hayâtımdan insan manzaraları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hayâtımdan insan manzaraları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cuma, Ekim 04, 2013

baĞzıları...

Herifler vardır...
hayatları boyunca çalışıp didinen...
elbette bu didinme sırasında hataları da olmuş...
ve bu hataları yüzünden tepetaklak oldukları zamanları olan...

Karılar vardır...

iyi zamanlarında bu heriflerin...
hediye edilen yüzüklerle hava atan...
ama herif boka battığında herkesin içinde herifi boka batıran...

kadınlar vardır, kocalarına herif denilmesinden rahatsız olmayan,
ama kendilerine karı denilmesine çok kızan...
tek taraflı...

boşandımıydı o heriften...
bambaşka bir hanımefendi olan...
saçı, başı, giyimi, dostları, yaşamı değişen...
eski herifi sallamayan...
kocasıyken de zaten hiç sallamamış ama yüzük bokuna sallamış gibi görünen...
adam kaybettiğinde bi'debikte ben koyayım demekten çekinmeyen...
zaten birlikteyken bile bir başka yaşamın hayalini kuran...

sen arkadaşısın zannedersin kendini ikisinin de...
adamın hatasının büyük olduğunu bilirsin ve söylersin.
ama kadının da az biraz hatası olduğunu söylediğinde...
herif iplemez de...
karı siler seni her yerden...

kadın böyledir.

mutludur o şimdi.

ne eski kocası...

ne eski kocasının arkadaşları...
ne eski anılar...
ne eski dostluklar...

bir kalemde siler kadın...

hepsi böyle değildir elbet amma...

bir kalemde siler bazıları...

olsun.

sosyal medyada uçuşan saçları güzeldir onların...

Cuma, Şubat 25, 2011

teker teker...

Ben mecburmuyum hep size s.ktiri boktan haberler verip içinizi karartmaya...
Okumayın isterseniz ama Vildan öldü.
Hikâyedeki adı ile Vuslat...
Üzgünüm ben...

Salı, Ekim 12, 2010

Konu C. ise tabisiki...

İlk belirlemelere göre can ve mal kaybı olmadığından kaldığımız yerden devam ediyoruz. En azından devam etmeye çalışıyoruz.

Daha önce size çok kısa olarak Arkadaşım C. başlığı altında birisinden bahsetmiştim.

Bugün kendisinin uğuru(!) ile ilgili bir kaç bilgiyi paylaşmak istiyorum. İnanacak mısınız bilmem ama anlattıklarımda en ufak bir abartma yoktur.
Ancak bunları anlatırken kuruluş adları, şirket isimleri gibi detayları elbette kapalı olarak yazacağım.

Arkadaşım C., 2003 yılında çok başarılı olduğu bilinen kişilerle birlikte, köklü bir kuruluşta yeni bir departmanın kuruluşuna katıldı. Departman bir yıl sonra kuruluşun hiç görmediği olaylar ve terslikler yaşadı. Bugün hâlen kendisini toplayabilmiş değil.

Arkadaşım C, o sıralarda kendisine ait ve uzun yıllardır işlettiği mekânı işlerin kötüye gitmesi üzerine devretti.

Arkadaşım C, bir müddet sonra, yine uzun yıllardır demir-saç levha işi yapan iki ortaklı bir firmaya müdür olarak girdi. Bir kaç ay geçtiğinde o güne kadar hiç bir geçimsizliği olmayan ortaklardan birinin diğerini ayağından vurduğu, birisinin hastaneye diğerinin hapishaneye gönderildiği duyuldu.

Bir müddet sonra arkadaşım C, şehrin ilk on benzinliği arasında sayılan bir benzin istasyonuna müdür olarak girmeye hazırlandığı sırada, istasyonun sahibi olan iki kardeşten büyük olanı kalp krizi geçirerek öldü. Buna rağmen küçük kardeş durumu aymadığı için C.'i müdür olarak aldı ve istasyon ( tabisiki ) battı.

Bu sıralarda bir başka ortak arkadaşımız Y., C. ile ortak bir iş yapmaya karar verdi. Kereste ve bazı inşaat malzemelerini şehrin en büyük inşaat firmalarından birine satmaya başladılar.

Sonuç; Y. şimdi, eşinden boşanmış olarak yurtdışında yaşıyor, çocuklarını uzunca bir zamandır görmüyor. İnşaat firması ise ( tabisiki ) tahmin edeceğiniz gibi battı.

Arkadaşım C., bir müddet sonra yine bir arkadaşının yanında işe başladı. Bir kaç ay sonra duyduğumuz, bu arkadaşın İspanya'daki uçak kazasında ölen tek Türk yolcu olduğuydu.

Hemen hemen aynı yörede, bir başka büyük kuruluşta genel sekreter ünvanı ile işe girmesinden bir kaç ay sonra ise, o kuruluş tarihinin en büyük yangınını yaşadı.

Şimdi...

...Arkadaşım C., bana arasıra "Lan gel senle şööle güzel bi yer açalım." deyip duru...

Tabisik...??? Amaaan, tabisiki...

Pazar, Temmuz 25, 2010

SAHTEKAR GENÇÇINARLAR

Şu yaşıma geldim, her şeyin ve herkesin sahtesini, sahtekârını, yozunu, maskelisini gördüm de, çevreci kisvesi ardına gizlenen ve bu kadar ucuz sahtekârları ilk görüyorum. Olaya aymam ve şaşkınlığım öyle uzun sürdü ki buraya yazmakta bile tereddüt ettim epeyce.

