada: BURGAZADA" tv 2005 belgeselinde çalan odur.
Ayrıca, Yeni Türkü ile bir konser vermiş ve Okan Bayülgenin konuğu olmuşmuş, ama ben
görmedim.

(LeoNardo)

Çarşamba, Kasım 03, 2010

Tasarruf

Sayın Ahmet Necdet Sezer'in Cumhurbaşkanı olduğu dönemde, Köşk'e tasarruf tedbirleri amacı ile internet bağlantısı alınmadığını biliyor musunuz?

2000-2007 tarihleri arasında Türkiye Cumhuriyeti'nin Cumhurbaşkanının konutunda internet yokmuş. Nedeni; ayda 100 lira meselâ...

Bu konuda yazacağım çok şey olabilir ama ruhum sıkılıyor, içim daralıyor...

Salı, Ekim 26, 2010

Rut değişikliği...

Geçenlerde kapı çaldı. ( Çok salak bir cümle bu... Sanki kapı 20-25 günde bir çalıyor.)
Neyse, diyafondan "Postaaa." sesi gelince açtım. Asansörden çıkan postacının elinde resmî zarfı ve adamın imzalamam için uzattığı taahhütlü mektup alındısını görünce "Hayırlısı." bakalım diyerek zarfı aldım.
Kapıyı kapatırken zarfın üzerine şöyle bir göz attığımda, hem firmamın adını hem de "bilmem kaçıncı icra mahkemesi - haciz karar tebliği" yazısını gördüm ve ateş bastı...
Kardeşim, hayatımda böyle bir şey yaşamadım ben...
"Lan nedir bu, ne hacizi, ne icrası, ne mahkemesi...?"
Titreyen ellerimle açtım zarfı...
Gözüm istemsiz olarak ilk önce parayı gördü; 53.000 Lira... Ohaaa... Nası'yâni?
Kime takmış olabilirim? Ya da kim bana takmış? Öyle kefilliğim vs'de yok...
Du'bakali...
Sakinleştim önce... Gittim bir koltuğa oturdum ve yazıyı dikkatli bir şekilde okudum...
Meğerse...
Meğer...
Meğğğ..
Eğğğ, şimdi olay şöyle gelişmiş...
Uzun yıllardır mal aldığım Aydın'lı bir firma, Karadeniz bölgesindeki bir başka firmaya olan borcunu ödememiş. Bunun üzerine Karadeniz'li firmanın avukatları Aydın'a hacize gitmişler. Hacizi gerçekleştirirken, masaların üzerinde bulunan bayram, yılbaşı tebrikleri için tutulan adres defterini de almışlar...
Sonra efenim demişler ki;
"Bu adamların muhtemel bu adreslerdeki firmalardan alacakları da olabilir. Hepsine yazı yazalım. Eğer bu insanların ya da firmaların Aydın'lı bu firmaya borçları varsa bu paraları haciz gelen firmaya değil, icra dairesine ödesinler ki biz de alacağımızı tahsil edelim..."
Bunun da hukukta bi ismi varmış ama unuttum şimdi. Herneyse...
Tabi rahatladım ben ilk anda...
Sonra baktım kağıdın altına, üstüne... Avukatlık bürosunun ismi var ama telefonu yok. Gugıl'a sordum. Cevap geldi. Aradım. Bir kız çıktı, anlattım derdimi... "Bi dakka, ben sizi falanca beye bağlayayım..." dedi, tam beklediğim gibi.
Ona da anlattım, o da "bi dakka bu işe filânca bey bakıyor, sizi ona yönlendiriyorum." dedi, tam beklediğim gibi.
Filânca bey, beni dinledikten sonra konuşmaya başladı.
"Bunları yapmak zorundalarmış. Alacak tahsili için her türlü yolu deniyorlarmış, ya benim Aydın'a borcum olsaymış, işte o parayı ben Aydın'a değil, icra müdürlüğüne ödeyecekmişim filan, fülün..."
"Avukat abi, şimdi ben ne yapçam peki?"
"Çok basit beyefendi, ben size Aydın firması ile aranızda şu anda bir alacak verecek olmadığını anlatan bir dilekçe örneği yazdırıcam. Bunu iki nüsha olarak yapın. Adliyeye gidin, ilgili icra mahkemesini bulun, dosyanızın içine koydurun."
"Sayın avukat Abi, ben bunu ne zaman yapçam peki?"
"Yedi iş günü içinde yapmazsanız, sorumlu duruma düşersiniz."
"Sayın Avukat abi... İnsanların işi gücü var, Hava da manyak sıcak... Şimdi ben iş güç bi kenara, bunlarla uğraşmak durumunda mıyım?"
"Ne yazık ki evet, beyefendi..."
"Vay a.q., sayın avukat abi... Şimdi ben, hiç bir suçum ve borcum olmadığı halde, sadece hacize gidilen firmanın adres defterinde adım var diye, işi gücü bırakıp hayatımda girmediğim Bayraklı adliyesinde icra müdürlüklerinde dosyalar arattırıp, kendimi temize çıkartmak için uğraşıcam, öyle mi?
"Hımmm, evet..."
-----------------------------------------
Aynı gün yazı hazırlanır.
İşe başlamadan önceki rutuma Bayraklı adliyesi de alınır.
Büyük arabayla gittiğim için araç garaja giremediğinden kapının önündeki polisten bekleme için tartışmalı bir izin koparılır...
Koca adliyenin labirent koridorlarında bilmem kaçıncı icra müdürlüğü aranır.
Tam o sırada çok sevdiğim ve eski bir akrabam olan avukat görülür.
"Anaaa.. sen benden habersiz buralara geliyosun haaa? Ver bakiim, neymiş derdin?" diye fırça yenilir.
"Bu evrak 3 nüsha olmalıydı, sen şuradan bi fotokopi daha çek gel, ben o sırada şuradaki odadan dosyanı çıkartayım." cümlesi duyulunca rahatlanılır.
İcra kalemine girdiğimde, o kalabalığın içinde, Avukatımın :))) , dosyayı çoktan bulduğu ve işlemi neredeyse bitirdiği görülür...
Öpüşülür, ayrılınır...
Bu olay da benim kanunlara saygılı, hürmetkâr bir T.C. vatandaşı olarak, "Ben z.çtım, sen temizle" başlıklı anılarımın içindeki yerini alır.

