bazı cevapsız sorulara yanıt etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bazı cevapsız sorulara yanıt etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cuma, Ekim 04, 2013

Eylülün yirmiyedisi




B
ir arkadaşım Facebook'ta Ertuğrul Özkök'ün bir yazısının linkini paylaşıyor.
Alttaki yorumların bir çoğu ve özellikle "o kadar yalakalıktan sonra doğru da yazsa boş." yorumu anlatmaya çalıştığım şey...
Yılmaz Özdil bir gün yazı yazmıyor, karısının hastalığı yüzünden,
adamın ne i.neliği kalıyor, ne yazarlığı, ne satılmışlığı...

Bu anlayış yüzünden bizden bir b.k olmuyor...

O liboştu, bu dönekti, şu yalakaydı derken sözde aynı uğurda savaştığını zanneden milyonlarca yalnız insan...

Kimse kimseyi ne yapsa beğenmiyor.

Karşı olduğu partinin gençlik kolunun cep telefonunu vererek "7/24 hizmetinizdeyiz. Kömür mü lazım, makarna mı?" pankartını facebookta paylaşıp küfür edeceğimize, kendi kollarımızı oluşturarak, "7/24 hizmetinizdeyiz." pankartımızın altına cep telefonumuzu yazmak zor çünkü bize...

Tinerci çocukları sokaklardan toplayıp, eğiterek kendi militanları haline getiriyorlar diye karşı partiye kızıyoruz.
Yapsana aynısını, konuşacağına...

Çok tuhafız arkadaş, çok...

İki saniyede karar verir, yazar, bunun da en doğrusu olduğunu düşünürüz, kavga bile ederiz... Sadece lâfta ama... Sahada değil.
Birbirimizi klavyelerimizle, hainlikle, gaflet içinde olmakla suçlarız...
Sadece %100 bizim gibi düşünmüyor diye...

Diyorum ki...

Tuncel Kurtiz sonsuzluğa geçmeden iki gün evvel, yanlışlıkla hani, olur da nefret ettiğimiz bir liderin ya da partinin yapmış olduğu ufacık olumlu bir şeyden bahsetseydi...

Bu gün son nefesini verirken ne kadar denyo olduğumuzu düşünür müydü misâl?

İki dakikada insan unutuyorsunuz yeğenler, der miydi?

Pazartesi, Ocak 17, 2011

NEFİS BİLSEN

Teklif ediyoruz, TAPDK' nın kararı sonrasında Efes Pilsen birasının markasının "NEFİS BİLSEN" olarak değiştirilmesini öneriyoruz. Spora hizmet ve katkı böyle olur. Ne diye koskoca spor kulübü adını değiştirecekmiş canım! En iyisi bira markası adını değiştirsin!

Pazartesi, Ocak 03, 2011

Saygı Yazısı...

Sevgili Okur,

Hayli uzun bir zamandır bloğu ihmâl ettiğimin farkındayım. Buna rağmen günde 60-70 kişinin düzenli olarak buraya baktığını görmek bir yandan beni mutlu ederken beri yandan düşündürüyor.

Bundan sonra, eğer şartlar değişmezse, eskisi kadar blogla ilgilenebileceğimi sanmıyorum.

Gulteinen'in dediği gibi belki facebook'un hayatımıza girmesi içimizdeki blog yazma dürtüsünü kısmen törpüledi. Günlük bir sürü paylaşımı oradan yapabilmemiz, daha çok insana anında ulaşabilir olmamız blogçuluğu öldürüyor.

Yine de senelerdir burada paylaştıklarımız, arkadaşlıklarımız bâkidir... Ve her birimiz için artı yazmıştır hânelerimize.

Ben "Abi" olarak, eskisi kadar buraya bakamayacağımı deklare ediyor,
en azından "ah be güzel abim be" sayesinde edindiğim bir çok dosta teşekkür ediyorum.
Tek tek isim saymadığım için beni affedin. Zaten sizler kendinizi biliyorsunuz.:)

Site sonsuza dek açık kalacak, burada yazılanlar asla silinmeyecektir. Yazarlar istedikleri zaman yazmakta serbesttirler.

Özellikle Andelib'e bir kez daha destekleri için şükranlarımı gönderiyorum.
Vefâlı okurlara da binlerce kez teşekkür ediyorum.

2011 yılının hepimiz için mutlu bir yıl olmasını temenni ediyor, sağlık ve sihhatle, huzur ve mutlulukla dolu bir yaşam diliyorum.

Saygı ve Sevgiyle.

Abi

Çarşamba, Kasım 24, 2010

Öğretmenlerim ve okulum...

İlk öğretmenim annemdir benim...
Bir Cumhuriyet kadını.
Alttaki resimde ben 5-6 yaşlarında olduğuma göre annemde 21-22 yaşlarını sürüyor olsa gerek...


Daha sonra İstanbul'da Beyazıt Deneme İlkokulunda Nesrin öğretmenim vardı... Alttaki resimde kendisinin yanındaki, kardeşim Tevfik...
Yeşilköy'e taşınmamıza yani ilkokul 1'den ve 5. sınıfa kadar o öğretmişti bana herşeyi...
Cumhuriyet kadınıydı... Yaşadığını sanmıyorum. Allah mekânını cennet etsin...


Daha sonra, ortaokulda İngilizce öğretmenim Sezer hanımı hiç unutmadım... Yazmıştım da daha önce...
Esaslı bir Cumhuriyet kadını... Hâlen görüşüyoruz zaman zaman... Hatta facebook vasıtası ile sık sık...

1973'te İzmir'e döndüğümüzde Karşıyaka Erkek Lisesine gittim.
Bu okulun tüm öğrencileri laik, cumhuriyetçi, çağdaş çocuklardı... Geçen yaz tatilinde önünden geçerken kapısını açık görünce girdim içeri... Yıllarca tırmandığım merdivenlerin ve sınıfımın fotoğrafını çektim.




Bu satırları yazmaya başlarken Nesrin Öğretmenimin olduğu fotoğrafın sol üst köşesinde yalak şeklindeki açık musluklardan su içen iki küçük kız çekti dikkatimi...

Bugünün çocukları, düşe kalka, toz toprak içerisinde oyun oynayamadıklarından,
sokaktan geçen açık turşucu ve dondurmacılardan bir şey alamadıklarından,
fizik olarak yeterli bağışıklığa kavuşamıyorlar...

Ve bugünün çocukları...
düşe kalka, toz toprak içerisinde ilerleyen cumhuriyeti ve bunun nedenlerini,
kendilerine anlatan Cumhuriyet Anneleri ve Öğretmenleri azaldıkça...

... bağışıklık sistemi yavaşça çöke/rtile/n ülkenin nereye doğru gittiğini anlayamıyorlar.

Beni gururlandıran şey ise 7 yaşında yeni okuma yazma öğrenen küçük kızımın odasında tamamı ile kendi kendine iken şiir karalamaya çalışması...



Bu onun karalama defteri... Yan sayfaya da sadece Yahşi Cazibe yazmış yalnız...:)

Salı, Kasım 09, 2010

internet mi ???