Oysa biliyorsunuz ben daha önce bu blogda ne kadar ballı biri olduğumdan,cebime gelen mesajlardan öğrendiğim kadarı ile habire bedava check-up hakları, "KOL" saatleri kazandığımdan bile bahsetmiştim.Bana o mesajları gönderen numaralara dönsem bazı organlarıma geçecek "KOL" saatlerinin boyutundan korkardım hep ya, belki de şu uğradığım sahtekârlığın boyutunun küçüklüğü karşısında onlarınkinin büyüklüğüne saygı filan duyardım kimbilir. Keşke dönse miydim? O ayrı ama olay gününe dönelim biz en iyisi.

Yer bir ofis.
Zaman bundan tam olarak rakamla 10, yazıyla on ay önce.
İki adet kadın gelir, sekreteri aşar ve özel olarak görüşmek istediklerini söylerler. Kadınlardan biri genç-zayıf-uzun, diğeri kısa-şişko-yaşlıdır. Yaşlı olan sazı eline alır.Genç olan o sırada ofisi, duvarları, muhtemelen güvenlik kamerası var mıyı izlemektedir. Yaşlı olan, "GENÇ ÇINARLAR" adlı aylık bir dergi çıkarttıklarını, beher dergi bedelinin 5 (yazıyla beş) TL olduğunu, yıllık abonelik bedelinin 50 (yazıyla elli) TL olduğunu belirtir, abone olmanızı ister ve bir adet dergiyi önünüze uzatır.

Kuşe kağıda basılı bir adet "genç çınarlar" dergisidir önünüzde duran. Ay aman yazık, canımın içi çevreciler gibi masum ve sâfiyane duygularla, "tamam, olur, abone olalım, buyurunuz 50 (yazıyla elli) TL" diyerek parayı uzatırsınız. Karşılığında bir adet koçan uzatılır, abone bedeli şu, abone süresi bu, abone şu, imzalarsınız.
-İyigünler.
-İyigünler.

Aylar geçer ama bir adet dergi dahi gelmez adresinize. İmza attığınız karbonlu makbuz kopyasında başka, size verilen kartvizitte başka telefon numaraları olduğunu görür, arar, ancak, ikisinden de cevap alamazsınız. Kartvizitte mevcut "genccinarlar@gmail.com" adresine mail yazarak hakkınız olan 11 adet dergiyi istersiniz, ama karşı taraftan dergi de, ses de gelmez. Hadi dolandırıldım aman neyse önemi yok altı üstü 50 TL, 5 ini teslim edilen derginin ilk sayısına sayayım, kalan toplam kazık bedeli 45 TL diyeyim geçeyim gitsin dersiniz ama yine de aklınız almaz sadece 50 TL için bir adet kuşe kağıt dergi, bir adet makbuz koçanı ve bir adet kartvizit basılmış olduğunu, biri yaşlı diğeri iki genç personel çalıştırıldığını düşününce. Bunca zahmete değer miydi yoksa makbuza aldıkları imza ile daha büyük boyutlu bir başka dolandırma mı yapacaklar diye aylarca merakla beklersiniz. Sonunda ilk ya da son olmayabilirim, paylaşayım da başkaları ütülmesin diyip, buraya yazarsınız işte.

Siz siz olun, "genç çınarlar" adlı çevreci dergi bastıklarını, nükleer karşıtı olduklarını söyleyen biri genç-zayıf-uzun, diğeri yaşlı-şişko-kısa olan iki kadın -hatta yeryüzünde tek kaldığını iddia eden son panda bile- gelirse yanınıza, eğer para istiyorlarsa temkinli olun derim artık yazık ki...

Perşembe, Temmuz 22, 2010

SBS BİRİNCİSİLERİ BİZİM BLOGDAN

Başarı bizim adımız.
SBS birincisileri, 2010'da da yine bizim blogdan çıktı. Biliyorsunuz daha önce burada deneme sınavları yapmış, okur ve yazar takımımızın seviyelerine bakmış, hepisinin de çok yüksek irtifalarda bulunduğunu tesbit etmiştik.
Sonunda o gün gelip de SBS sonuçları açıklandığında, gördük ki okur ve yazar takımımızın tamamı bizim bile tahminlerimizin üzerinde bir seviyede, hepisi SBS' nin her dalında, sınıfında, branşında, en bi birinci olmuş.
....
Orda, burda, şurda SBS birincisi bizim dersaneden çıktı gibisinden iddiaları kat'iyen kabul etmiyor ve SBS 2010' un esasss, en bi hakikiii en bi birincisini gururla açıklıyoruz;
A.W.
Kendisi bu bloğun direktörünün eşi olup, blog direktörü ile yakın münasebetinin tamamen tesadüf olduğunu, bu durumun SBS birincisileriliği ile bir ilgisinin bulunmadığını da ayrıca belirtmek istiyoruz.

Çocuğunuzun 2011 yılının SBS birincisi olacağını garanti ediyor, kayıtlarımız dolmadan bloğumuza kaydını yaptırmanızı tavsiye ediyoruz.
Neden derseniz aynı sınavda BAŞAK, ALİZAFERSAPCİ, GULTEİNEN ENKELİNİ, ABİ, VLADİMİR, GÜLÇİN, İÇİMDENGELDİĞİGİBİ, 7.ODA, HEP, İNCREDO'da birinci oldu.
Evvet! Oldu tabii. Allahın işi işte.