Çarşamba, Ekim 13, 2010

Rapidshare Film Bilgisi...

Burayı tıkladığınızda göreceğiniz üzere, aradıkları filmlerin rapidshare linklerini bulamayanlar için bir blog açtım...
Hergün ortalama birbuçuk film seyredip, iki-üç film indiren ve bu hesaba göre indirdiği filmlerin tamamını hiçbir zaman seyredemeyecek olan ben, bu filmler arasında kayda değer bulduklarımı ve ayrıca IMDB notunun en az 6'nın üzerinde olmasını da gözönünde tutarak, siz değerli hemşehrilerim ile paylaşmaya karar vermiş bulunuyorum. (Yeşşşeee)

Sitedeki tüm film linkleri çeşitli yerli-yabancı sitelerden alıntı olup, tarafımdan indirilip kontrol edilen rapidshare linkleridir. Düzgün altyazı bulduğumda, uyum sorununu kontrol edip, varsa düzelterek, rapid'e yükleyip linkini paylaşıyorum.

Hergün yeni bir film olmuyor hâliyle... Her izlediğimin linkini de vermiyorum. Dediğim gibi... Kayda değer ise...

Bilginize...

Salı, Ekim 12, 2010

Konu C. ise tabisiki...

İlk belirlemelere göre can ve mal kaybı olmadığından kaldığımız yerden devam ediyoruz. En azından devam etmeye çalışıyoruz.

Daha önce size çok kısa olarak Arkadaşım C. başlığı altında birisinden bahsetmiştim.

Bugün kendisinin uğuru(!) ile ilgili bir kaç bilgiyi paylaşmak istiyorum. İnanacak mısınız bilmem ama anlattıklarımda en ufak bir abartma yoktur.
Ancak bunları anlatırken kuruluş adları, şirket isimleri gibi detayları elbette kapalı olarak yazacağım.

Arkadaşım C., 2003 yılında çok başarılı olduğu bilinen kişilerle birlikte, köklü bir kuruluşta yeni bir departmanın kuruluşuna katıldı. Departman bir yıl sonra kuruluşun hiç görmediği olaylar ve terslikler yaşadı. Bugün hâlen kendisini toplayabilmiş değil.

