Cuma, Ekim 04, 2013
Eylülün yirmiyedisi
Bir arkadaşım Facebook'ta Ertuğrul Özkök'ün bir yazısının linkini paylaşıyor.
Alttaki yorumların bir çoğu ve özellikle "o kadar yalakalıktan sonra doğru da yazsa boş." yorumu anlatmaya çalıştığım şey...
Yılmaz Özdil bir gün yazı yazmıyor, karısının hastalığı yüzünden,
adamın ne i.neliği kalıyor, ne yazarlığı, ne satılmışlığı...
Bu anlayış yüzünden bizden bir b.k olmuyor...
O liboştu, bu dönekti, şu yalakaydı derken sözde aynı uğurda savaştığını zanneden milyonlarca yalnız insan...
Kimse kimseyi ne yapsa beğenmiyor.
Karşı olduğu partinin gençlik kolunun cep telefonunu vererek "7/24 hizmetinizdeyiz. Kömür mü lazım, makarna mı?" pankartını facebookta paylaşıp küfür edeceğimize, kendi kollarımızı oluşturarak, "7/24 hizmetinizdeyiz." pankartımızın altına cep telefonumuzu yazmak zor çünkü bize...
Tinerci çocukları sokaklardan toplayıp, eğiterek kendi militanları haline getiriyorlar diye karşı partiye kızıyoruz.
Yapsana aynısını, konuşacağına...
Çok tuhafız arkadaş, çok...
İki saniyede karar verir, yazar, bunun da en doğrusu olduğunu düşünürüz, kavga bile ederiz... Sadece lâfta ama... Sahada değil.
Birbirimizi klavyelerimizle, hainlikle, gaflet içinde olmakla suçlarız...
Sadece %100 bizim gibi düşünmüyor diye...
Diyorum ki...
Tuncel Kurtiz sonsuzluğa geçmeden iki gün evvel, yanlışlıkla hani, olur da nefret ettiğimiz bir liderin ya da partinin yapmış olduğu ufacık olumlu bir şeyden bahsetseydi...
Bu gün son nefesini verirken ne kadar denyo olduğumuzu düşünür müydü misâl?
İki dakikada insan unutuyorsunuz yeğenler, der miydi?
Pazartesi, Ocak 17, 2011
NEFİS BİLSEN
Teklif ediyoruz, TAPDK' nın kararı sonrasında Efes Pilsen birasının markasının "NEFİS BİLSEN" olarak değiştirilmesini öneriyoruz. Spora hizmet ve katkı böyle olur. Ne diye koskoca spor kulübü adını değiştirecekmiş canım! En iyisi bira markası adını değiştirsin!
Pazartesi, Ocak 03, 2011
Saygı Yazısı...
Hayli uzun bir zamandır bloğu ihmâl ettiğimin farkındayım. Buna rağmen günde 60-70 kişinin düzenli olarak buraya baktığını görmek bir yandan beni mutlu ederken beri yandan düşündürüyor.
Bundan sonra, eğer şartlar değişmezse, eskisi kadar blogla ilgilenebileceğimi sanmıyorum.
Gulteinen'in dediği gibi belki facebook'un hayatımıza girmesi içimizdeki blog yazma dürtüsünü kısmen törpüledi. Günlük bir sürü paylaşımı oradan yapabilmemiz, daha çok insana anında ulaşabilir olmamız blogçuluğu öldürüyor.
Yine de senelerdir burada paylaştıklarımız, arkadaşlıklarımız bâkidir... Ve her birimiz için artı yazmıştır hânelerimize.
Ben "Abi" olarak, eskisi kadar buraya bakamayacağımı deklare ediyor,
en azından "ah be güzel abim be" sayesinde edindiğim bir çok dosta teşekkür ediyorum.
Tek tek isim saymadığım için beni affedin. Zaten sizler kendinizi biliyorsunuz.:)
Site sonsuza dek açık kalacak, burada yazılanlar asla silinmeyecektir. Yazarlar istedikleri zaman yazmakta serbesttirler.
Özellikle Andelib'e bir kez daha destekleri için şükranlarımı gönderiyorum.
Vefâlı okurlara da binlerce kez teşekkür ediyorum.
2011 yılının hepimiz için mutlu bir yıl olmasını temenni ediyor, sağlık ve sihhatle, huzur ve mutlulukla dolu bir yaşam diliyorum.
Saygı ve Sevgiyle.
Abi
Çarşamba, Kasım 24, 2010
Öğretmenlerim ve okulum...
Bir Cumhuriyet kadını.
Alttaki resimde ben 5-6 yaşlarında olduğuma göre annemde 21-22 yaşlarını sürüyor olsa gerek...
Daha sonra İstanbul'da Beyazıt Deneme İlkokulunda Nesrin öğretmenim vardı... Alttaki resimde kendisinin yanındaki, kardeşim Tevfik...
Yeşilköy'e taşınmamıza yani ilkokul 1'den ve 5. sınıfa kadar o öğretmişti bana herşeyi...
Cumhuriyet kadınıydı... Yaşadığını sanmıyorum. Allah mekânını cennet etsin...