Gina’lar hafiften uzamış, prasa saçlar çıkıyor yavaştan, az sonra lüle lüle dökülecek ve çiçek çocuk olacak kızlar...
Erkeklerde ise artık fötr şapka kalmadığı için briyantine ihtiyaç kalmamış, cep aynalarında görülmediği için enseden yelken açmış gibi duran kepçe kulaklar yavaştan örtülmeye başlamış, az sonra onlar da önden yandan arkadan mısır püskülü gibi kahkül olacak, hepsi birbirinin aynı; kulaklı baykuşla Ringo Starr arası birsürü yaratık, sokaklara dökülecek.


Nerden çıktı şimdi bu saç takıntısı diye meraklananlara küçük bir sırrımı açıklayacağım: işte bu, 60’lı yılların başlarında her Türk genci gibi benim de saçlarım vardı.

Yelpaze dergisine hikayeler yazan ağabeylerden gelen romantizmle duygulanmış; Dolmabahçe açıklarında demirleyen İngiliz ve Amerikan uçak gemilerinden inen denizcilerin kıyafetlerinden kopya (ama Beykoz kunduraların üstünde çuval gibi duran) bol pantolonlarla medenileşmiş, Varlık yayınlarından Rus edebiyatı, Lise hocalarından Alman disiplini, Kambur’un Bahçesinde izlenmiş filimlerden de Amerikan kültürü alınmış,.. yani tam donanımla ve bu donanımla hiçbir ilgisi olmayan bir şehire, Paris’e kapağı atmış bir Türk genci...

Komik olsun diye yazmıyorum, kendisi zaten komik. Ülkemde hangi taşı kaldırsan altından bu gibi tutarsız, aymaz, uslanmaz, arsız, densiz bir yapı ve bu yapıyla da global dedikleri globun öbür ucuna gitmeye uğraşan milyonlarca deli çıkar :)

O namussuz Eyfel kulesi, bir türlü 35 mm.lik filimle fotoğraf çeken makinalara sığmaz. Sığsın diye 250-300 metre öteye gidince de bişey çıkmaz, önündeki adamın net olmaması da cabası.
Bendeniz zaten doğuştan sinir bi herif olduğumdan Eyfel kulesinin dibine, orasına burasına;
“Lutte petits-bourgeois en vain,
que la tour ne tient pas machine photo dans votre main...”
yazmışlığım bile vardır, yüz kişiye derdimi anlatamadıktan sonra. Bu Google Fransızcasından beter deyişle, bir yandan da çok kızgın bir solcu olarak,
“Boş yere uğraşma küçük burjuva,
o koca kule sığmaz fotoğraf kutuna...” demek istiyorumdur :)

Aslında bu, yes itiz, fransızcası ile kız bile tavlamışlığım vardır. Çok hoş bir Amerikalı kızı, “Musée de l'Homme” denen İnsan Müzesi’ne götürdüğümde; girişin hemen yanıbaşında duran, müzenin protokol rehberi ve bekçisi olan iri kıyım bir vatandaşla uzun uzun sohbetler ettiğimi görünce, “ayyy ne kadar akıcı Fransızca konuşuyosun,” diyerek bana tav olmuştu.

Tabii, Mösyö İbrahim’in aslen İzmir’li olduğunu, hatta bir ara Atatürk’ün şöförlüğünü yapmış olduğunu, bu uzun uzun hasret giderici konuşmaları her gidişimde yaptığımı kıza söylememiştim :)

Neyse, karşı kıyıda Eiffel’in altına dönelim yine.
Ayağımda bir blue-jean, üstümde İngiliz kesimi ceylan derisi bir süet ceket (dayım okurken bir eskiciden almış, ben de tepe tepe kullanıp bir arkadaşımın yeğenine hediye ettiydim sonunda, dikişleri hala sağlamdı). Gömleğimi hatırlamıyorum, ama kesinlikle Fransız değildi, çünkü biz Fransa’yı, hastahane ziyaretlerinde taşıdığımız Eyfel Kulesi şeklinde limon kolonyası şişesinden öğrenmiştik.
Tabii ki, saçlar enseden boyuna, oradan da dalga dalga ceketin yakasına iniyor. Omuzda asılı, tam da pasaport ile tütün paketi ve sevgili Abidin’in hediyesi seramik uçlu bir pipo ile bir paket Gitanes ya da Gauloises sığacak ölçüde, Clignancourt bitpazarından alınma kızılderilivari dilim dilim püsküllü bir çanta,.. hemen çantanın yanından da sallanan bir de trompet. Metroda filan çikulata renkli yamyamlarla nota satıyoz arada...
Sanırım ayağımda da Londra’dan alınma, yeşil renkli domuz derisi ayakkabıları da söylersem gülme krizinden küçük dil yutma moduna geçeceksiniz :) Haluk bilir, İzmir’de de işe giderken espadrille’lerin içine çorap giyerdim. “Eee, ne var bunda,” diyeceksiniz, ben de söyliyeyim: sağdaki sarı espadrille’in içinde turuncu çorap, soldaki yeşilin içinde de bordo...

Bu kadar protest kılığın içinde ne işin var Paris’te birader, git Londrada, git Central Parkta dolan diil mi,.. hayır, ben kaderimi arıyorum, döndüm geldim akordeonların çingene kemanlarıyla birbirlerine yapışıp Reggiani, ya da Montand’ın buğulu sesine bir sevgili gibi sarmaş dolaş sarıldığı Paris’e.

Aksaray’dan dolmuş kalkardı daha sonraları, tam Laleli camiinin önünden. Çoğu tahta bavullu, kuru sıska ve siyah bıyıklı yolcular gelip beklerledi dolmuşun başında, belki iki saat, belki iki gün ya da iki hafta,.. beklerlerdi o kuru, sıska ve siyah bıyıklılar oracıkta,.. dolmuş dolacak, dolunca kalkacak, amcamları Münih’e kadar atacak...

Vatandaşım benim, canım, ciğerim kardeşim belki de... Nomadik, bağımsız, isyankar, başkaldırıcı, uyumsuz ve vizyonsuz. Amerikan göçü gibi hamsi kasasında tıkış tıkış gitmediler, ya da Afgan ve Pakistanlılar gibi özel kamyon bölmelerinde siyah karanlıklara bürünüp gitmediler, otobüs, uçak tren yetmeyince dolmuş icad ettiler...

Bir neyse daha, yine dönelim Eiffel’in dibine.

Yürüyorum, etrafta resim çekenlere gülerek, her yerden insanlar yürüyor, Edwin Powell Hubble’ın gözlemlediği yıldızlar gibi birbirinden uzaklaşıp gitmiyorlar, ya da bilim kurgu filimlerindeki gibi yanımdan da geçip gitmiyorlar, merkez burası, hepsi bana doğru geliyor, içime çekiyorum hepsini, Gitanes dumanı gibi savurmadan ama,.. İspanyolların tüm dünyadan toplayıp Madrid’e yığdığı kültür gibi beynime sığdırıyorum hepsini.

Herkes bana doğru yürüyor, hatta bir de kravat yürüyor bana doğru.

Çok iri, üçgen, altın sırlı gibi parıl pırl, sarı sapsarı, kocaman bir kravat.