Arkadaşım C, o sıralarda kendisine ait ve uzun yıllardır işlettiği mekânı işlerin kötüye gitmesi üzerine devretti.

Arkadaşım C, bir müddet sonra, yine uzun yıllardır demir-saç levha işi yapan iki ortaklı bir firmaya müdür olarak girdi. Bir kaç ay geçtiğinde o güne kadar hiç bir geçimsizliği olmayan ortaklardan birinin diğerini ayağından vurduğu, birisinin hastaneye diğerinin hapishaneye gönderildiği duyuldu.

Bir müddet sonra arkadaşım C, şehrin ilk on benzinliği arasında sayılan bir benzin istasyonuna müdür olarak girmeye hazırlandığı sırada, istasyonun sahibi olan iki kardeşten büyük olanı kalp krizi geçirerek öldü. Buna rağmen küçük kardeş durumu aymadığı için C.'i müdür olarak aldı ve istasyon ( tabisiki ) battı.

Bu sıralarda bir başka ortak arkadaşımız Y., C. ile ortak bir iş yapmaya karar verdi. Kereste ve bazı inşaat malzemelerini şehrin en büyük inşaat firmalarından birine satmaya başladılar.

Sonuç; Y. şimdi, eşinden boşanmış olarak yurtdışında yaşıyor, çocuklarını uzunca bir zamandır görmüyor. İnşaat firması ise ( tabisiki ) tahmin edeceğiniz gibi battı.

Arkadaşım C., bir müddet sonra yine bir arkadaşının yanında işe başladı. Bir kaç ay sonra duyduğumuz, bu arkadaşın İspanya'daki uçak kazasında ölen tek Türk yolcu olduğuydu.

Hemen hemen aynı yörede, bir başka büyük kuruluşta genel sekreter ünvanı ile işe girmesinden bir kaç ay sonra ise, o kuruluş tarihinin en büyük yangınını yaşadı.

Şimdi...

...Arkadaşım C., bana arasıra "Lan gel senle şööle güzel bi yer açalım." deyip duru...

Tabisik...??? Amaaan, tabisiki...

Pazar, Temmuz 25, 2010

SAHTEKAR GENÇÇINARLAR

Şu yaşıma geldim, her şeyin ve herkesin sahtesini, sahtekârını, yozunu, maskelisini gördüm de, çevreci kisvesi ardına gizlenen ve bu kadar ucuz sahtekârları ilk görüyorum. Olaya aymam ve şaşkınlığım öyle uzun sürdü ki buraya yazmakta bile tereddüt ettim epeyce.

Oysa biliyorsunuz ben daha önce bu blogda ne kadar ballı biri olduğumdan,cebime gelen mesajlardan öğrendiğim kadarı ile habire bedava check-up hakları, "KOL" saatleri kazandığımdan bile bahsetmiştim.Bana o mesajları gönderen numaralara dönsem bazı organlarıma geçecek "KOL" saatlerinin boyutundan korkardım hep ya, belki de şu uğradığım sahtekârlığın boyutunun küçüklüğü karşısında onlarınkinin büyüklüğüne saygı filan duyardım kimbilir. Keşke dönse miydim? O ayrı ama olay gününe dönelim biz en iyisi.

Yer bir ofis.
Zaman bundan tam olarak rakamla 10, yazıyla on ay önce.
İki adet kadın gelir, sekreteri aşar ve özel olarak görüşmek istediklerini söylerler. Kadınlardan biri genç-zayıf-uzun, diğeri kısa-şişko-yaşlıdır. Yaşlı olan sazı eline alır.Genç olan o sırada ofisi, duvarları, muhtemelen güvenlik kamerası var mıyı izlemektedir. Yaşlı olan, "GENÇ ÇINARLAR" adlı aylık bir dergi çıkarttıklarını, beher dergi bedelinin 5 (yazıyla beş) TL olduğunu, yıllık abonelik bedelinin 50 (yazıyla elli) TL olduğunu belirtir, abone olmanızı ister ve bir adet dergiyi önünüze uzatır.