Daha sonra, ortaokulda İngilizce öğretmenim Sezer hanımı hiç unutmadım... Yazmıştım da daha önce...
Esaslı bir Cumhuriyet kadını... Hâlen görüşüyoruz zaman zaman... Hatta facebook vasıtası ile sık sık...
1973'te İzmir'e döndüğümüzde Karşıyaka Erkek Lisesine gittim.
Bu okulun tüm öğrencileri laik, cumhuriyetçi, çağdaş çocuklardı... Geçen yaz tatilinde önünden geçerken kapısını açık görünce girdim içeri... Yıllarca tırmandığım merdivenlerin ve sınıfımın fotoğrafını çektim.

Bu satırları yazmaya başlarken Nesrin Öğretmenimin olduğu fotoğrafın sol üst köşesinde yalak şeklindeki açık musluklardan su içen iki küçük kız çekti dikkatimi...
Bugünün çocukları, düşe kalka, toz toprak içerisinde oyun oynayamadıklarından,
sokaktan geçen açık turşucu ve dondurmacılardan bir şey alamadıklarından,
fizik olarak yeterli bağışıklığa kavuşamıyorlar...
Ve bugünün çocukları...
düşe kalka, toz toprak içerisinde ilerleyen cumhuriyeti ve bunun nedenlerini,
kendilerine anlatan Cumhuriyet Anneleri ve Öğretmenleri azaldıkça...
... bağışıklık sistemi yavaşça çöke/rtile/n ülkenin nereye doğru gittiğini anlayamıyorlar.
Beni gururlandıran şey ise 7 yaşında yeni okuma yazma öğrenen küçük kızımın odasında tamamı ile kendi kendine iken şiir karalamaya çalışması...
Bu onun karalama defteri... Yan sayfaya da sadece Yahşi Cazibe yazmış yalnız...:)
Salı, Kasım 09, 2010
internet mi ???

Gina’lar hafiften uzamış, prasa saçlar çıkıyor yavaştan, az sonra lüle lüle dökülecek ve çiçek çocuk olacak kızlar...
Erkeklerde ise artık fötr şapka kalmadığı için briyantine ihtiyaç kalmamış, cep aynalarında görülmediği için enseden yelken açmış gibi duran kepçe kulaklar yavaştan örtülmeye başlamış, az sonra onlar da önden yandan arkadan mısır püskülü gibi kahkül olacak, hepsi birbirinin aynı; kulaklı baykuşla Ringo Starr arası birsürü yaratık, sokaklara dökülecek.
Nerden çıktı şimdi bu saç takıntısı diye meraklananlara küçük bir sırrımı açıklayacağım: işte bu, 60’lı yılların başlarında her Türk genci gibi benim de saçlarım vardı.
Yelpaze dergisine hikayeler yazan ağabeylerden gelen romantizmle duygulanmış; Dolmabahçe açıklarında demirleyen İngiliz ve Amerikan uçak gemilerinden inen denizcilerin kıyafetlerinden kopya (ama Beykoz kunduraların üstünde çuval gibi duran) bol pantolonlarla medenileşmiş, Varlık yayınlarından Rus edebiyatı, Lise hocalarından Alman disiplini, Kambur’un Bahçesinde izlenmiş filimlerden de Amerikan kültürü alınmış,.. yani tam donanımla ve bu donanımla hiçbir ilgisi olmayan bir şehire, Paris’e kapağı atmış bir Türk genci...
Komik olsun diye yazmıyorum, kendisi zaten komik. Ülkemde hangi taşı kaldırsan altından bu gibi tutarsız, aymaz, uslanmaz, arsız, densiz bir yapı ve bu yapıyla da global dedikleri globun öbür ucuna gitmeye uğraşan milyonlarca deli çıkar :)
O namussuz Eyfel kulesi, bir türlü 35 mm.lik filimle fotoğraf çeken makinalara sığmaz. Sığsın diye 250-300 metre öteye gidince de bişey çıkmaz, önündeki adamın net olmaması da cabası.
Bendeniz zaten doğuştan sinir bi herif olduğumdan Eyfel kulesinin dibine, orasına burasına;
“Lutte petits-bourgeois en vain,
que la tour ne tient pas machine photo dans votre main...”
yazmışlığım bile vardır, yüz kişiye derdimi anlatamadıktan sonra. Bu Google Fransızcasından beter deyişle, bir yandan da çok kızgın bir solcu olarak,
“Boş yere uğraşma küçük burjuva,
o koca kule sığmaz fotoğraf kutuna...” demek istiyorumdur :)
Aslında bu, yes itiz, fransızcası ile kız bile tavlamışlığım vardır. Çok hoş bir Amerikalı kızı, “Musée de l'Homme” denen İnsan Müzesi’ne götürdüğümde; girişin hemen yanıbaşında duran, müzenin protokol rehberi ve bekçisi olan iri kıyım bir vatandaşla uzun uzun sohbetler ettiğimi görünce, “ayyy ne kadar akıcı Fransızca konuşuyosun,” diyerek bana tav olmuştu.
Tabii, Mösyö İbrahim’in aslen İzmir’li olduğunu, hatta bir ara Atatürk’ün şöförlüğünü yapmış olduğunu, bu uzun uzun hasret giderici konuşmaları her gidişimde yaptığımı kıza söylememiştim :)
Neyse, karşı kıyıda Eiffel’in altına dönelim yine.