Neden sizin çocuğunuz da bi dahaki sınavda birinci olmasın ki? O'nun başı daha bu yaşta kel mi?
Böyle bi başarı için paraya kıyılmaz mı? Di mi?
.....
Kavramların , niteliklerin, niceliklerin de ötesi bir yer var ki orası bizim memlekette bir yerde olmalı. Arabamla katettiğim 750x2 kilometrelik güzergahta yer alan her güzide ilçemizin ve ilimizin cadde boylarındaki reklam panolarında, her dersanenin iddiası oydu ki, SBS birincisi onların dersaneden çıkmış idi.

Belki de haklılardı. Çünkü matematik, mantık, felsefe, bilim, her kim ne der ise desin, "Birinci" birden çok çok fazla sayıda olabilir idi çünkü burası "orası" idi.
....
Not: Kayıtlarımız devam etmektedir :)

Cuma, Nisan 16, 2010

Babaanne ve Uskumru ve Robot

Bundan iki üç ay evvel, bir e-mail aldım. Son derece kibar yazılmış bir rica idi.
Ailesinin Girit adası kökenli olduğunu, babaannesinin Ringa balığına özlem duyduğunu, daha önce bu balığı getirtmek için Yunanistan'a gidenlere ricalarda bulunulduğunu, ancak son zamanlarda ya pahalı veya yok dendiği için edinemediklerini, internette araştırma yaparken bize ulaştığını anlatan, elimizde olup olmadığını, eğer var ise fiyatını soran, tahminimce benim büyük kız yaşlarında bir kız toruna aitti satırlar.

Ringa veya kimisine göre Renga, zaman zaman bizimde sattığımız ve ne zaman istesek bulabildiğimiz bir üründü gerçekten. Ancak kız, bir kaç tane alacağı için, bunu bana gelecek olan bir siparişin içine koyduracağımı, geldiğinde kendisine haber vereceğimi ve ulaştıracağımı anlattım.

Birkaç gün sonra, sipariş verirken "Ringa'da atın kolilerin içine bir kaç tane." dediğimde, "iki üç aydır Ringa yok." yanıtını aldım. İçimden "Ulen amma kısmetsiz torun ve babaanneymiş." diye de düşündüm hani.

Kıza bir e-mail attım. Şu anda Ringa'da bir sıkıntı olduğunu, takip ettiğimi, bulduğum ilk anda haber vereceğimi filân anlattım.
Üzerinden hayli bir zaman geçtikten sonra kızdan bir e-mail daha geldi. Babaannesinin kolyoz balığı sorduğundan bahsediyordu. Egeliler bilir, kolyoz, bizim çakma uskumruya verdiğimiz isimdir. Birbirlerine benzerler. Balıktan anlamayan ikisini birbirinden ayırmakta zorlanır.

Kıza karşı, daha önce Ringa işini çözemediğim için eziklik hissediyordum.
Bir e-mail daha attım ve telefonunu istedim. Gönderdi.
Aradım, yaşlı bir kadın sesi vardı karşımda. Kızı sordum. Babaanne bir takım suallerden sonra kızı çağırdı telefona. Kendimi tanıttım, özür diledim. Adreslerini verirlerse kendilerine Kolyos yerine çok daha değerli olan Uskumru Füme bırakacağımı ve bunun bir hediye olduğunu anlattım.
Kız adresi verdi. Bir kaç saat sonra Alaybey'in dar sokaklarından birinde bir kaç katlı eski denebilecek bir binanın önünde durduğumda, giriş katının açık penceresindeki tül perdenin ardında hayli yaşlı, dişleri dökülmüş bir teyze gördüm.

Babaanneydi o.

Uskumru füme paketini verirken, nasıl keseceğini, üzerine ne koyabileceğini filân anlattım. Teşekkür etti babaanne. Bastım, gittim.

Sonra kızın evde olduğunu hissettiğimi hissettim.

Yanlış bile hissetsem, bir e-mail atarak teşekkür etmesi gerektiğini düşündüm.
Yapmadı.
Babaannesinin canı bir şey çektiğinde bir daha yazacak mı bakalım.

* * * *

Reklamda ağzından emziği düşen bebenin emziğini ağzına tıkan robotu, mâzallah, uyandığımda karşımda görsem altıma ederim.
Ayrıca kadının gecelikle havalı havalı yürürken yüzüne takındığı ifade, o robotun varlığını bildiğini, hattâ çok yakın bir ilişki içinde olabilecekleri fikrini düşürüyor insanın aklına.
Adam hâlâ mışıl mışıl uyuyo.
Uyu sen, uyu. Robocop götürüyo işi...

Perşembe, Nisan 08, 2010

Nekahat notları

Defalarca söyledim bizim hanıma. Hayvan beslemek iyidir ama; bu dünyada. Dokuz tahta altına şişman biri olarak gidip de etinle dötünle böcekleri daha fazla besleyeceğine, şimdi biraz az ye de tabağından artanlarla hayattayken börtüyü böceği besle diye ama dinletemedim. Hayır Hak vaki olup da yerçekimine teslim olduğun gün yatacağın yere kendi ayağınla gidebilecek olsan iyi de, insanoğluna muhtaçsın seni taşısın diye di mi? Hani teşvik var tamam cenaze taşıyanın sevabı büyük diye ama yani biraz da taşıyanları düşünmek lazım.