Kuşe kağıda basılı bir adet "genç çınarlar" dergisidir önünüzde duran. Ay aman yazık, canımın içi çevreciler gibi masum ve sâfiyane duygularla, "tamam, olur, abone olalım, buyurunuz 50 (yazıyla elli) TL" diyerek parayı uzatırsınız. Karşılığında bir adet koçan uzatılır, abone bedeli şu, abone süresi bu, abone şu, imzalarsınız.
-İyigünler.
-İyigünler.

Aylar geçer ama bir adet dergi dahi gelmez adresinize. İmza attığınız karbonlu makbuz kopyasında başka, size verilen kartvizitte başka telefon numaraları olduğunu görür, arar, ancak, ikisinden de cevap alamazsınız. Kartvizitte mevcut "genccinarlar@gmail.com" adresine mail yazarak hakkınız olan 11 adet dergiyi istersiniz, ama karşı taraftan dergi de, ses de gelmez. Hadi dolandırıldım aman neyse önemi yok altı üstü 50 TL, 5 ini teslim edilen derginin ilk sayısına sayayım, kalan toplam kazık bedeli 45 TL diyeyim geçeyim gitsin dersiniz ama yine de aklınız almaz sadece 50 TL için bir adet kuşe kağıt dergi, bir adet makbuz koçanı ve bir adet kartvizit basılmış olduğunu, biri yaşlı diğeri iki genç personel çalıştırıldığını düşününce. Bunca zahmete değer miydi yoksa makbuza aldıkları imza ile daha büyük boyutlu bir başka dolandırma mı yapacaklar diye aylarca merakla beklersiniz. Sonunda ilk ya da son olmayabilirim, paylaşayım da başkaları ütülmesin diyip, buraya yazarsınız işte.

Siz siz olun, "genç çınarlar" adlı çevreci dergi bastıklarını, nükleer karşıtı olduklarını söyleyen biri genç-zayıf-uzun, diğeri yaşlı-şişko-kısa olan iki kadın -hatta yeryüzünde tek kaldığını iddia eden son panda bile- gelirse yanınıza, eğer para istiyorlarsa temkinli olun derim artık yazık ki...

Cuma, Nisan 16, 2010

Babaanne ve Uskumru ve Robot

Bundan iki üç ay evvel, bir e-mail aldım. Son derece kibar yazılmış bir rica idi.
Ailesinin Girit adası kökenli olduğunu, babaannesinin Ringa balığına özlem duyduğunu, daha önce bu balığı getirtmek için Yunanistan'a gidenlere ricalarda bulunulduğunu, ancak son zamanlarda ya pahalı veya yok dendiği için edinemediklerini, internette araştırma yaparken bize ulaştığını anlatan, elimizde olup olmadığını, eğer var ise fiyatını soran, tahminimce benim büyük kız yaşlarında bir kız toruna aitti satırlar.

Ringa veya kimisine göre Renga, zaman zaman bizimde sattığımız ve ne zaman istesek bulabildiğimiz bir üründü gerçekten. Ancak kız, bir kaç tane alacağı için, bunu bana gelecek olan bir siparişin içine koyduracağımı, geldiğinde kendisine haber vereceğimi ve ulaştıracağımı anlattım.

Birkaç gün sonra, sipariş verirken "Ringa'da atın kolilerin içine bir kaç tane." dediğimde, "iki üç aydır Ringa yok." yanıtını aldım. İçimden "Ulen amma kısmetsiz torun ve babaanneymiş." diye de düşündüm hani.

Kıza bir e-mail attım. Şu anda Ringa'da bir sıkıntı olduğunu, takip ettiğimi, bulduğum ilk anda haber vereceğimi filân anlattım.
Üzerinden hayli bir zaman geçtikten sonra kızdan bir e-mail daha geldi. Babaannesinin kolyoz balığı sorduğundan bahsediyordu. Egeliler bilir, kolyoz, bizim çakma uskumruya verdiğimiz isimdir. Birbirlerine benzerler. Balıktan anlamayan ikisini birbirinden ayırmakta zorlanır.

Kıza karşı, daha önce Ringa işini çözemediğim için eziklik hissediyordum.
Bir e-mail daha attım ve telefonunu istedim. Gönderdi.
Aradım, yaşlı bir kadın sesi vardı karşımda. Kızı sordum. Babaanne bir takım suallerden sonra kızı çağırdı telefona. Kendimi tanıttım, özür diledim. Adreslerini verirlerse kendilerine Kolyos yerine çok daha değerli olan Uskumru Füme bırakacağımı ve bunun bir hediye olduğunu anlattım.
Kız adresi verdi. Bir kaç saat sonra Alaybey'in dar sokaklarından birinde bir kaç katlı eski denebilecek bir binanın önünde durduğumda, giriş katının açık penceresindeki tül perdenin ardında hayli yaşlı, dişleri dökülmüş bir teyze gördüm.