Ayağımda bir blue-jean, üstümde İngiliz kesimi ceylan derisi bir süet ceket (dayım okurken bir eskiciden almış, ben de tepe tepe kullanıp bir arkadaşımın yeğenine hediye ettiydim sonunda, dikişleri hala sağlamdı). Gömleğimi hatırlamıyorum, ama kesinlikle Fransız değildi, çünkü biz Fransa’yı, hastahane ziyaretlerinde taşıdığımız Eyfel Kulesi şeklinde limon kolonyası şişesinden öğrenmiştik.
Tabii ki, saçlar enseden boyuna, oradan da dalga dalga ceketin yakasına iniyor. Omuzda asılı, tam da pasaport ile tütün paketi ve sevgili Abidin’in hediyesi seramik uçlu bir pipo ile bir paket Gitanes ya da Gauloises sığacak ölçüde, Clignancourt bitpazarından alınma kızılderilivari dilim dilim püsküllü bir çanta,.. hemen çantanın yanından da sallanan bir de trompet. Metroda filan çikulata renkli yamyamlarla nota satıyoz arada...
Sanırım ayağımda da Londra’dan alınma, yeşil renkli domuz derisi ayakkabıları da söylersem gülme krizinden küçük dil yutma moduna geçeceksiniz :) Haluk bilir, İzmir’de de işe giderken espadrille’lerin içine çorap giyerdim. “Eee, ne var bunda,” diyeceksiniz, ben de söyliyeyim: sağdaki sarı espadrille’in içinde turuncu çorap, soldaki yeşilin içinde de bordo...
Bu kadar protest kılığın içinde ne işin var Paris’te birader, git Londrada, git Central Parkta dolan diil mi,.. hayır, ben kaderimi arıyorum, döndüm geldim akordeonların çingene kemanlarıyla birbirlerine yapışıp Reggiani, ya da Montand’ın buğulu sesine bir sevgili gibi sarmaş dolaş sarıldığı Paris’e.
Aksaray’dan dolmuş kalkardı daha sonraları, tam Laleli camiinin önünden. Çoğu tahta bavullu, kuru sıska ve siyah bıyıklı yolcular gelip beklerledi dolmuşun başında, belki iki saat, belki iki gün ya da iki hafta,.. beklerlerdi o kuru, sıska ve siyah bıyıklılar oracıkta,.. dolmuş dolacak, dolunca kalkacak, amcamları Münih’e kadar atacak...
Vatandaşım benim, canım, ciğerim kardeşim belki de... Nomadik, bağımsız, isyankar, başkaldırıcı, uyumsuz ve vizyonsuz. Amerikan göçü gibi hamsi kasasında tıkış tıkış gitmediler, ya da Afgan ve Pakistanlılar gibi özel kamyon bölmelerinde siyah karanlıklara bürünüp gitmediler, otobüs, uçak tren yetmeyince dolmuş icad ettiler...
Bir neyse daha, yine dönelim Eiffel’in dibine.
Yürüyorum, etrafta resim çekenlere gülerek, her yerden insanlar yürüyor, Edwin Powell Hubble’ın gözlemlediği yıldızlar gibi birbirinden uzaklaşıp gitmiyorlar, ya da bilim kurgu filimlerindeki gibi yanımdan da geçip gitmiyorlar, merkez burası, hepsi bana doğru geliyor, içime çekiyorum hepsini, Gitanes dumanı gibi savurmadan ama,.. İspanyolların tüm dünyadan toplayıp Madrid’e yığdığı kültür gibi beynime sığdırıyorum hepsini.
Herkes bana doğru yürüyor, hatta bir de kravat yürüyor bana doğru.
Çok iri, üçgen, altın sırlı gibi parıl pırl, sarı sapsarı, kocaman bir kravat.
Üzerinde bordo, mavi, menevişli minyatürler gibi motifler var, bir kilim kadar, bir halı kadar kocaman bir kravat,.. yaklaştıkça daha da büyüyor.
Kruvaze lacivert bir ceket, italtan mafya babalarını kıskandıracak briyantinli fırça gibi bir kafa,.. kravatı sarmalayan gömleğin etrafında bana doğru yürüyor,.. Kravat büyüdükçe adam ufalıyor, ama yaklaşıyor, yaklaşıyor, yaklaştı..
-Bir resmimi çeker misin?
Farkediyorum ki elinde suni deri kaplı vizörlü bedavaya kapılmış bir makine. Kravat müthiş, ama sanki bir de altın diş varmış gibi gülüyor bir yandan.
“Türk olduğumu nereden anladı,” diye düşünüyorum.
-Bir resmimi çeksene...
“Elindeki minicik kutuya nasıl sığar o koca eyfel,..” diyeceğim adama, ama nerden bildi Türk olduğumu yaw,..
-Bir resim...
Trompetime bakıyor, etrafa gülüyor,.. düşünüyorum, eski Türkler trompet taşıyıp püsküllü çantayla mı dolaşırdı..