Gün diye bişey tutturmuşsun konuyla komşuyla, neymiş 3 çeşit tuzlu, 3 çeşit tatlı yapmayanı kınıyolarmış efendim. Toplaşıp memleket meselelerini konuşsanız eyvallah da, benim herif şunu şöyle sever bunu böyle sever diye günahımı alıyosun akşama kadar. Hayır umurunda olsa bari yani neyi nasıl sevdiğim. Küllî iftira. Akşama kadar binlerce kalori değerinde karbonhidratı lüpleyip sonra elli gramlık kremden, otuz tabletlik haptan medet ummanın ne manası var?

Geçirdiğim operasyon sonrası nekahat dönemimde evde üçümüz başbaşa kaldık ya; televizyon-karım ve ben. Ne cehennem azabıymış gündüz kuşağı televizyon seyretmek meğer. Ya evlendirme bürosu programlar, ya yemek programları. Bi de üçübiraradaestetikameliyat tanıtımları. Eskinin TRT' sinin süneli, keneli programları bile bunlardan bin kere daha hayırlıymış valla.

E tabi bizim hanım akşama kadar beynimi didikliyo, ben bekarken böyle miydim sana çocuk doğurucam diye bu hallere düştüm, öde diyetini diye. Yahu damak tadın için ben diyet ödeyeceğime sen azıcık diyet yapsan daha iyi diil mi? I-ııh! Evliliğin başında beşi biyerde altın isteyen hatun, evliliğin ortalarında beşi biyerde estetik ameliyat ister oldu. " Bana armut kron al bak şööle kilo verdiriyomuş, recene krem al bak çatlaklarımı geçircekmiş, fiyofinera al bak nasıl da inceltiyomuş. Yahu sen şu fiyofinerayı tanıtan kadının cüssesine baksana, kadın pınarın başında oturuyo, kendisi kullanıp da incelse ya, akıl var mantık var dedim dinletemedim.

Hanımın ısrarları canıma tak dedi, dedim bir araştırayım aslı varsa alayım şu mucizelerden birini bizim hanıma, O da mutlu olsun ben de. Açtım interneti, danıştım google babaya. Google baba beni bi siteye yönlendirdi. Sitenin tüm yetkililerinden özür diliyorum, lütfen özelimize saygı gösterin, "erkekler" üye olmayın filan diyodu ama umursamadım, "kadınlar kulübü" ne üye oldum. Aman ne iyi etmişim. Bu sitede bazı kızkardeşler televizyonda Seda' nın ağzından çıkan sedayı acilen deneyip, yarar görüp görmediklerini bu forumda paylaşıyorlar ve aylar, bazen yıllar süren görüş alışverişi sonunda her ürün hakkında nihaî karara varıyorlar ve böylece diğer kızkardeşleri gereksiz para, zaman ve umut israfından kurtarıyorlar. Hay gözünüzün yağını yiyim. Verdim şifreyi ve kullanıcı adını bizim hanıma okudu, yazıştı, yatıştı. Şimdi ben de rahatım, O da. Oh be!

Yaşasın kadınlar kulübü ayol :)

Çarşamba, Ocak 06, 2010

Kürtlere neden ingiliz deniyor?

Onları çok uzun yıllardır tanıyordum.
90'lı yılların başlarında iş ilişkilerimiz daha da yoğunlaştı. Aslen Mardin'liydiler. Hoş, daha öncede Kürt asıllı kardeşlerimle iş ilişkilerim olmuştu. Ama onlar daha ufak tefek işlerdi.

Oysa bu geniş aile ile daha uzun zamandır birlikteydim. Beni sevdiklerini ve saydıklarını bilirdim. Birbirimize yardım ettiğimiz çok zaman olmuştu. Kimi zaman benim onlara iyiliklerim olmuş, kimi zaman da onlar beni kollamışlardı.

Yılın son günü yanlarına uğramak üzere araba kullanırken başka bir kürt tanıdığımı arayarak
"Kürtçe mutlu yıllar nasıl denir?" diye sormuş ve öğrenmiştim.
Amacım, oraya vardığımda onlara bir sürpriz yapmaktı.

Arabayı parkettiğimde, neredeyse çocukluğunu bildiğim İbo geldi yanıma. Tam ben lâfımı söyleyecekken, o komik aksânı ile "Hapi nû yaa..." deyiverdi.
Lan oğlum, bi'gülme geldi bana...
Ben adama Kürtçe konuşmaya çalışırken onun bana ingilizce konuşması olayı bitirdi.
Kürtlere boşuna "İngilizler" denmiyordu, demek ki...

Oysa karnı doyan, ekmeğini kazanan Kürt gerçeği buydu. Ne zaman güneydoğu'daki olayları konuşup fikirlerini sorsam "Alayının a.q." diyorlardı.
"Manyak bunlar, birbirlerini yiyorlar. Ölenlerin hepsi senin, benim çocuklarımız..."

Öpüştük, tokalaştık, sarıştık...