Babaanneydi o.

Uskumru füme paketini verirken, nasıl keseceğini, üzerine ne koyabileceğini filân anlattım. Teşekkür etti babaanne. Bastım, gittim.

Sonra kızın evde olduğunu hissettiğimi hissettim.

Yanlış bile hissetsem, bir e-mail atarak teşekkür etmesi gerektiğini düşündüm.
Yapmadı.
Babaannesinin canı bir şey çektiğinde bir daha yazacak mı bakalım.

* * * *

Reklamda ağzından emziği düşen bebenin emziğini ağzına tıkan robotu, mâzallah, uyandığımda karşımda görsem altıma ederim.
Ayrıca kadının gecelikle havalı havalı yürürken yüzüne takındığı ifade, o robotun varlığını bildiğini, hattâ çok yakın bir ilişki içinde olabilecekleri fikrini düşürüyor insanın aklına.
Adam hâlâ mışıl mışıl uyuyo.
Uyu sen, uyu. Robocop götürüyo işi...

Cumartesi, Şubat 27, 2010

The Life of David Gale




Ekşi sözlükten alıntı;

gelmiş geçmiş en iyi "üniversitede ders anlatımı" sahnelerinden bir bu filmdedir.
gelmiş geçmiş en iyi "münazara" sahnelerinden biri bu filmdedir.
gelmiş geçmiş en iyi "tahrik edici sevişme" sahnelerinden biri bu filmdedir.
gelmiş geçmiş en iyi "anlamlı sevişme" sahnelerinden biri bu filmdedir.
gelmiş geçmiş en iyi "oyunculuk"lardan biri bu filmdedir. (bkz: kevin spacey)
gelmiş geçmiş en iyi "vurucu son"a sahip filmlerden biridir.

az bile söylemiş sayın alieyi.

izlenmesi gerek...

Cumartesi, Şubat 06, 2010

Azıcık bilgi.

Geçtiğimiz salı günü, A.W. tam narkoz ile burun deviasyon operasyonu geçirdi.
Nefes almakta zorlanıyordu ve migreni vardı. Doktorlar bu operasyon sonrasında kendisini yeniden doğmuş gibi hissedeceğini söyleyerek ikna etmişlerdi bizi.
Çünkü işlemin, ağrılı, sancılı bir iyileşme süreci olduğunu biliyorduk.
Gerçekten öyleymiş.

Zor günler geçirdi A.W.

Zaman zaman kendi kendine ağlarken yakaladığım zamanlar oldu onu.

Ama iyileşiyor.

İyiye gidiyor herşey.

Sevgiler hepinize.

Salı, Kasım 17, 2009

Pinti Kıl...

Yapı işlerine kredi veren bir bankanın neredeyse otuz yıllık müşterisiyim. Zaman zaman sinirlendiğim olmuştur ama hiç biri bu denli olmamıştı. Ve hiçbirisi ile de bu kadar uğraşmamıştım.

Eylül'ün 20'sinde çok uzun zamandır kullanmadığım ve sıfır bakiye seyreden Euro hesabıma para yatırdım. Ertesi gün, 5,71 euronun haberim olmadan çekildiğini, açıklama kısmına ise Ocak-Haziran 2009 hesap işletim ücreti yazıldığını gördüm. Yıllardır hesaplarımdan hesap işletim ücreti alınıyordu. Ben de buna hiç itiraz etmemiştim. Ancak kullanılmayan bir hesap için, üstelikte paranın yatırıldığı tarihten 10 ay öncesine ait ne parasıydı bu, anlamamıştım. Hesap işlememişti ki, hesap işletim ücreti olsundu.