Üzerinde bordo, mavi, menevişli minyatürler gibi motifler var, bir kilim kadar, bir halı kadar kocaman bir kravat,.. yaklaştıkça daha da büyüyor.

Kruvaze lacivert bir ceket, italtan mafya babalarını kıskandıracak briyantinli fırça gibi bir kafa,.. kravatı sarmalayan gömleğin etrafında bana doğru yürüyor,.. Kravat büyüdükçe adam ufalıyor, ama yaklaşıyor, yaklaşıyor, yaklaştı..

-Bir resmimi çeker misin?

Farkediyorum ki elinde suni deri kaplı vizörlü bedavaya kapılmış bir makine. Kravat müthiş, ama sanki bir de altın diş varmış gibi gülüyor bir yandan.
“Türk olduğumu nereden anladı,” diye düşünüyorum.

-Bir resmimi çeksene...

“Elindeki minicik kutuya nasıl sığar o koca eyfel,..” diyeceğim adama, ama nerden bildi Türk olduğumu yaw,..

-Bir resim...

Trompetime bakıyor, etrafa gülüyor,.. düşünüyorum, eski Türkler trompet taşıyıp püsküllü çantayla mı dolaşırdı..

-Bi resim aabey,

O koca sarı, sapsarı ve parlak kravatın ardındaki adama bakıyorum, menevişli, allı morlu motiflerin ve kamaşan dişlerin ardından; kuru, sıska ve siyah bıyıklılar çıkıyor hayal meyal, nereden bildi yaa...

-Bir resmimi çeker misin ?

Alıyorum makineyi, yere çömelip adamı boylu boyunca, Eiffel'i de sığdığı kadarıyla görünce basıyorum deklanşöre, bir yandan da “nereden bildi,” diye söylenerek,..

-Mersi,

Diyor, ama anlıyorum ki adam onca yıl burada olmasına karşın Türkçe’den başka bir dil bilmiyor, Mersi deyişi bile Türkçe... Sadece bana değil, herkese aynı şeyi söylüyor..

Vatandaşım benim, canım, ciğerim kardeşim belki de... Nomadik, bağımsız, isyankar, başkaldırıcı, uyumsuz ve vizyonsuz....

yalnız syrtaki ( συρτάκι )

Bayan okuyucular belki de aşağıdaki satırları okuduklarında azıcık alınacaklardır.
Ama ne yapayım, bu da benim 52 yıllık, üstelik hayli görmüş-geçirmiş (ne demekse artık:) ) ömrümde gözlemlediklerim...

Çok dostum, çok arkadaşım ve çok tanıdığım oldu. Çiftlerden bahsediyorum. Kadın ve erkek...

Bu ikili ilişkilerde dünyevî işlerle daha ilgili olan çok büyük bir çoğunlukla kadındır. Dünyevî derken, giyim, kuşam, magazin, dizi, hava atma, onda var-bende neden yok gibi... (istisnaları ayrı tutarım.)
Oran olarak kadın nüfusunda bu işlerle ilgili olanların oranı, erkek nüfusundakilere göre çok misli ile yoğundur.

Erkeklerin büyük çoğunluğu ise, yıllar geçtikçe sessizleşerek kendi dünyalarına çekilir, ya okur, ya bilmece çözer, bazen dine yönelir. Sonuçta kendince bir şeyler yapar ama giderek yalnızlaşır. Evlatlarından, bir ananın beklediğinden çok daha az şey bekler. Çoğu zaman beklemez bile...
Bu düşünce bana son zamanlarda gelen bir şey değil. Yıllardır çevremdeki çiftleri gözlemlediğimde bunlar çok net görünen şeyler...

Aşağıda sinema eleştirmenlerden çokta iyi not almamış ama son sahnesi itibarı ile beni çok ama fazlayısıyla çok etkileyen eski bir filmin kapanış sahnesini sizlerle paylaşıyorum.

Filmin adı "The Greek Tycoon". Bizde "Akdenizli" adı ile oynamıştı.
Yunanlı armatör Aristotle Onassis'in hayatının anlatıldığı filmde Anthony Quinn ve Jacqueline Bisset oynamışlar, armatör ile Jackie Kennedy'i canlandırmışlardı...

6,5 dakikalık bu final sahnesini seyretmeden önce size söylemem gereken şey, bir sahne önce Onassis'in doktorundan çok az bir ömrü kaldığını öğrenmiş olduğu ve yatına geri döndüğüdür.
Jackie, katılacağı partiler için kendisine elbise seçmekte, gideceği yerleri ve yapacağı alışverişi düşünmektedir. O arada da "Doktor ne dedi?" diye sorar. Onassis "Daha yüz yıl yaşayacakmışım." diye yanıtlar ve onu kendi dünyasına geri gönderir.

Bu yalnız adam, biraz sonra tek başına karaya çıkacak, bir köpek ile sohbet edecek, uzosunu yudumlayıp, kendi sirtakisini yapacaktır.

Bu bir yatta da böyledir, bir gecekonduda da...

Erkekler sirtakilerini hep yalnız oynar...


Çarşamba, Kasım 03, 2010

Tasarruf

Sayın Ahmet Necdet Sezer'in Cumhurbaşkanı olduğu dönemde, Köşk'e tasarruf tedbirleri amacı ile internet bağlantısı alınmadığını biliyor musunuz?

2000-2007 tarihleri arasında Türkiye Cumhuriyeti'nin Cumhurbaşkanının konutunda internet yokmuş. Nedeni; ayda 100 lira meselâ...

Bu konuda yazacağım çok şey olabilir ama ruhum sıkılıyor, içim daralıyor...

Pazartesi, Ekim 18, 2010

Pazartesi, Mart 22, 2010

the mask and mirror

"Bütün maskeler yüzde kuruma işlemine dayanır ve “yıkanan” ve "soyulan” olmak üzere ikiye ayrılır. Suyla çıkarılanlar yüzü daha iyi temizlerler. Çoğunda kil, kum türü bir madde olan silikon bulunur. Bunlar yağı, kiri emerler. Bazı maskelerde de sakızlar, proteinler vardır. Bunlar bir yapışkan etkisiyle çıkarıldıkları zaman, cilt üstündeki kiri ve bazı ölü hücreleri de beraberlerinde götürürler. Bu tip maskeler yıkananlar kadar iyi temizleyici değillerse de aynı derecede iyi canlandırıcıdırlar. Ne tipte maskeyi, ne kadar sıklıkla uygulayacağınız ise tamamen cildinizin cinsine bağlıdır. "

Bu paragraf kelimesi kelimesine kadınlara yönelik cilt bakımı ile ilgili sitelerden alıntıdır. Güzellik uzmanlarınca elbette anlamlıdır.

Fakat aynı paragrafı sosyo-psiko-politiko falan filân kapısından bakarak okuduğumuzda daha da anlamlıdır. Bu kapılardan bakıldığında çıkan maske ile beraber gidenin, kir ve ölü deri değil de kişiliğimizden kopan parçalar olduğunu göz önünde bulundurmak gerekir.