-Bi resim aabey,
O koca sarı, sapsarı ve parlak kravatın ardındaki adama bakıyorum, menevişli, allı morlu motiflerin ve kamaşan dişlerin ardından; kuru, sıska ve siyah bıyıklılar çıkıyor hayal meyal, nereden bildi yaa...
-Bir resmimi çeker misin ?
Alıyorum makineyi, yere çömelip adamı boylu boyunca, Eiffel'i de sığdığı kadarıyla görünce basıyorum deklanşöre, bir yandan da “nereden bildi,” diye söylenerek,..
-Mersi,
Diyor, ama anlıyorum ki adam onca yıl burada olmasına karşın Türkçe’den başka bir dil bilmiyor, Mersi deyişi bile Türkçe... Sadece bana değil, herkese aynı şeyi söylüyor..
Vatandaşım benim, canım, ciğerim kardeşim belki de... Nomadik, bağımsız, isyankar, başkaldırıcı, uyumsuz ve vizyonsuz....
yalnız syrtaki ( συρτάκι )
Ama ne yapayım, bu da benim 52 yıllık, üstelik hayli görmüş-geçirmiş (ne demekse artık:) ) ömrümde gözlemlediklerim...
Çok dostum, çok arkadaşım ve çok tanıdığım oldu. Çiftlerden bahsediyorum. Kadın ve erkek...
Bu ikili ilişkilerde dünyevî işlerle daha ilgili olan çok büyük bir çoğunlukla kadındır. Dünyevî derken, giyim, kuşam, magazin, dizi, hava atma, onda var-bende neden yok gibi... (istisnaları ayrı tutarım.)
Oran olarak kadın nüfusunda bu işlerle ilgili olanların oranı, erkek nüfusundakilere göre çok misli ile yoğundur.
Erkeklerin büyük çoğunluğu ise, yıllar geçtikçe sessizleşerek kendi dünyalarına çekilir, ya okur, ya bilmece çözer, bazen dine yönelir. Sonuçta kendince bir şeyler yapar ama giderek yalnızlaşır. Evlatlarından, bir ananın beklediğinden çok daha az şey bekler. Çoğu zaman beklemez bile...
Bu düşünce bana son zamanlarda gelen bir şey değil. Yıllardır çevremdeki çiftleri gözlemlediğimde bunlar çok net görünen şeyler...
Aşağıda sinema eleştirmenlerden çokta iyi not almamış ama son sahnesi itibarı ile beni çok ama fazlayısıyla çok etkileyen eski bir filmin kapanış sahnesini sizlerle paylaşıyorum.
Filmin adı "The Greek Tycoon". Bizde "Akdenizli" adı ile oynamıştı.
Yunanlı armatör Aristotle Onassis'in hayatının anlatıldığı filmde Anthony Quinn ve Jacqueline Bisset oynamışlar, armatör ile Jackie Kennedy'i canlandırmışlardı...
6,5 dakikalık bu final sahnesini seyretmeden önce size söylemem gereken şey, bir sahne önce Onassis'in doktorundan çok az bir ömrü kaldığını öğrenmiş olduğu ve yatına geri döndüğüdür.
Jackie, katılacağı partiler için kendisine elbise seçmekte, gideceği yerleri ve yapacağı alışverişi düşünmektedir. O arada da "Doktor ne dedi?" diye sorar. Onassis "Daha yüz yıl yaşayacakmışım." diye yanıtlar ve onu kendi dünyasına geri gönderir.
Bu yalnız adam, biraz sonra tek başına karaya çıkacak, bir köpek ile sohbet edecek, uzosunu yudumlayıp, kendi sirtakisini yapacaktır.
Bu bir yatta da böyledir, bir gecekonduda da...
Erkekler sirtakilerini hep yalnız oynar...
Çarşamba, Kasım 03, 2010
Tasarruf
2000-2007 tarihleri arasında Türkiye Cumhuriyeti'nin Cumhurbaşkanının konutunda internet yokmuş. Nedeni; ayda 100 lira meselâ...
Bu konuda yazacağım çok şey olabilir ama ruhum sıkılıyor, içim daralıyor...
Pazartesi, Ekim 18, 2010
ters...miş...:)))
Pazartesi, Mart 22, 2010
the mask and mirror
Bu paragraf kelimesi kelimesine kadınlara yönelik cilt bakımı ile ilgili sitelerden alıntıdır. Güzellik uzmanlarınca elbette anlamlıdır.
Fakat aynı paragrafı sosyo-psiko-politiko falan filân kapısından bakarak okuduğumuzda daha da anlamlıdır. Bu kapılardan bakıldığında çıkan maske ile beraber gidenin, kir ve ölü deri değil de kişiliğimizden kopan parçalar olduğunu göz önünde bulundurmak gerekir.
Çıplak dolaşmak ancak masaldaki gibi, öyle de giyinik olduğu inancını taşıyan krala mahsus bir cesaret ister belki. Belki bu yüzden maskenin biri çıkarılır diğeri takılır. Her defasında takıla çıkarıla maskelerle beraber kopan parçacıklar zaman içerisinde öyle bir boyuta gelir ki yüzsüz olma durumu ortaya çıkar. Öyle ki bu durumda maskesiz dolaşma şansı sıfıra iner.