Önce bankamı aradım, kısaca bana bunun genel müdürlük talimatı olduğunu, ellerinden gelen bir şey olmadığını söylediler.
Sonra 444 0 4..'ü arayıp, karşıma çıkan delüğanlüye olayı anlattım. Ve sordum.
-Bu konuşmamız banda alınıyor, değil mi?
-Evet efendim.
-Ben bu parayı, eski hesabıma değil de, yeni bir hesap açtırarak oraya yatırsaydım, bu parayı benden alabilir miydiniz?
-Hayır efendim.
-Peki siz paranızı eski hesaba mı yatırırsınız yoksa yeni bir hesap mı açtırırsınz?
-I-ııgg..
-Bu paranın tarafıma iadesini istiyorum.
-Şikayetiniz dikkate alınacaktır efendim.

Bu konuşmadan bir hafta sonra hesaba iade edilen bir şey görmediğim için 4.. 0 444'ü bir kez daha arayarak 5,71 euromun akibetini sorduğumda, genel müdürlükten şubeye talimat verildiğini, paramın iadesinin artık şubenin inisiyatifinde olduğunu söylediler. Teşekkür ederek şubeyi aradım.
Oradaki kızların hemen hepsini adları ile tanırım. Onlar da beni bilirler. Üst katta adını bilmediğim bir abla bakıyormuş bu işe... Nalan'mışmışmış. Bağladılar.
Olayı anlattım. "Evet, bilgim var H. bey. Ben konuyla ilgili olarak en geç yarın dönücem size." dedi.
3 gün geçti. Ses yok.
Aradım, "Nalan hanım, ne oldu benim beş yurom?"
"Özür dilerim, H. bey. Ben yarın arayayım sizi. İlgilenemedim."

3 gün daha geçti. Yine tık yok.
"Alo, Nalan hanım. Yine aramadınız. Ne oldu?"
"H.bey, çok üzgünüm. Çok işim var. Teftiş var, müfettiş var başımızda. İlgilenemedim. Söz veriyorum. En geç yarın arayacağım sizi."

3 gün sonra.
"Serpil Hanım iyi günler. Ben H. Bakın kaç yıllık hukuğumuz var sizinle. Bir 5 yuro meselesi var. Taktım ben bu işe. Nalan hanım defalardır beni arayacağını söylemesine rağmen aramıyor. Şu konuyla siz ilgilenirmisiniz lütfen?"
"Tabi H. Bey, ben kendisinle mutlaka konuşarak konuyu hatırlatacağım. Arayacaktır."

Bir hafta sonra,
444 0 .44
-Alo. Ben H. Size bir şikayetim vardı ve konu artık şubenizin inisiyatifinde demiştiniz. Üzerinden neredeyse 3 hafta geçmesine rağmen beni oyalayarak aramıyorlar. Özellikle Nalan hanım bunu yapıyor. Kendisinden şikayetçiyim. Yazılı şikayeti nereye yapmam gerekiyor?
-Biz size dönücez, H. bey.

10 dakika sonra.
-Alo, H. bey, ben Nalan... Bu sizin hesap işletim ücreti konusunu inceledik, maalesef onu size geri ödeyemiyoruz. Bu uygulamamız gereken standart prosedür. O hesap orada durdukça işlese de işlemese de biz o parayı sizden tahsil edebiliriz.
-Bakın Nalan hanım. Telefon görüşmeleri sadece sizde kayıda alınmıyor. Bizde de gerek 444'lü numaralarınız gerekse bankanızla yaptığımız tüm görüşmeler kayıda giriyor. Şu an sizinle yaptığımız da dahil olmak üzere...
Siz "Biz bunu geriye dönükte alabiliriz." derken, misal, benim hesabım eğer 2005'ten bugüne kadar durmuşsa, 2005/1 - 2005/2 - 2006/1 - 2006/2 - 2007/1 - 2007/2 - 2008/1 - 2008/2 ve 2009/1 dönemleri hesap işletim ücreti adı altında 50 küsur yuroyu benim hesabımdan çekme olasılığınızdan bahsediyorsunuz. Bu beş yuro hiç dert değil. 1000 lira harcarım, 2000 lira harcarım, bana bunu yapan bankanızı ve haftalardır beni oyalayan sizi mahkemeye veririm.
-Eeee, H. bey. Biz konuyu bir daha inceleyerek yarın dönelim size...

5 gün sonra.
Benden iki sayfalık bir fax. İki adet eki ile birlikte.
Banka şubeme ve 444 0 4.4'ün müşteri şikayetleri bölümüne.