Çıplak dolaşmak ancak masaldaki gibi, öyle de giyinik olduğu inancını taşıyan krala mahsus bir cesaret ister belki. Belki bu yüzden maskenin biri çıkarılır diğeri takılır. Her defasında takıla çıkarıla maskelerle beraber kopan parçacıklar zaman içerisinde öyle bir boyuta gelir ki yüzsüz olma durumu ortaya çıkar. Öyle ki bu durumda maskesiz dolaşma şansı sıfıra iner.

Bir garip girdaptır belki ama;

Ne demiş uzman; " ne tipte maskeyi, ne kadar sıklıkta uygulayacağınız tamamen cildinizin cinsine bağlıdır."

The Mask and Mirror - Lorena Mckennitt

Pazar, Şubat 14, 2010

Yaya geçidinden karşıya geçerken bile ne kadar yalnızlık çekiyomuşuz da haberimiz yokmuş.

Aga karşıya geçiyon. Zır trafik akıyo aha da sağından solundan.
Bi nevi ölüm tehlikesiyle karşı karşıyasın yani. Bi zahmet bırak mesaj yazmayı, telefonla konuşmayı. Önce sola, sonra sağa, sonra bi daha sola bak, araba yoksa koşmadan ama hızlıca geç karşıya di mi? Koy cebine nanoteknoloji ürünü cep telefonunu, yoksa koyacak bi tarafına demir-çelik endüstrisi .


Hani "banane banane araba dikkat etsin." diye bişey yok ki. Sen dikkat edicen trafikteki akan araçlara. Burası europa değil ki güzelim. Öyle araçlar yayalara yol verir, züttürü zoypak- gaydırı guppak europai kurallar yürürlükte diil ki? İnatlaşmanın sonunda arabaya hiç bişey olmaz en fazla tamponda az bi çökme, kırık bi far filan. İki gün sanayiye bırakınca gıcırından yapıverir ustası.

Ya senin kemiciklerin ve bilumum iç organlarının hali nic' olur hiç düşündün mü? Yüzde 75' i su olan vücudunda su boruları patlamaz mı, o patlayan su borularından suların akmaz mı bre pehlivan! Hangi usta yapıvericek senin kırık çıkıklarını hiç düşündün mü? En iyi ihtimali düşünsek bile, protezdi şuydu buydu kaça patlar sana, bünyen hangi maddeyi daha kolay kabul eder haberin var mı? Biliyo musun Titanyumun gramını kaça satıyolar ? Gram fiyatını geçtik, tasarımdı, el yapımıydı derken ne fiyat çekiyolar, haberin var mı?

Çarşamba, Ocak 06, 2010

Kürtlere neden ingiliz deniyor?

Onları çok uzun yıllardır tanıyordum.
90'lı yılların başlarında iş ilişkilerimiz daha da yoğunlaştı. Aslen Mardin'liydiler. Hoş, daha öncede Kürt asıllı kardeşlerimle iş ilişkilerim olmuştu. Ama onlar daha ufak tefek işlerdi.

Oysa bu geniş aile ile daha uzun zamandır birlikteydim. Beni sevdiklerini ve saydıklarını bilirdim. Birbirimize yardım ettiğimiz çok zaman olmuştu. Kimi zaman benim onlara iyiliklerim olmuş, kimi zaman da onlar beni kollamışlardı.

Yılın son günü yanlarına uğramak üzere araba kullanırken başka bir kürt tanıdığımı arayarak
"Kürtçe mutlu yıllar nasıl denir?" diye sormuş ve öğrenmiştim.
Amacım, oraya vardığımda onlara bir sürpriz yapmaktı.

Arabayı parkettiğimde, neredeyse çocukluğunu bildiğim İbo geldi yanıma. Tam ben lâfımı söyleyecekken, o komik aksânı ile "Hapi nû yaa..." deyiverdi.
Lan oğlum, bi'gülme geldi bana...
Ben adama Kürtçe konuşmaya çalışırken onun bana ingilizce konuşması olayı bitirdi.
Kürtlere boşuna "İngilizler" denmiyordu, demek ki...

Oysa karnı doyan, ekmeğini kazanan Kürt gerçeği buydu. Ne zaman güneydoğu'daki olayları konuşup fikirlerini sorsam "Alayının a.q." diyorlardı.
"Manyak bunlar, birbirlerini yiyorlar. Ölenlerin hepsi senin, benim çocuklarımız..."

Öpüştük, tokalaştık, sarıştık...

Yanlarından ayrılırken kutladım yeni yıllarını, "Sersala te pîroz be." diyerek

Çarşamba, Aralık 23, 2009

Kendi elini kendin tut.

Uzun ve çetrefilli zamanlar...
Kış gelince böyle oluyor. Hastalıklar, dertler.

Tüm bunların üzerine bir de sevdiğim bir abinin ölümü...
1942 doğumlu, iyi yürekli, gırgırı, makara yapmayı, fıkra anlatmayı seven, gözleri her daim gülen bir adamın çırpına çırpına ölmesi ekleniverdi Lodoslu, kasvet günlere.
Dün kabristanda, iki metre beyaz kumaşın üzerine bir kaç kürek toprak attıktan hemen sonra, son nefesini verirken elini tutan başka bir abi anlattı o saniyeleri.
Fenalaşıp hastaneye kaldırdıklarında, doktorlar ayağında damar filân bulmaya çalışırlarken, o ellerini bilinç dışı sallıyormuş böyle, çırpınır gibi...

Dün cenazede olan bir sürü başka abiler, ölen abinin can cekiştiği ve öldüğü sıralarda önceden plânlanmış bir balodaydılar.
Haber baloya eriştiği hâlde, gereken kulaklara fısıldandığı hâlde program hiç bozulmadı.
Eğlenti, neşe devam etti. Elbette, daha önceden yapılmış büyük organizasyonlar iptâl edilemez, edilmemeli de... Ama, iki kelime ile bahsi edilip, şerefine bir kadehçik kaldırılabilinirdi.
Yapılmadı.
İki dakikada olsa, neşeler kaçmasındı...

Böyle bir anlayışta var.

Var ama can çekişiyor.

Çırpınıyor.

Son nefesini verirken başında elini tutacak birisini bulabileceğini de sanmıyorum.

Salı, Kasım 17, 2009

Pinti Kıl...

Yapı işlerine kredi veren bir bankanın neredeyse otuz yıllık müşterisiyim. Zaman zaman sinirlendiğim olmuştur ama hiç biri bu denli olmamıştı. Ve hiçbirisi ile de bu kadar uğraşmamıştım.

Eylül'ün 20'sinde çok uzun zamandır kullanmadığım ve sıfır bakiye seyreden Euro hesabıma para yatırdım. Ertesi gün, 5,71 euronun haberim olmadan çekildiğini, açıklama kısmına ise Ocak-Haziran 2009 hesap işletim ücreti yazıldığını gördüm. Yıllardır hesaplarımdan hesap işletim ücreti alınıyordu. Ben de buna hiç itiraz etmemiştim. Ancak kullanılmayan bir hesap için, üstelikte paranın yatırıldığı tarihten 10 ay öncesine ait ne parasıydı bu, anlamamıştım. Hesap işlememişti ki, hesap işletim ücreti olsundu.