Yanlarından ayrılırken kutladım yeni yıllarını, "Sersala te pîroz be." diyerek

Perşembe, Eylül 03, 2009

Ölmek ve Yaşamak


Fotoğraf 3-4 yıl kadar önce Ayvalık'ta çekildi. Ömrünü tüketmiş emektar murat 124 ile taş yolda oynayan küçük çocuk aynı bakıyorlardı sanki ... Biri ölürken biri yaşamına yeni başlamıştı...


Yaşamak ve Ölmek


Umut mudur gözlerindeki,
Önüne serilen hayata merhaba diyen?
Bir elveda ve hüzün müdür,
Kısacık ömrün ardından, geçip giden?

Hey küçük!
Dik tut başını, kaldır kaşlarını,
Taş kaldırımlardasın şimdi, yarın nerelerdesin kim bilir,
Umut hep seninle olsun, hiç eksiltme adımlarını.
Yağmur yağacak hayatına,
İzin verme seni paslandırmasına.
Damlalarla beslen, mutluluğunu sula yaşamında.





Çarşamba, Ağustos 19, 2009

KAYIP BASAMAKLAR...




Fotoğrafı tesâdüfen buluverince nette, çocuklar gibi sevindim.
Öylece duruyordu orada.
Tıpkı 36 yıl önce bıraktığım gibi...
Yıllar sonra onu görmeye gittiğimde "Artık yok." demişlerdi.
Üzülmüştüm.
Çok üzülmüştüm.
Bir fotoğrafı bile yoktu bende.
Artık sâdece hayallerimdeki hali ile yaşayacak derken... Bu fotoğraf çıkıvermişti karşıma.
Gerçekten bir çocuk gibi sevindim, inan...





1900'lü yılların başlarında, Harbiye'de okuyan bir Lübnan Prensi'nin, Aya Stefanos'lu (Άγιος Στέφανος) bir Rum kızını sevmesiyle başlayacaktı herşey.
Prens memleketine döndüğünde geride bıraktığı kızın hâmile olduğunu bilmeyecekti.
Erkek çocuğun adı Röne konacak ve Röne çok uzun yıllar anneannesini annesi, annesini ise ablası bilecekti.
1926 yılında, Halit Ziya Uşaklıgil'in önerisi ile Aya Stefanos'un adı Yeşilköy olarak değiştirilmişti...
Bu dönemde babasız büyümekte olan Röne, fenerin hemen yanındaki Arap Nuri'nin balıkçı meyhanesinde çalışmaya başlamış, bir zaman sonra da şef garson olmuştu.

1936 yılında, Yeşilköy yerlilerinin park dedikleri büyük yeşil alan imara açılmak üzere satılığa çıkartılacakken dönemin İstanbul il sağlık müdürünün devreye girmesi ile satış durduruluyordu. Osman Sait Kurşuncu Yeşilköy eski hükümet tabibiydi.

Bu alanda oluşacak yapılaşmanın Yeşilköy'lülere bir ihânet olacağını iddia ediyor, çocuklara oyun alanı, büyüklere ise nefes alacakları bir yeşil alan kalmadığını, kalmayacağını savunuyordu.

Ancak parkın satışının durdurulması yeterli olmadı, köy sakinleri için. Fransızlardan kalan eski bir taş bina vardı parkın içinde. Gece olduğunda, iti, uğursuzu, esrarkeşi bu binada toplanıp âlem yapıyorlardı. Halk rahatsızdı.

Yeşilköy karakolu baş komiseri Temel Ayanoğlu, parkı islâh etmeye karar vermiş, burayı ailelerin gece - gündüz korkmadan, çekinmeden girip çıkabileceği bir yer hâline getirmeyi kafasına koymuştu.

Şu, Arap Nuri'nin meyhânesinden tanıdığı genç, atak, dürüst ve işinin erbâbı Röne bu işi kıvırabilir miydi acaba?

Aylık iki buçuk lira kira karşılığında Röne, parkın içine kurulan gazinoyu işletmeye başladı. Kısa zamanda tanınan ve sevilen mekân, Yeşilköy'ün simgelerinden biri olmuştu. Yunanlı bakanlar, Türk sinema yıldızları Mösyö Röne'nin Park Gazinosunun müşterileri arasına girmişlerdi.

* * * *

1967 yılında Yeşilköy'e taşındığımızda, Mösyö Röne çoktan ölmüş, Bakırköy Rum mezarlığında annesinin yanına gömülmüştü. Sekiz-on yaşlarında bir çocuktum Rönepark'ın kapısını ilk gördüğümde. Ve hikayesini çok uzun yıllar sonra öğrenecektim.

1967 - 1973 yılları arasındaki altı yılda yüzlerce, binlerce kez girdiğim Rönepark'ta futbol, kukalı saklambaç, meşe (misket), yakantop oynar, salıncaklara binerdik.

Gazinonun bulunduğu yerde, kayaların olduğu yere inen emniyetsiz beton merdivenden aşağı iner, mantarımsı yapılı, garip delikli kayaların üzerinden atlayıp denize girer, taşların arasında yaktığımız ateşle ısınan öylesine bir teneke parçasının üzerinde topladığımız midyeleri pişirir, tuttuğumuz gümüşlerden boklu kebaplar yapardık.

Bisikletlerimizi Adil abi'ye tamir ettirir, Babula'nın açmalarını yer, Kapri'nin karşısında Roma Dondurmacısından dondurma alırdık.

Arif Şenel ilkokuluna ve Reks sinemasına giderdik.