Öyle böyle değil ama hazırladığım yazı...
Tüketici sorunları hakem heyeti başkanlığı ve T.C. Asliye Hukuk mahkemelerinin verdiği örnek kararlarla birlikte...

Faxı göndermemden 10 dakika sonra.
-Alo H. Bey. Ben Nalan. Çok özür dilerim. Sizi arayamadım da. Euro iadenizi bir kaç gün içinde yapacağız. Hani bilgilenesiniz diye aradım.

Bugün iade yapmışlar. Nasıl ama?
İşim vardı, uğradım bankaya... Eskiden beni seven kızların artık arkamdan neler konuştuğunu tahmin edebiliyorum.
"Aha geldi bizim pinti kıl..."


Bu bankanın KOBİ destek kredisi var. Küçük Osman'ın Büyük İşi olsun hesabına...

Gıcık kaptım. Almıcam.





Çarşamba, Kasım 11, 2009

Ayıp bir yazı.

Çoook uzun zaman önce bahsettiğim bir N.abi 'miz vardı bizim. Hâlâ da var. Bi'şey olmadı adama yani. Alt katta oturuyor. Eskisi gibi sesi de çıkmıyor mangala, çangala.
Bu adamın en büyük özelliği ağzının küfüre yatkın oluşu. Biraz bana benziyor bu yönüyle ama o, sıklıkla "a.q."ı kullanıyor.
İki örnek vereyim size.
Yıllar evvel, sadece erkeklerin olduğu bir yönetim toplantısında, apartmanın ana kapı girişine sensörlü lamba takılmak istendiğinde, "Sanki Uskumruköy villaları, a.q." demişti.
Sonra, belediye arka sokağımızı renkli, güzel taşlarla döşerken, altıncı kat penceresinden, "Sanki Şanzelize a.q." diye çığırmış, arka bahçede ben ve apartman görevlimiz Mevlüt yarılmıştık.
Yalnız, N.abi bu küfürü ederken ilk kelimenin üç hecesi arasında saliselik duraklamalar uygulamakta... Daha doğrusu normalde tek söylenen M ve N harflerini sanki MM ve NN şeklinde yazılmış gibi telâffuz etmekte. Bu da ettiği küfürü daha vurucu hâle getirmekte. Dene bak şimdi bi, A.Q.

Neyse, bugün esas üzerinde durmak istediğim iki kısa şey var, a.q.

Bunlardan biri, Matraş derinin ortaklarından birinin oğlu... Babasının ölümü üzerine şirketten kendi payı olduğunu iddia ettiği 187 milyon doları istemiş. Vay a.q. ya...

Bir diğeri ise spermleri için kendisine 75 milyon dolar önerilen Beckham. Hani gircen tuvalete... 2 dakka takılcan, doldurcan kinder sürpriz yımırtasının içine kamçılıları, kapçan 75 milyonu... Vay ki ne vay...
Buna da artık "vay a....ı astarını s....m" demekten başka bir şansım yok...

Özür dilerim N.abi.

Perşembe, Kasım 05, 2009

Dikkatle incele ve düşün...

Bugün statcounter'a bakarken aşağıdaki resimde gördüğüm bilgiye rastladım...
Bakın kim bakmış bizim sayfaya...




Ve nelere bakılmış,  burada...

En baştaki postun (31 Mayıs 2007 tarihli)  içindeki sözlere ve aşağıya indiğinizde 13 Mayıs 2007 tarihli postun içeriğine bakıldığında insanın kafasına garip sorular gelmiyor mu?

Rare Earth'ün big brother diye bi şarkısı vardı... Çok severdim...:)))

Çarşamba, Ekim 21, 2009

Müslüman mahallesinde domuz eti satılır mı?