Önce bankamı aradım, kısaca bana bunun genel müdürlük talimatı olduğunu, ellerinden gelen bir şey olmadığını söylediler.
Sonra 444 0 4..'ü arayıp, karşıma çıkan delüğanlüye olayı anlattım. Ve sordum.
-Bu konuşmamız banda alınıyor, değil mi?
-Evet efendim.
-Ben bu parayı, eski hesabıma değil de, yeni bir hesap açtırarak oraya yatırsaydım, bu parayı benden alabilir miydiniz?
-Hayır efendim.
-Peki siz paranızı eski hesaba mı yatırırsınız yoksa yeni bir hesap mı açtırırsınz?
-I-ııgg..
-Bu paranın tarafıma iadesini istiyorum.
-Şikayetiniz dikkate alınacaktır efendim.

Bu konuşmadan bir hafta sonra hesaba iade edilen bir şey görmediğim için 4.. 0 444'ü bir kez daha arayarak 5,71 euromun akibetini sorduğumda, genel müdürlükten şubeye talimat verildiğini, paramın iadesinin artık şubenin inisiyatifinde olduğunu söylediler. Teşekkür ederek şubeyi aradım.
Oradaki kızların hemen hepsini adları ile tanırım. Onlar da beni bilirler. Üst katta adını bilmediğim bir abla bakıyormuş bu işe... Nalan'mışmışmış. Bağladılar.
Olayı anlattım. "Evet, bilgim var H. bey. Ben konuyla ilgili olarak en geç yarın dönücem size." dedi.
3 gün geçti. Ses yok.
Aradım, "Nalan hanım, ne oldu benim beş yurom?"
"Özür dilerim, H. bey. Ben yarın arayayım sizi. İlgilenemedim."

3 gün daha geçti. Yine tık yok.
"Alo, Nalan hanım. Yine aramadınız. Ne oldu?"
"H.bey, çok üzgünüm. Çok işim var. Teftiş var, müfettiş var başımızda. İlgilenemedim. Söz veriyorum. En geç yarın arayacağım sizi."

3 gün sonra.
"Serpil Hanım iyi günler. Ben H. Bakın kaç yıllık hukuğumuz var sizinle. Bir 5 yuro meselesi var. Taktım ben bu işe. Nalan hanım defalardır beni arayacağını söylemesine rağmen aramıyor. Şu konuyla siz ilgilenirmisiniz lütfen?"
"Tabi H. Bey, ben kendisinle mutlaka konuşarak konuyu hatırlatacağım. Arayacaktır."

Bir hafta sonra,
444 0 .44
-Alo. Ben H. Size bir şikayetim vardı ve konu artık şubenizin inisiyatifinde demiştiniz. Üzerinden neredeyse 3 hafta geçmesine rağmen beni oyalayarak aramıyorlar. Özellikle Nalan hanım bunu yapıyor. Kendisinden şikayetçiyim. Yazılı şikayeti nereye yapmam gerekiyor?
-Biz size dönücez, H. bey.

10 dakika sonra.
-Alo, H. bey, ben Nalan... Bu sizin hesap işletim ücreti konusunu inceledik, maalesef onu size geri ödeyemiyoruz. Bu uygulamamız gereken standart prosedür. O hesap orada durdukça işlese de işlemese de biz o parayı sizden tahsil edebiliriz.
-Bakın Nalan hanım. Telefon görüşmeleri sadece sizde kayıda alınmıyor. Bizde de gerek 444'lü numaralarınız gerekse bankanızla yaptığımız tüm görüşmeler kayıda giriyor. Şu an sizinle yaptığımız da dahil olmak üzere...
Siz "Biz bunu geriye dönükte alabiliriz." derken, misal, benim hesabım eğer 2005'ten bugüne kadar durmuşsa, 2005/1 - 2005/2 - 2006/1 - 2006/2 - 2007/1 - 2007/2 - 2008/1 - 2008/2 ve 2009/1 dönemleri hesap işletim ücreti adı altında 50 küsur yuroyu benim hesabımdan çekme olasılığınızdan bahsediyorsunuz. Bu beş yuro hiç dert değil. 1000 lira harcarım, 2000 lira harcarım, bana bunu yapan bankanızı ve haftalardır beni oyalayan sizi mahkemeye veririm.
-Eeee, H. bey. Biz konuyu bir daha inceleyerek yarın dönelim size...

5 gün sonra.
Benden iki sayfalık bir fax. İki adet eki ile birlikte.
Banka şubeme ve 444 0 4.4'ün müşteri şikayetleri bölümüne.

Öyle böyle değil ama hazırladığım yazı...
Tüketici sorunları hakem heyeti başkanlığı ve T.C. Asliye Hukuk mahkemelerinin verdiği örnek kararlarla birlikte...

Faxı göndermemden 10 dakika sonra.
-Alo H. Bey. Ben Nalan. Çok özür dilerim. Sizi arayamadım da. Euro iadenizi bir kaç gün içinde yapacağız. Hani bilgilenesiniz diye aradım.

Bugün iade yapmışlar. Nasıl ama?
İşim vardı, uğradım bankaya... Eskiden beni seven kızların artık arkamdan neler konuştuğunu tahmin edebiliyorum.
"Aha geldi bizim pinti kıl..."


Bu bankanın KOBİ destek kredisi var. Küçük Osman'ın Büyük İşi olsun hesabına...

Gıcık kaptım. Almıcam.





Perşembe, Kasım 05, 2009

Dikkatle incele ve düşün...

Bugün statcounter'a bakarken aşağıdaki resimde gördüğüm bilgiye rastladım...
Bakın kim bakmış bizim sayfaya...




Ve nelere bakılmış,  burada...

En baştaki postun (31 Mayıs 2007 tarihli)  içindeki sözlere ve aşağıya indiğinizde 13 Mayıs 2007 tarihli postun içeriğine bakıldığında insanın kafasına garip sorular gelmiyor mu?

Rare Earth'ün big brother diye bi şarkısı vardı... Çok severdim...:)))

Pazartesi, Kasım 02, 2009

Höössstt...

Kadının aldatma amacının, kendi özsaygısını onarmak olduğu yazılıydı dünkü Hürriyet'te.
Süper yaaa.

Bir erkek aldattığı kadını kiminle aldatıyor; başka bir kadınla.
Evli bir adamı baştan çıkaran kadın aslında kime ihanet ediyor; hemcinsine.

Oysa evde kendi (partneri) kadını ile istediği zaman beraber olan kim; erkek.
Peki, aldatılmış kadınların öz saygılarını onaran, bu gibi onarım durumlarında onlara her türlü lojistik, âlet, edevat yardımında bulunan kim; erkek.
Yani kadının öz saygısını bozan da erkek, kendisini onaran da...:)))

Bu durumda kim kadın olmak ister ki?

Diğer tarafta tüm erkekler de elbette tamirci olmak ister.

-Ne iş yapıyorsunuz?
-Ben onarıcıyım ama siz bana kısaca H.Ö.S.T. deyin.
-Pardon ???
-Hasosundan Öz Saygı Tamircisi. Tornavida lazım mıydı apla?


Vay anassını. Süper Haber / Süper Yaklaşım / Süper Yorum. Tebrikler Gazete.

Çarşamba, Ekim 14, 2009

Bittabi...