Bir garip girdaptır belki ama;
Ne demiş uzman; " ne tipte maskeyi, ne kadar sıklıkta uygulayacağınız tamamen cildinizin cinsine bağlıdır."
The Mask and Mirror - Lorena Mckennitt
Pazar, Şubat 14, 2010
Yaya geçidinden karşıya geçerken bile ne kadar yalnızlık çekiyomuşuz da haberimiz yokmuş.
Aga karşıya geçiyon. Zır trafik akıyo aha da sağından solundan.Bi nevi ölüm tehlikesiyle karşı karşıyasın yani. Bi zahmet bırak mesaj yazmayı, telefonla konuşmayı. Önce sola, sonra sağa, sonra bi daha sola bak, araba yoksa koşmadan ama hızlıca geç karşıya di mi? Koy cebine nanoteknoloji ürünü cep telefonunu, yoksa koyacak bi tarafına demir-çelik endüstrisi .
Hani "banane banane araba dikkat etsin." diye bişey yok ki. Sen dikkat edicen trafikteki akan araçlara. Burası europa değil ki güzelim. Öyle araçlar yayalara yol verir, züttürü zoypak- gaydırı guppak europai kurallar yürürlükte diil ki? İnatlaşmanın sonunda arabaya hiç bişey olmaz en fazla tamponda az bi çökme, kırık bi far filan. İki gün sanayiye bırakınca gıcırından yapıverir ustası.
Ya senin kemiciklerin ve bilumum iç organlarının hali nic' olur hiç düşündün mü? Yüzde 75' i su olan vücudunda su boruları patlamaz mı, o patlayan su borularından suların akmaz mı bre pehlivan! Hangi usta yapıvericek senin kırık çıkıklarını hiç düşündün mü? En iyi ihtimali düşünsek bile, protezdi şuydu buydu kaça patlar sana, bünyen hangi maddeyi daha kolay kabul eder haberin var mı? Biliyo musun Titanyumun gramını kaça satıyolar ? Gram fiyatını geçtik, tasarımdı, el yapımıydı derken ne fiyat çekiyolar, haberin var mı?
Çarşamba, Ocak 06, 2010
Kürtlere neden ingiliz deniyor?
90'lı yılların başlarında iş ilişkilerimiz daha da yoğunlaştı. Aslen Mardin'liydiler. Hoş, daha öncede Kürt asıllı kardeşlerimle iş ilişkilerim olmuştu. Ama onlar daha ufak tefek işlerdi.
Oysa bu geniş aile ile daha uzun zamandır birlikteydim. Beni sevdiklerini ve saydıklarını bilirdim. Birbirimize yardım ettiğimiz çok zaman olmuştu. Kimi zaman benim onlara iyiliklerim olmuş, kimi zaman da onlar beni kollamışlardı.
Yılın son günü yanlarına uğramak üzere araba kullanırken başka bir kürt tanıdığımı arayarak
"Kürtçe mutlu yıllar nasıl denir?" diye sormuş ve öğrenmiştim.
Amacım, oraya vardığımda onlara bir sürpriz yapmaktı.
Arabayı parkettiğimde, neredeyse çocukluğunu bildiğim İbo geldi yanıma. Tam ben lâfımı söyleyecekken, o komik aksânı ile "Hapi nû yaa..." deyiverdi.
Lan oğlum, bi'gülme geldi bana...
Ben adama Kürtçe konuşmaya çalışırken onun bana ingilizce konuşması olayı bitirdi.
Kürtlere boşuna "İngilizler" denmiyordu, demek ki...
Oysa karnı doyan, ekmeğini kazanan Kürt gerçeği buydu. Ne zaman güneydoğu'daki olayları konuşup fikirlerini sorsam "Alayının a.q." diyorlardı.
"Manyak bunlar, birbirlerini yiyorlar. Ölenlerin hepsi senin, benim çocuklarımız..."
Öpüştük, tokalaştık, sarıştık...
Yanlarından ayrılırken kutladım yeni yıllarını, "Sersala te pîroz be." diyerek
Çarşamba, Aralık 23, 2009
Kendi elini kendin tut.
Kış gelince böyle oluyor. Hastalıklar, dertler.
Tüm bunların üzerine bir de sevdiğim bir abinin ölümü...
1942 doğumlu, iyi yürekli, gırgırı, makara yapmayı, fıkra anlatmayı seven, gözleri her daim gülen bir adamın çırpına çırpına ölmesi ekleniverdi Lodoslu, kasvet günlere.
Dün kabristanda, iki metre beyaz kumaşın üzerine bir kaç kürek toprak attıktan hemen sonra, son nefesini verirken elini tutan başka bir abi anlattı o saniyeleri.
Fenalaşıp hastaneye kaldırdıklarında, doktorlar ayağında damar filân bulmaya çalışırlarken, o ellerini bilinç dışı sallıyormuş böyle, çırpınır gibi...
Dün cenazede olan bir sürü başka abiler, ölen abinin can cekiştiği ve öldüğü sıralarda önceden plânlanmış bir balodaydılar.
Haber baloya eriştiği hâlde, gereken kulaklara fısıldandığı hâlde program hiç bozulmadı.