Çınar otel'in önündeki yeşil sahada, Gökmen abiyi, Yasin abiyi ve Galatasaray'a transfer olacak olan Çilli Mehmet'i seyrederdik.

Balıkçı kahvesinde bira-patates götürür, akşamları Angelo'nun ışıklarına bakardık.

Çitlembik / patlangoç ve at kestanesi savaşları yapardık.

Sabina'ya ya da Yeşilyurt deniz kulübüne üye olur, denize oradan girerdik.

Pazar sabahları, iki dirhem bir çekirdek giyinmiş insanların kiliselerine gidişlerini izlerdik.

Ya patenlerimizle faytonların arkasına takılır,
ya da Havaalanının yanından geçen çevre yolu henüz inşaat halindeyken, o bomboş yolda bisiklet yarışları yapardık.

Öğlen uykumuzdan, Migros kamyonlarının sesi ile uyanırdık.

Turşucu Şükrü'den bol acılı turşu suyu içerdik.

Baharistan sokağın Rönepark'a bağlanan köşesinde gecenin geç saatlerine kadar oturur, evlerimize analarımız balkonlardan adlarımızı bağırdığında dönerdik.

Ben, Fahri'yi, Faize'yi, Melda'yı, Yıldırım'ı, Mihrinur'u, Orhan'ı ve İsmail'i, Atilla'yı, Barbaros'u, Ender'i, Fatoş'u, Ayanoğlu ailesini ve Sezer Hanım'ı Yeşilköy'de tanıdım.

Babam Uğur apt. yazısını, apartmanımıza elleriyle monte etmişti. Ve ben bu olayı, çocukken büyük bir keyifle, Yeşilköy'de seyretmiştim.

1973'te İzmir'e dönerken çok ağladım. Delikanlılığa geçerken çocukluk arkadaşlarımı ardımda, Yeşilköy'de bırakıyordum.

Sonraki yıllarda İstanbul'a geldiğimde çoğu kez, Baharistan sokak ve Rönepark'ta buldum kendimi.

Sokağımız çok değişmemişti.

Ama Rönepark... Deniz doldurulmuş, yürüyüş alanları yapılmıştı.

Hâlbuki, Rönepark benim çocukluğumun sembolüydü.

Rönepark'taki beton merdiven benim çocukluğumdu...

Ama bulamamıştım merdiveni. Yıkmışlardı.

Çocukluğumun basamakları kaybolmuştu. En çok buna üzülmüştüm.

Bir fotoğrafı bile yoktu o garip beton merdivenin...

Tâ ki, en üstteki resmi tesâdüfen görene dek.

Neredeyse 36 yıl önce geride bıraktığım o basamakları görünce... İçimden geçenleri, duygularımı size anlatamam... Yoksa ne oradaki kızı tanırım, ne adını bilirim. Sâdece şükran duydum, ne iyi etmişte orada bir poz vermiş diye...

Bir gün yolunuz Yeşilköy'e düşerse,

ve olur da Rönepark'a girerseniz,

salıncaklarda sallanan abi ve onu sallayan kardeşinin orada olduğunu hissederseniz...

...yanılmıyorsunuz demektir.

Belki merdiven yıkılmış, belki basamaklar kayıp.

Ama onlar hâlâ oradalar...

Tıpkı Mösyö Röne gibi...



Perşembe, Temmuz 30, 2009

iki kadın...

Farklı zaman dilimlerinde, dünyanın farklı yerlerinde doğan iki kadının kısa öyküsü bu.

Kadınlardan bir tanesi, 1940 doğumlu.
Diğeri 1922.

1940 doğumlu olan, ikinci dünya savaşı sürerken Almanya'da doğmuştu. Savaş çocuğu bu güzel Alman kızının adını Heide koydular.
Diğeri ise Kurtuluş savaşı bittiğinde Türkiye'de dünyaya gelmişti... Cumhuriyet kızıydı. Adını Şukûfe koydular.

Heide, bir Yunan yakışıklısıyla evlendi. İki tane kızları oldu.
Şukûfe ise bir Türk yakışıklısıyla birleştirdi hayatını. İki oğulları oldu.

Heide, kocasının bir Akdeniz'li olması yüzünden, rebetiko'yu, uzo'yu, tesbihi, metaxa'yı, çiftetelli'yi öğrendi.
Bu kültüre sempati duydu. Hiç bir zaman dışlamadı Akdeniz'i, Ege'yi.
Şukûfe ise aldığı eğitim ve kültür ile, hem yıllarca İzmir Kız Lisesi'nde Fransızca öğretmenliği yaptı, hem de çok okudu, çok geliştirdi kendisini. Hiç bir zaman dışlamadı Avrupa kültürünü.

Heide'nin küçük kızı ile Şukûfe'nin küçük oğlunun Aachen'da tanışmaları, birbirlerini sevmeleri ve evlilikleri birbirini hiç tanımayan bu iki kadını biraraya getirdi.

Heide ve Şukûfe 1993'te birbirlerini ilk kez gördükten sonra, her sene birlikte yapılan tatillerde on-onbeşgünlük periyodlarla birlikte oldular.

Ne Heide Türkçe öğrendi, Ne Şukûfe Almanca.
Ama birlikte içkiler içtiler, güldüler. Bir kaç ingilizce sözcükle birbirlerine olan sevgi ve saygılarını ifade ettiler yıllarca.