Bi'sefer benim için en önemli ve sevindirici haber bloğumuza iki yeni yazar katılması...
Gamze (Bir nefes hayat) ve Elif (sendromx) uzun müddettir etrafta yoklarken geçen akşam facebook'ta gelişen bir sohbet sırasında verdikleri kararlarla bloğumuzu şenlendirdiler...
Hâlâ kimi okuyucularımız, blogtaki tüm yazıları benim yazdığımı zannediyorlar.
Oysa büyük çoğunluğu (600'e yakın) bana ait ama meselâ bugün itibârı ile, şimdilerde blogtan ayrılmış olan Türkekırgın'ın 50 küsur, Jubelum'un 41, yine geldiği gibi sırlarla dolu olarak ortadan kaybolan Espressso'nun 30, gelecek vaad eden ve ümit veren:) Andelib'in 20, Cahil'in 8 ve bir başka kayıp Su Kabağı'nın 6 yazısı çıkmış. Gamze'de iki gün önce ilk yazısı ile "Merhaba" dedi bizlere. Elif'i de bekliyoruz.:) Bu yazılar yan tarafta bloğun formatına uygun olarak ve harf sırasına göre Aby, Andy, Cahy, Elfy, Espy, Gamzy, Juby, Suky, Turky şeklinde etiketlidir...
Oradan misâl Espy'e tıklayacak olan bir okuyucu sâdece Espressso'ya ait yazıların tamamına ulaşabilir...

* * * *

Gamze'nin yazısının altında, sevgili Gulteinen'in yaptığı yoruma katılıyorum bende... Evet, Gamze'de, Elif'te duygu dolu yazarlar...

* * * *

Dün Andelib'in Sarı Zarflar yazısı çıktığında ben de gerçekten bir sarı zarf işi ile uğraşıyordum... Eski bir vergi borcu çıkmış... Gittim, onu ödedim, döndüm bir de ne göreyim, Andy sanki bilmiş gibi aynı gün patlatmış yazıyı...

* * * *

Önce Denizli'de bir işadamı intihar etti, sonra İzmir'de başka bir işadamı öldü... İstanbul'da bir öğretim görevlisinin aracı boğaz köprüsünde bulundu...
Derken Pazartesi öğlen tanıdığım bir kişinin daha intihar ettiğini duydum... Dün öğrendiğim kadarı ile karısını ve çocuklarını evden göndermiş, kapının arkasına divanı, çenesinin altına da tüfeği dayamış, sonra basmış tetiğe.
Denizli'li zengin bir işadamı olmak ile gariban bir karpuzcu olmak arasında hiçbir fark yok...
Çarklar hepimizi aynı öğütüyor.

* * * *

Hani aynı anda üç dört kitap okuma dönemleriniz olmuştur. Ruh durumunuza göre...
Bana bu olay film seyrederken olmaya başladı... Bir film koyuyorum, yirmi dakika sonra başka bir filme bakmaya başlıyorum. Ertesi gün bir başkasına... Üç gün sonra ilk seyrettiğimi kaldığım yerden başlayarak bir yarım saat daha izliyorum misâl... Bozuyor muyum acaba?
Divanlar, silahlar, köprüler ve viyadüklerden uzak durmam lazım.

* * * *

Hande Altaylı'nın Maraz adlı kitabını okuyordu A.W.
Evde bırakmış geçen gün... Öylesine bir bakayım derken akşamına bitirdim... Akıcı yazmış... Hoşuma gitti. Sonu kelekti biraz, aceleye gelmişti ama ilk üç çeyrek güzeldi gerçekten...

* * * *

Bokuyla kavga eden arkadaşlara bir tavsiyem olmayacak... Kendileri bilirler kendilerini.

* * * *

Blogger'larda genel bir yazı ve yorum durgunluğu var yine... İşyerlerinde koyulan yasakların etkisinin olduğu da söyleniyor ama tam da anlamıyorum nedenini...
Misâl benim Facebook'a eskisinden daha fazla bakıyor olmam etkiledi sanıyorum kendi bloğuma olan ilgimi. Eskisi gibi en az iki - üç günde bir bi'şeyler yazmak zorunda hissetmiyorum kendimi...

* * * *
Sigarasızlığın ikibuçuk'uncu ayındayım. Dün gece ilk kez rüyama girdi. Söylemişlerdi bunun olabileceğini ama bana kısmet dün akşamaymış... İnsanın rüyasında "Vay be, o kadar hızlı içime çekmeme rağmen hiç başım dönmüyor haaa..." diye düşünmesi hem komik hem acı...

* * * *


Dün gece geç saatte, yatmaya hazırlanırken, canım kardeşim, çocukluk arkadaşım Yıldırım, Galata Kulesinden çektiği otuz iki fotoğraf yolladı...
Bunlara bakarken, şöyle yazdım kendisine;
"Şehriniz hem çok güzel ama bir o kadar da güvensiz. 18 numaralı fotoğraftaki silüet çok güzel."
"O teyze de İstanbul'u orada yaşıyor işte..." diye yanıtladı beni...



Bir de şöyle bir fotoğrafı var... Adı "kafadan bacaklı" :)))

Cumartesi, Eylül 12, 2009

17'ydi...


Bak bu Erdal Eren...
Erdal’a iyi bak general.
O hep 17 yaşında kaldı. Daha sakalları çıkmamıştı. Kaç kez kemik incelemesi yapılmasını istedi avukatı. Son fotoğrafa iyi bak general! Avukatın taleplerini yerine getirmek yerine ne yaptınız hatırlıyor musun?
Avukatı da tutukladınız general!
Erdal’ın vurduğunu iddia ettiğiniz asker, çok yakından vurulmuştu! Adli Tıp 5 ile 35 santimlik bir mesafeden vurulduğunu söylüyordu. Oysa Erdal en az 13 metre ilerdeydi! Erdal’a verebileceğiniz ceza, en çok korsan eyleme katılma cezasıydı. Neden olay yeri keşfi yaptırmadınız? Neden ölen askerin elbiseleri mahkemeye sunulmadı? Asker başka bir askerin kaza kurşunuyla mı vuruldu general?
Veda mektubunu bile iç çamaşırına saklayarak getirdi Erdal. Çocuğu astınız ama çocuklar çabuk büyür zulmün üstüne.
Erdal o yaşında başı dik gitti!
Deniz’den nasıl öğrendiyse öyle!
“Hadi eyvallah” dedi ve gitti!

ETHEM DİNÇER: Mersin 78’liler Derneği eski başkanı

Perşembe, Eylül 03, 2009

Pure Earth was right...

Kimileriniz okuyacağınız satırlara şaşırabilir hatta "Lan Abi'ye hiç yakışmamış bu tarz." diyerek bu konuda düşündüğünüz şeyler olsa bile yorum yazmak istemeyebilirsiniz.
Ama cidden bu konudaki fikirlerinizi merak ediyorum.
Böyle düşünen sâdece ben miyim anlamında...

Son zamanlarda seyrettiğim iki film ile gelişti bu soru beynimde.