Eğlenti, neşe devam etti. Elbette, daha önceden yapılmış büyük organizasyonlar iptâl edilemez, edilmemeli de... Ama, iki kelime ile bahsi edilip, şerefine bir kadehçik kaldırılabilinirdi.
Yapılmadı.
İki dakikada olsa, neşeler kaçmasındı...
Böyle bir anlayışta var.
Var ama can çekişiyor.
Çırpınıyor.
Son nefesini verirken başında elini tutacak birisini bulabileceğini de sanmıyorum.
Salı, Kasım 17, 2009
Pinti Kıl...
Perşembe, Kasım 05, 2009
Dikkatle incele ve düşün...
Bakın kim bakmış bizim sayfaya...
Ve nelere bakılmış, burada...
En baştaki postun (31 Mayıs 2007 tarihli) içindeki sözlere ve aşağıya indiğinizde 13 Mayıs 2007 tarihli postun içeriğine bakıldığında insanın kafasına garip sorular gelmiyor mu?
Rare Earth'ün big brother diye bi şarkısı vardı... Çok severdim...:)))
Pazartesi, Kasım 02, 2009
Höössstt...
Süper yaaa.
Bir erkek aldattığı kadını kiminle aldatıyor; başka bir kadınla.
Evli bir adamı baştan çıkaran kadın aslında kime ihanet ediyor; hemcinsine.
Oysa evde kendi (partneri) kadını ile istediği zaman beraber olan kim; erkek.
Peki, aldatılmış kadınların öz saygılarını onaran, bu gibi onarım durumlarında onlara her türlü lojistik, âlet, edevat yardımında bulunan kim; erkek.
Yani kadının öz saygısını bozan da erkek, kendisini onaran da...:)))
Bu durumda kim kadın olmak ister ki?
Diğer tarafta tüm erkekler de elbette tamirci olmak ister.
-Ne iş yapıyorsunuz?
-Ben onarıcıyım ama siz bana kısaca H.Ö.S.T. deyin.
-Pardon ???
-Hasosundan Öz Saygı Tamircisi. Tornavida lazım mıydı apla?
Vay anassını. Süper Haber / Süper Yaklaşım / Süper Yorum. Tebrikler Gazete.
Çarşamba, Ekim 14, 2009
Bittabi...
Gamze (Bir nefes hayat) ve Elif (sendromx) uzun müddettir etrafta yoklarken geçen akşam facebook'ta gelişen bir sohbet sırasında verdikleri kararlarla bloğumuzu şenlendirdiler...
Hâlâ kimi okuyucularımız, blogtaki tüm yazıları benim yazdığımı zannediyorlar.
Oysa büyük çoğunluğu (600'e yakın) bana ait ama meselâ bugün itibârı ile, şimdilerde blogtan ayrılmış olan Türkekırgın'ın 50 küsur, Jubelum'un 41, yine geldiği gibi sırlarla dolu olarak ortadan kaybolan Espressso'nun 30, gelecek vaad eden ve ümit veren:) Andelib'in 20, Cahil'in 8 ve bir başka kayıp Su Kabağı'nın 6 yazısı çıkmış. Gamze'de iki gün önce ilk yazısı ile "Merhaba" dedi bizlere. Elif'i de bekliyoruz.:) Bu yazılar yan tarafta bloğun formatına uygun olarak ve harf sırasına göre Aby, Andy, Cahy, Elfy, Espy, Gamzy, Juby, Suky, Turky şeklinde etiketlidir...
Oradan misâl Espy'e tıklayacak olan bir okuyucu sâdece Espressso'ya ait yazıların tamamına ulaşabilir...
* * * *
Gamze'nin yazısının altında, sevgili Gulteinen'in yaptığı yoruma katılıyorum bende... Evet, Gamze'de, Elif'te duygu dolu yazarlar...
* * * *
Dün Andelib'in Sarı Zarflar yazısı çıktığında ben de gerçekten bir sarı zarf işi ile uğraşıyordum... Eski bir vergi borcu çıkmış... Gittim, onu ödedim, döndüm bir de ne göreyim, Andy sanki bilmiş gibi aynı gün patlatmış yazıyı...
* * * *
Önce Denizli'de bir işadamı intihar etti, sonra İzmir'de başka bir işadamı öldü... İstanbul'da bir öğretim görevlisinin aracı boğaz köprüsünde bulundu...
Derken Pazartesi öğlen tanıdığım bir kişinin daha intihar ettiğini duydum... Dün öğrendiğim kadarı ile karısını ve çocuklarını evden göndermiş, kapının arkasına divanı, çenesinin altına da tüfeği dayamış, sonra basmış tetiğe.
Denizli'li zengin bir işadamı olmak ile gariban bir karpuzcu olmak arasında hiçbir fark yok...
Çarklar hepimizi aynı öğütüyor.
* * * *
Hani aynı anda üç dört kitap okuma dönemleriniz olmuştur. Ruh durumunuza göre...
Bana bu olay film seyrederken olmaya başladı... Bir film koyuyorum, yirmi dakika sonra başka bir filme bakmaya başlıyorum. Ertesi gün bir başkasına... Üç gün sonra ilk seyrettiğimi kaldığım yerden başlayarak bir yarım saat daha izliyorum misâl... Bozuyor muyum acaba?