Ben, Heide'yi doksanlı yılların başında tanıdım. Olağanüstü espri yeteneği olan bu kadın hâlâ içkisinden, sigarasından ve hayattan keyif alıyor. Ve mutlu. Belki de bize öyle hissettiriyor, bilmiyorum.
Ama hep dimdik...

Şukûfe'yi ise otuzbeş yıldır tanıyorum. Espriden anlıyor, gülüyor. Güldürüyor.
87 yaşında... Rakısını içiyor, tavlasını oynuyor. Ve mutlu. Öyle görünüyor. O'nu da ilerlemiş yaşına karşın, hiç omuzları çökük görmedim.

Geçtiğimiz Cumartesi sabahı, tatili biten Heide'yi havaalanına uğurlamak üzere hepimiz erkenden kalktık. Şukûfe ile Heide, birbirlerinin dilinden anlamayan bu iki kadın, bir Bitez sabahında erken saatte vedalaştılar.
Önce sarıldılar birbirlerine. Sonra daha sıkıca sarıldılar.
Şukûfe "Bir dahaki seneye görüşebilecek miyiz?" diye mırıldanırken ağlamaya başladı.
Yıllardır, oğullarından ayrılmasını defalarca izlediğim bu kadını ilk kez ağlarken görüyordum.
Heide ise Almanca, benim anlamadığım şeyler söylerken gözleri dolu doluydu.

O'nu havaalanına bırakan Tahsin, döndüğünde, Heide'nin yol boyunca ağladığından bahsetti.

Biz Tahsin'le anneanne ve babaannenin ilişkisini konuşurken az ötemizde, damarlarında Yunan, Türk ve Alman kanı dolaşan torunları, Selin havuzda yüzüyordu.

Kimbilir yıllar sonra tanışacağı, seveceği, evleneceği erkek nerelerdeydi şimdi.

Ve bu ilişki başka hangi sevgileri ve dostlukları körükleyecekti.

Çarşamba, Temmuz 22, 2009

Gözler Anlatır...


Sözler düğüm düğüm olur
Boğazında tıkanır.
Suskunluktur asıl olan
Bırak, gözler anlatır…
Not: Fotoğraf 2006 da İzmir'de Konak-Karşıyaka vapurunda çekildi...

Pazartesi, Temmuz 06, 2009

Deli Gömleği...

Perde henüz kapanmadı
Bitmedi oynadığımız tiyatro.
Işıklar altında olsak da rolümüz karanlık.
Kostüm diye giymişiz deli gömleklerini
Senaryoyu oynamalı artık.
Not: Fotoğraf İzmir Ödemiş'in 2 km yakınındaki Birgi Beldesinde çekildi...

Çarşamba, Haziran 24, 2009

İLMEK İLMEKTİ HAYAT


İlmek ilmekti hayat,
Her düğümde kendimi bağladım yaşama,
Yaşamsa her bağlandığımda benden aldı yıllarımı.
Yere dökülen anılardı ve ben onları gönlüme süpürdüm.
Hem yaşadım, hem gördüm.
Kimi zaman sevdim, kimi zaman parçalara bölündüm.
Kimi zaman doğdum, kimi zaman öldüm.
Koca bir ömrü ilmek ilmek ördüm
Not: Bu fotoğrafı 3 sene önce çekmiştim... Yer Ankara Beypazarı'nın tarih kokan ve nice insanın anılarını barındıran arka sokakları. Bu teyze çıktı karşıma, ben de bastım denklanşöre, sert gelen ışığa aldırmadan...
Dün gece tekrar karşılaştım bu fotoğrafla ve o an neler hissetiğimi hatırladım...

Pazar, Haziran 21, 2009

Alaçatı günleri...

Olay 20 Haziran 2009 da Alaçatı pazarında gerçekleşti. Elimde alınacaklar listesi pazara gittim, bu alışverişler benim için bir tür ritüele dönüşmüştür çünkü 3 yıldır Alaçatı’da yaşıyorum ve artık neredeyse satıcıların tamamını onlarla çay içip sohbet edecek kadar tanıyorum. Her biri ayrı renk, ayrı hikâye. Neyse listem kolaydı; Marul(1), Dereotu(2), Maydanoz(1), Roka (3). Tek kaprisim var bu listede, Roka mutlaka ikinci mahsul olacak, çünkü onlar daha acı ve baharatlı oluyor. Nerede bulacağımı gayet iyi biliyorum ya, doğru o tezgâha.
Hoş geldin, beş gittin,
dur sana çay söylüyorum, geçen hafta yoktun.
Makedonya’daydım teyze, bir gün sana anlatacağım.
Prilep, benim memleket, gördün mü oraları?
Gördüm üstelik bir dolu fotoğraf çektim sana söz haftaya onlarla geleceğim.
Bu şekilde süren sohbeti, oldukça ince ve ay inanmıyorummmm frekansından konuşan bir ses böldü. Teyze bunlar kaça diye sordu. Bizimki de dur buradan görmüyorum, o saksılar boy boy gelip bakayım diye cevap verdi ve tezgâhın önüne doğru geçti.
İki kişiydiler, ikisi de solaryum yanığı, erkeğin üzerinde dar beyaz gömlek, saçlar bol jöleli, kolye, deri bilezik tabi ki güneş gözlüğü, kız tarafı sarışın, yüksek topuklu ayakkabılar, dar kot, A&F tişört (çakma mı orijinal mi anlamadım )
Sahne tezgâhın önü. Kız soruyor, teyze cevaplıyor;
- İşte bu teyze, kaça bunlar?
- Beş lira kızım.
- Peki, nedir bu? (Buradan anlayacağınız gibi, soruyoruz ama ne olduğunu bilmiyoruz)
- Reyhan.
- Ne işe yarar?
- Yemeklere koyarlar.
- ???
- Makarnalara katıyorlar, güzel olur koku verir.
- (Yüz ifadesinden sanırsınız ki yer çekimi kanununu buldu) Evet İsmailllll hatırladım Paper Moon da yediğimiz makarnanın sosunda vardı bundan, demek bu onun CANLISI.
Ah be güzel ablam be diyeceğim ama durdum çünkü bu kulaklar geçen sene asma fidanını göstererek yanındaki kadına – bak sen üzüm ağacı istiyordun, alalım mı bunları- diyenleri de duydu…