Filmlerden biri Vicky Christina Barcelona idi.
Vicky ve Christina, Barcelona'ya tatile giden iki arkadaş. Orada karizmatik ressam Juan Antonio ile tanışırlar. Daha doğrusu Juan o kadar hızlıdır ki, daha tanışmadan bu iki sıkı fıkı arkadaşa toplu seks teklif eder. Vicky, Dough adlı Newyork'lu ile evlenmek üzere olduğundan kızar bu teklife, hatta duymamazlığa filân gelir. Christina ise (Scarlett Johansson) daha bir vergendir Juan'a. Netekim, tam şeyken durum, Christina'nın midesi bozulup ülseri azınca, Juan'ın zâten azmış olan ülseri elinde kalır ve bi numara olmaz.
Fakat film bu ya; o evlenmek üzere olan aklı başında Vicky, on numara formayla sergen/vergen olur Juan'a. Bu kadarla kalsa iyi... Evlenir, Juan'dır aklındaki. Kocası Dough'la sevişir, Juan'dır aklındaki, Christina Juan ve eski karısı ile olan orgy'i anlatır, ağzının suyu akar... vs.vs... Kalanını şuradan okuyun...
Ama eğer okumayacaksanız Fil nick name'li sözlük yazarının film hakkındaki 7 sorusunu okuyun...
"soru 1. bir zamanlarimin butun kadinlarin kafasi karisiktir baslikli kitabinin basligina namzet sekilde filmdeki tum kadinlari kafasi son derece karisikti. en ne istedigini bilen vicky bile mustakbel kocasiyla huzurlu bir yasami cocuklugundan beri idealize eden vicky bile bir gecelik askinin pesinden herseyi yakabilecekken atesli silahin azizligiyle evliligini ve iliskisini kurtardiysa asil soru su mudur: filmde gecen "unfullfilled love is the only true love" (gerceklesmemis ask tek gercek asktir) onermesi dogru mudur ? film boyunca duygular rayina oturdukca iliskiler bozuluyordu. o kadar alti cizilip sanatcinin yasam amaci gibi gosterilen ask duygusunu "transient" olmayan hali mumkun degil miydi ?

soru 2. cristina ne aradigini bilmiyor ama ne aramadigini daha iyi biliyor artik. "identification with exclusion" (olasiliklari eleyerek karar vermek) ne kadar pratik bir cozum askta. yoksa soru 1'in isiginda bu umutsuz bir caba mi ?

soru 3. doug filmdeki saf-salak kisiydi, cevresinde olanlari bir turlu fark edemeyen. doug saf ve salak miydi ? yoksa sadece guvenen bir kisi miydi ? yoksa problem cikacak yonlere bakmamayi ogrenen hepimizin (yani erkeklerin) adim adim gittigi uber-erkek miydi ? modern nasrettin miydi, hanima bana gorunme de kime gorunursen gorun diyen.

soru 4. cok eslilik ne kadar mumkun ? evet ani oldu. onceki sorularimizin izleginde bir iliskiyle basa cikamadigimizi dusundugumuz su dunyada; cok eslilik cozum mudur ? javier bardem-penelope cruz icin tek cikar yol buydu. iliskide yurumeyen bir sey varsa; bir tamamlanmamis eksiklik (missing element) varsa ve bu durum iliskiyi surukleyebiliyorsa (bakiniz soru 1) ama ote yandan bu durum cozume kavusmadikca ve cozume kavusmayacaksa ne yapmalidir ? bahsi gecen filmimiz bu soruya threesome yanitini mi verdi yoksa ? gercek dunyamizda (non-fiction) threesome olmasa da evlilik danismanligi altindan ciftlerin ozellerini bir baskasina anlattigi ve bir tur yabanci bir adami (psikiyatrist / psikolog) hayatlarini soktugu ve bu adamin mediatorlugunde (omdusman diyecektim ama demirel'le yataga girmek fikrinin cazibesi korkuttu) yuruyen iliskiler threesome kategorisinde degerlendirilebilir mi ?

soru 5. penelope cruzun scarlet johansson'un yeni arayislara yelken acacagini soyledigi sahnede gecirdigi sinir krizi javier bardem ile iliskisinin scarlet johansson olmadan yuruyemeyecegi ve bu nedenle iliskinin sonu oldugunu ve javier bardem'den eninde sonunda ayrilacagi bildigi icin gosterdigi bir tepkiyse sevdigi adami paylasmaktan cekinmeyen ve diger kadindan kiskanmayan kadin gercek midir ? tekrar soralim soru 4 ne kadar mumkun ?

bonus soru. doktor jivago'daki hanimlarimizla javier bardem'in hanimlarini karsilastirabilir miyiz ? pasternak'in eksikligi var midir, farkliliklar nerededir ?

soru 6. evlilik curumus bir kurum mudur ? ayni yastiga bas koydugunuz kisinin ne dusundugu sizin icin ne kadar onemli olmalidir ? soru 3'deki uber-nasrettin-erkegin evlilik kurumundaki yeri nedir ?

soru 7. arayis hic bitmeyecekse ve arayisti bitti, buldum diye evlenmek ne kadar kendinizi aldatmaktir ? (yeniden bakiniz soru 6) "
Eğer ekşiye bakıyorsanız, özellikle yazarı porsgemsheniark olan 361. entry'de geçenlerde bir arkadaşımın hediye getirdiği gerçekten çok kaliteli Port şarabını burnumdan çıkarttığımı ifâde etmeliyim.

İkinci film ise; My Life Without Me... İki aylık ömrü kaldığı söylenen evli ve iki çocuk annesi genç bir kadının ölmeden evvel, hiç bir neden yokken, evet, hiç bir neden yokken, yani kocasını seviyorken, mutluyken, iki tane çocuğu ile düzgün bir hayat yaşıyorken... Sadece ölüyor diye, başka bir erkeğe vermeye karar vermesidir beni düşündüren...

Ekşiden bunu da okuyun ama, şurada, 41. entry'de şöyle yazmış, Nihat adlı ekşi sözlük yazarı:

"Konu olarak ele alındığında, çok sade ve hayatın gerçeklerinden bahseden bir film. insanı bulunduğu kısır döngüden çıkartıp, hayata dönmesi gerektiğini söylüyor ama tek anlayamadığım $ey, sevdiğin bir insan var iken, neden ba$kalarınla sevi$mek ister insan. sevdigin ile mutlusun ve hayatının son 2 ayında ba$ka bir erkekle sevdiğini aldatıyorsun. Aldatma konusu, film içeriğinde olmasaydı mükemmel bir yapıt olarak akıllarda kalacak bir film olacaktı."