Divanlar, silahlar, köprüler ve viyadüklerden uzak durmam lazım.
* * * *
Hande Altaylı'nın Maraz adlı kitabını okuyordu A.W.
Evde bırakmış geçen gün... Öylesine bir bakayım derken akşamına bitirdim... Akıcı yazmış... Hoşuma gitti. Sonu kelekti biraz, aceleye gelmişti ama ilk üç çeyrek güzeldi gerçekten...
* * * *
Bokuyla kavga eden arkadaşlara bir tavsiyem olmayacak... Kendileri bilirler kendilerini.
* * * *
Blogger'larda genel bir yazı ve yorum durgunluğu var yine... İşyerlerinde koyulan yasakların etkisinin olduğu da söyleniyor ama tam da anlamıyorum nedenini...
Misâl benim Facebook'a eskisinden daha fazla bakıyor olmam etkiledi sanıyorum kendi bloğuma olan ilgimi. Eskisi gibi en az iki - üç günde bir bi'şeyler yazmak zorunda hissetmiyorum kendimi...
* * * *
Sigarasızlığın ikibuçuk'uncu ayındayım. Dün gece ilk kez rüyama girdi. Söylemişlerdi bunun olabileceğini ama bana kısmet dün akşamaymış... İnsanın rüyasında "Vay be, o kadar hızlı içime çekmeme rağmen hiç başım dönmüyor haaa..." diye düşünmesi hem komik hem acı...
* * * *
Dün gece geç saatte, yatmaya hazırlanırken, canım kardeşim, çocukluk arkadaşım Yıldırım, Galata Kulesinden çektiği otuz iki fotoğraf yolladı...
Bunlara bakarken, şöyle yazdım kendisine;
"Şehriniz hem çok güzel ama bir o kadar da güvensiz. 18 numaralı fotoğraftaki silüet çok güzel."
"O teyze de İstanbul'u orada yaşıyor işte..." diye yanıtladı beni...

Bir de şöyle bir fotoğrafı var... Adı "kafadan bacaklı" :)))
Cumartesi, Eylül 19, 2009
IŞIĞIN OLMADIĞI YER...
Cumartesi, Eylül 12, 2009
17'ydi...
.jpg)
Bak bu Erdal Eren...
Erdal’a iyi bak general.
O hep 17 yaşında kaldı. Daha sakalları çıkmamıştı. Kaç kez kemik incelemesi yapılmasını istedi avukatı. Son fotoğrafa iyi bak general! Avukatın taleplerini yerine getirmek yerine ne yaptınız hatırlıyor musun?
Avukatı da tutukladınız general!
Erdal’ın vurduğunu iddia ettiğiniz asker, çok yakından vurulmuştu! Adli Tıp 5 ile 35 santimlik bir mesafeden vurulduğunu söylüyordu. Oysa Erdal en az 13 metre ilerdeydi! Erdal’a verebileceğiniz ceza, en çok korsan eyleme katılma cezasıydı. Neden olay yeri keşfi yaptırmadınız? Neden ölen askerin elbiseleri mahkemeye sunulmadı? Asker başka bir askerin kaza kurşunuyla mı vuruldu general?
Veda mektubunu bile iç çamaşırına saklayarak getirdi Erdal. Çocuğu astınız ama çocuklar çabuk büyür zulmün üstüne.
Erdal o yaşında başı dik gitti!
Deniz’den nasıl öğrendiyse öyle!
“Hadi eyvallah” dedi ve gitti!
ETHEM DİNÇER: Mersin 78’liler Derneği eski başkanı
Perşembe, Eylül 03, 2009
Pure Earth was right...
Ama cidden bu konudaki fikirlerinizi merak ediyorum.
Böyle düşünen sâdece ben miyim anlamında...
Son zamanlarda seyrettiğim iki film ile gelişti bu soru beynimde.
Filmlerden biri Vicky Christina Barcelona idi.
Vicky ve Christina, Barcelona'ya tatile giden iki arkadaş. Orada karizmatik ressam Juan Antonio ile tanışırlar. Daha doğrusu Juan o kadar hızlıdır ki, daha tanışmadan bu iki sıkı fıkı arkadaşa toplu seks teklif eder. Vicky, Dough adlı Newyork'lu ile evlenmek üzere olduğundan kızar bu teklife, hatta duymamazlığa filân gelir. Christina ise (Scarlett Johansson) daha bir vergendir Juan'a. Netekim, tam şeyken durum, Christina'nın midesi bozulup ülseri azınca, Juan'ın zâten azmış olan ülseri elinde kalır ve bi numara olmaz.