Konuyla, ilgili-ilgisiz, yetkili-yetkisiz, konunun uzmanı-acemisi, herkese; soru önergesi olsun, gensoru olsun, safça bi soru olsun, veriyorum efenim. Hiç utanmıyorum, çekinmiyorum ve yekten soruyorum:
Domuz aşısı vurulmak dînen caiz midir? Biliyoruz ki bi şeyin aşısını vurulmak demek o şey'in bi zerresini (katresini) vücudumuza zerketmekle o şeyin tamamına karşı savunma mekanizması geliştirmek demek. Aha da bu tıbbiye öğrenimi görmeyen birinin aşı tanımıydı. Beğenmeyen mekteplerde uygulanan müfredata bu konuda zerk yapsın , ben vaktiyle maarif vekaletinin (yeni dilde milli eğitim bakanlığı) caiz gördüğü müfredatın bir eseriyim efendim. (Beğenmeyen müfredatı değiştirsin). Diyanete doğum kontrol hapı dinen caiz midir diye soran zihniyetten birilerinin bu konuda soru sormak aklına gelmedi ise onlara da tercüman olayım ve sorayım di mi ama, yalan mı ya?
Domuz eti yemeyiz etmeyiz. Ne demeye bu domuz gribi denen illet taaa bilmem nerelerden çıkıp gelip bizi hasta etsin? Hadi etti diyelim bunca sene dinen caiz değil diye, domuzun etinden-sütünden-kılından-tüyünden sakınırken, ürünlerin ambalajlarında son kullanma tarihinden evvel "bu üründe domuz mamülü yoktur" ibaresi ararken, bu aşıyı vurulunca dinden çıkmış olmaz mıyız?
Ne diye hiç bir ülkede denenmemiş aşının uygulandığı ilk ülkelerden biri olacak mışız ki? Ne yani globalleşen dünyamız bizi çok mu seviyo da soyumuzu koruma altına almak istiyo? Bu nasıl bi perhiz, nasıl bi lahana turşusu? Hem olacaksak biz de Merkel' e yapılan özel aşıdan oluruz, bu nedir böyle ? Merkel' e başka bize başka aşı da neymiş? Politikacılara var da, bize yoh mi? Parya mıyız biz?
Tabipler birliği uyuyo mu, yoksa bu konuda da mı bi birliğe varamadılar yine? Tabipler bile bi birliğe varamadılarsa, biz domuz gribi olunca "lokman neylesin yürekte yara" mı demeliyiz ?

Pazartesi, Ekim 19, 2009

Hititler'in Kadim Duvar Yazısı

HiTiTLERiN M.Ö.2000 YILINDAKİ DUVAR YAZISINDAN ALINMIŞTIR.

(Sevgili Nisim SİGURA'nın paylaşımıdır).



"Tanrım,

Beni yavaşlat.

Aklımı sakinleştirerek kalbimi dinlendir...

Zamanın sonsuzluğunu göstererek bu telaşlı hızımı dengele...

Günün karmaşası içinde bana sonsuza kadar yaşayacak tepelerin

sükunetini ver .

Sinirlerim ve kaşlarımdaki gerginliği,

belleğimde yaşayan akarsuların melodisiyle yıka, götür.

Uykunun o büyüleyici ve iyileştirici gücünü duymama yardımcı ol...

Anlık güzellikleri yaşayabilme sanatını öğret;

bir çiceğe bakmak için yavaşlamayı,

güzel bir köpek ya da kediyi okşamak için durmayı,

güzel bir kitaptan birkaç satır okumayı,

balık avlayabilmeyi, hülyalara dalabilmeyi ögret...

Her gün bana kaplumbağa ve tavşanın masalını hatırlat.

Hatırlat ki yarışı her zaman hızlı koşanın bitirmediğini ,

yaşamda hızı arttırmaktan çok daha önemli şeyler oldugunu bileyim...

Heybetli meşe ağacının dallarından yukarıya doğru bakmamı sağla.

Bakıp göreyim ki, onun böyle güçlü ve büyük olması yavaş ve iyi

büyümesine bağlıdır...

Beni yavaşlat Tanrım ve köklerimi yaşam toprağının kalıcı

değerlerine doğru göndermeme yardım et.

Yardım et ki, kaderimin yıldızlarına doğru daha olgun ve daha

sağlıklı olarak yükseleyim.

Ve hepsinden önemlisi...

Tanrım,

Bana değiştirebileceğim şeyleri değiştirmek için CESARET,

Değiştiremeyeceğ im şeyleri kabul etmek için SABIR,

İkisi arasındaki farkı bilmek için AKIL ve HİKMET,

Beni aşkın körlüğünden ve yalanlarından koruyacak DOSTLAR ver..."



Herkese sevgiler...

Not: Sevgili Abi şu radyo zamazingosunu halledemedim henüz :((