Şimdi bu iki filmdeki iki olaydan yola çıkarak,
neden son zamanlarda çoğu filmlerde evli kadınların kocalarını aldatmaları masum gösterilirken...
...aynen My Life Without Me filminde Sarah Polley gibi, ölümün ayırdına varmış/gelmiş erkeklerin "Dur, bende gitmeden biraz başkalarını götürüveriim" düşüncelerine,
ya da Vicky Christina Barcelona filminde, Juan gibi erkeklerin kadın şeklinde olanlarının karşısına, Vicky gibi kadınların erkek şeklinde olanlarının çıkmasına o kadar doğal bakamıyor/sun/uz ???
Şunu demek istiyorum çok net bir şekilde.
Eğer,
Bir erkek, gider ayak, hele durumu da uygunsa, Pure Halis Earth Toprak misâli, hele bir de nikah filân da yaparak isteğini gerçekleştiriyor, kendisinden 263 yaş ufak birisine takılıyorsa...
sizlerde Vicky'e, Christina'ya, ya da giderayak başkasına vercem diye tutturan kıza kız/a/mıyorsanız...
... erkeklere de kızmamalısınız.
Yok öyle çifte standart...
Aslanım Halis abi.
Yürü be.
Port şarabı müthiş walla...
Thanks, thanks, thanks... to H&M Wijnbergen

Çarşamba, Eylül 02, 2009

Üşeniyorum, öyleyse yarın.

Heyyyt... Amca oldum. 18 Ağustos'ta bizim aileye de Aren adı ile yeni bir dişi katıldı.
Bu aralar Çınar ve Brajeshwari'nin de bahsettiği gibi gerçekten çok çocuk doğuyor. Allah hepsine sağlıklı bir ömür versin.
İki alt katımıza ve karşı dairemize de yeni canlar geldi, misâl. Apartman görevlimizin karısının da karnı burnunda, bugün yarın oradan da haber bekliyoruz.
Dikkatimi çeken şey, sezeryan ya da sezaryan denilen olayın acaip artması. Doktorlar normal doğumdan vazgeçtiler gibi. "Normal doğum yapacağım / İstiyorum" diyen tüm annelere, son anlara doğru bir şekilde Kaiserschnitt ( kral kesiği - césarienne ) empoze ediliyor.
İddiaya göre, bir çok kadın doğum doktoru, eskisi gibi kesin olmayan bir tarihte, misâl sabaha karşı kalkıp saatlerce uğraşacağına, özel ajandasında tarihi ve saati baştan kesinleştirip tatilini bile ona göre ayarlıyor. Böylece 1970'ler de %5 olan olan sezaryan oranı büyük şehirlerde % 70-80'lere çıkıyor.
Bu arada olayı araştırırken Youtube'taki bir sezeryan görüntüsünün altındaki iki yorum çok dikkatimi çekti...

a) Holly Fuck... :)))
b) Bacılarım, normâl doğum yapın... Bu ne yaaaa? :)))))))))))))

* * * * *
Yazacağım ikinci konu sigarayı bırakmam ile ilgili.
Üç beş ay önceden belirlediğim tarihte, otuz yıldan fazla kullandığım meret ile vedâlaştım.
Neredeyse bir ay oldu bırakalı... Ve tahminimden kolay gerçekleşti herşey.
Ne bir ilaç, ne nikotin bandı ya da sakızı, ne çip, ne bilmem ne... Hiç bir şeysiz. Küt diye...
Son gece, Alan Carr'ın bir saat onbeş dakikalık filmini izledim sâdece. Ve evet, faydası oluyor.

Şöyle, bir kaç şey paylaşmayı isterim sizinle...

Bıraktıktan sonraki üç beş gün, ilgisiz zamanlarda uykunuz gelebiliyor. Bu gibi durumlarda ben vücudum ne istiyorsa onu yaptım. Misâl, gidip yattım. Bu arada bırakılan gün ve takip eden bir hafta içerisinde evde yalnızdım. Bu da iyi oluyor. Hem kimseye sarmıyorsunuz, hem istediğiniz gibi rahat rahat turalıyorsunuz.

Bıraktıktan sonraki ikinci günde öğlen uzanmış, yarı uyku hâlinde iken vücuduma bayağı bir titreme geldi. Hani böyle gerçek bir bağımlı krizi görüntüsü... Hoş değildi. Soğuk su iyi geliyor. Hem içme, hem duş anlamında. Dördüncü gün, bu kez gece uykusunda benzer bir titreme nöbeti daha oldu. Su içip yattım. Bir daha da olmadı... Kriz ve titreme işleri böylece bitti.

Bırakmadan önce, "Benim söyleyeceğim bir zamana kadar, bu eve artık kimse cebinde dâhi sigara ile girmeyecek." söylemimden birinci hafta sonunda çark ederek, "kim neyle istiyorsa gelsin, ama balkona çıksın"a döndüm, misâl.

Sigarayı en fazla tükettiğim rakı masalarında bulundum, hattâ bir arkadaşımın çok kalabalık bir doğumgünü partisinde dj'lik yaptım ki o sırada yediğim sigaranın haddi hesâbı yoktur, billâhi tillâhi geçti, gitti geceler.

Rakı ve Kahve de bir problem yok. Ha, aklıma gelmiyor mu, zaman zaman canım istemiyor mu, elbetteki geliyor. Ama zaman aralıkları gittikçe açılıyor. İlk günlerde, günde yirmi defa aklına düşüyorsa, şimdilerde bir kaç defa ile kurtarıyorum.

Sigaraya bağımlı olmuş birisinin bunu unutmasının mümkün olmadığını söylerler. Ben 20 sene önce bırakmış 80 yaşında bir adam tanıyorum ki babam olur kendisi; hâlâ canının çektiğini söyler yani... O derece bir bağımlılık bu. Ha, ben 80'e gelsem, o kadar da canım çekse ne yaparım, o da garanti değil.

Benim için en büyük etken sağlığım, öksürüğüm vs. değildi. Kaldı ki ne öksürük ne de başka bir fiziki rahatsızlık vermedi bildiğim kadarı ile... (İçeride ne yaptığını bilmiyoruz tabi.)
Esas neden artık 5 yaşını bitirip 6'sında gidecek olan, bundan sonra gördüklerini hiç unutmayacak olan küçük kıza iyi bir rol-model olamamaktır.
Seneler sonra bir arkadaşı ikram ettiğinde bu adi şeyi, "Benim babamda içiyor/içerdi." dedirtmemek adınadır.
19 Temmuz kararlarınında faydası çok büyük bu arada. Eskisi gibi film arası, restaurant, bar muhabbetide sonlandı. Ben facebook'ta dumansız hava sahasına bile katıldım be... :))))
(İşte böyle Ayşebebek... Izdırap yok sayılır... Varsa bile o kadar olur.:))) )

Durumlar böyle sevgili arkadaşlar...

Sosyal yönü ile yoğun fakat verim yönü ile düşük bir Ağustos ayını geride bırakmış bulunuyoruz.
Her ne kadar tatillere gitsek ve lakerdacı blogger toplantılarıydı düzenlediysekte, diğer tarafta Ağustos ayı yedi (7) yazı ile tüm ayların en düşük ve verimsiz ayı olmuş...
Cahil'den hiç ses soluk çıkmamış Ağustos'ta misâl...
Jubelum "İstanbul meyhaneleri"ni,
Andelib "Amma da ballıyım"ı yazmışlar sağolsunlar. Ben de 5 post yapabilmişim kocca Ağustos'ta. ( ki Badem şarkısı da Andelib'in önerisidir.)

Umuyorum ve diliyorum ki, yazın rehâvetini geride bırakır, her birimiz verimli günlerimize döner, blog açılımını gerçekleştiririz.

Kalın salıncakta.

(türkekırgın'a selâm olsun)