Fakat film bu ya; o evlenmek üzere olan aklı başında Vicky, on numara formayla sergen/vergen olur Juan'a. Bu kadarla kalsa iyi... Evlenir, Juan'dır aklındaki. Kocası Dough'la sevişir, Juan'dır aklındaki, Christina Juan ve eski karısı ile olan orgy'i anlatır, ağzının suyu akar... vs.vs... Kalanını şuradan okuyun...
soru 2. cristina ne aradigini bilmiyor ama ne aramadigini daha iyi biliyor artik. "identification with exclusion" (olasiliklari eleyerek karar vermek) ne kadar pratik bir cozum askta. yoksa soru 1'in isiginda bu umutsuz bir caba mi ?
soru 3. doug filmdeki saf-salak kisiydi, cevresinde olanlari bir turlu fark edemeyen. doug saf ve salak miydi ? yoksa sadece guvenen bir kisi miydi ? yoksa problem cikacak yonlere bakmamayi ogrenen hepimizin (yani erkeklerin) adim adim gittigi uber-erkek miydi ? modern nasrettin miydi, hanima bana gorunme de kime gorunursen gorun diyen.
soru 4. cok eslilik ne kadar mumkun ? evet ani oldu. onceki sorularimizin izleginde bir iliskiyle basa cikamadigimizi dusundugumuz su dunyada; cok eslilik cozum mudur ? javier bardem-penelope cruz icin tek cikar yol buydu. iliskide yurumeyen bir sey varsa; bir tamamlanmamis eksiklik (missing element) varsa ve bu durum iliskiyi surukleyebiliyorsa (bakiniz soru 1) ama ote yandan bu durum cozume kavusmadikca ve cozume kavusmayacaksa ne yapmalidir ? bahsi gecen filmimiz bu soruya threesome yanitini mi verdi yoksa ? gercek dunyamizda (non-fiction) threesome olmasa da evlilik danismanligi altindan ciftlerin ozellerini bir baskasina anlattigi ve bir tur yabanci bir adami (psikiyatrist / psikolog) hayatlarini soktugu ve bu adamin mediatorlugunde (omdusman diyecektim ama demirel'le yataga girmek fikrinin cazibesi korkuttu) yuruyen iliskiler threesome kategorisinde degerlendirilebilir mi ?
soru 5. penelope cruzun scarlet johansson'un yeni arayislara yelken acacagini soyledigi sahnede gecirdigi sinir krizi javier bardem ile iliskisinin scarlet johansson olmadan yuruyemeyecegi ve bu nedenle iliskinin sonu oldugunu ve javier bardem'den eninde sonunda ayrilacagi bildigi icin gosterdigi bir tepkiyse sevdigi adami paylasmaktan cekinmeyen ve diger kadindan kiskanmayan kadin gercek midir ? tekrar soralim soru 4 ne kadar mumkun ?
bonus soru. doktor jivago'daki hanimlarimizla javier bardem'in hanimlarini karsilastirabilir miyiz ? pasternak'in eksikligi var midir, farkliliklar nerededir ?
soru 6. evlilik curumus bir kurum mudur ? ayni yastiga bas koydugunuz kisinin ne dusundugu sizin icin ne kadar onemli olmalidir ? soru 3'deki uber-nasrettin-erkegin evlilik kurumundaki yeri nedir ?
soru 7. arayis hic bitmeyecekse ve arayisti bitti, buldum diye evlenmek ne kadar kendinizi aldatmaktir ? (yeniden bakiniz soru 6) "
İkinci film ise; My Life Without Me... İki aylık ömrü kaldığı söylenen evli ve iki çocuk annesi genç bir kadının ölmeden evvel, hiç bir neden yokken, evet, hiç bir neden yokken, yani kocasını seviyorken, mutluyken, iki tane çocuğu ile düzgün bir hayat yaşıyorken... Sadece ölüyor diye, başka bir erkeğe vermeye karar vermesidir beni düşündüren...
Ekşiden bunu da okuyun ama, şurada, 41. entry'de şöyle yazmış, Nihat adlı ekşi sözlük yazarı:
"Konu olarak ele alındığında, çok sade ve hayatın gerçeklerinden bahseden bir film. insanı bulunduğu kısır döngüden çıkartıp, hayata dönmesi gerektiğini söylüyor ama tek anlayamadığım $ey, sevdiğin bir insan var iken, neden ba$kalarınla sevi$mek ister insan. sevdigin ile mutlusun ve hayatının son 2 ayında ba$ka bir erkekle sevdiğini aldatıyorsun. Aldatma konusu, film içeriğinde olmasaydı mükemmel bir yapıt olarak akıllarda kalacak bir film olacaktı."
Şimdi bu iki filmdeki iki olaydan yola çıkarak,
Çarşamba, Eylül 02, 2009
Üşeniyorum, öyleyse yarın.
İki alt katımıza ve karşı dairemize de yeni canlar geldi, misâl. Apartman görevlimizin karısının da karnı burnunda, bugün yarın oradan da haber bekliyoruz.
İddiaya göre, bir çok kadın doğum doktoru, eskisi gibi kesin olmayan bir tarihte, misâl sabaha karşı kalkıp saatlerce uğraşacağına, özel ajandasında tarihi ve saati baştan kesinleştirip tatilini bile ona göre ayarlıyor. Böylece 1970'ler de %5 olan olan sezaryan oranı büyük şehirlerde % 70-80'lere çıkıyor.
a) Holly Fuck... :)))
b) Bacılarım, normâl doğum yapın... Bu ne yaaaa? :)))))))))))))

.jpg)