* * * *

Abi'den özel Not:

Az evvel alttaki şarkıyı yayımlamak üzereyken sevgili Juby'nin bu yazısı çıkınca, yazının önüne geçmemek için Manowar'ın Babalar günü için çeşitli dillerde seslendirdiği şarkının Türkçe versiyonunu buraya eklemeye karar verdim...

Juby, kızmadın di mi?

Babalar günü kutlu olsun herkese...



Cumartesi, Mayıs 30, 2009

Time to say Goodbye...

Bazen, sevdiğin birini kaybettiğinde hemen ardından yazamazsın... Sonra biraz zaman geçer, kafanda onunla ilgili hatırladığın önemli şeyler bir araya oturur, "Şimdi" dersin.

* * * *

1977'de, babam "Ya saçlarını kesersin ya bu evden gidersin." dediğinde, b şıkkının dayanılmaz cazibesine kapılarak, İstanbul'a gidip, Galatasaray İşletme Fakültesine ön kayıt yaptırıp beklemeye karar vermiştim.
Gece otobüsüne bilet aldıktan sonra cepte metelik kalmamıştı. O gün veda ziyaretlerimi yaparken amcamın dükkanına da uğramış, yanında çalışanlardan "Onu bu saatte ancak nargile sefasında yakalarsın." yanıtını almış, her zaman çıktığı kahveye seyirtmiştim.

Yanına oturduğumda, iki kız babası bu adamın, kardeşi ve iki oğlu arasındaki sürtüşmeleri, sessizce ve fakat dikkatle izlediğini biliyordum.

"İstanbul'a gidiyorum Amca."
"Ne yapacaksın?"
"Bilmiyorum. Bir şeyler bulurum elbette."
"Dikkatli ol. Boktan işlere bulaşma. İstanbul'da her gün 15-20 kişi ölüyor öğrenci olaylarında."
"Tamam Amca."
"Paran var mı?"
"Var, var!"
"Sen şunu da koy cebine de, bulunsun."

"Şu" dediği, dönemin en büyük banknotuydu. Akılcı bir harcama ile beni en azından bir ay idare ederdi.

* * * *

Bir kaç ay sonra, Ergun apartmanında kapı çalmış, açtığımda yine onu bulmuştum karşımda. Kontrole gelmişti. İzmir'den İstanbul'a geldiğinde yeğeni nerede yaşıyor, ne yapıyor, bilmek istemişti.

* * * *

Biraz daha gerilere, İstanbul'da geçen çocukluk dönemime gittiğimde onunla ilgili hatırladığım bir şey daha var.
Kardeşimle birlikte sünnet olduğumuzda, bana bir bisiklet hediye etmek istemiş, ancak bisikleti benim seçmemi istediğinden parasını babama bırakarak, İzmir'e dönmüştü.

Pipim iyileştiğinde, babamla birlikte Sirkeci tarafında bisikletçileri uzun uzun gezmiştik. Açık mavi, incecik lastikli, koldan vitesli bir bisikleti müthiş beğenmiştim. Ancak fiyatı, amcamın bıraktığı paradan çok az bir şey fazlaydı. Ben onu almamızda ısrar ediyordum, ancak babam ileriki yıllarda hep b şıkkını seçmemi kolaylaştırmak için direniyordu.
Sonuçta babamın dediği oldu, tabi.
Gittik, balon tekerlekli, vitessiz, hantal, siyah bir bisiklet aldık.
Bindik Sirkeci'den trene, Yeşilyurt'ta indik. Az ileride sağda bir bisikletçi vardı o zamanlar. Orada şişirttik tekerleklerini, ayarlarını yaptırıp, vidalarını sıktırdık.
Sanırım, babamın 38-40 yaşlarında olduğu yıllar. Gencecik daha...
"Ben bi kullanayım bakalım şunu." dedi ve benim de arkadaki seleye oturmamı emretti.:)
Henüz otuz metre gitmemiştik ki bir düştük biz abicim,
daha doğrusu ben arkadan çabucak yırttım da, babam direk pantolonu yırttı.

Yıllar sonra öğreneceğim "Allah'ın sopası yok." lafının gerçekleştiğine ilk kez orada tanık olmuştum.

* * * *

Sözün özü, ben öz Amcamı 4 Nisan 2009'da kaybettim.

Bu adam beni hep sevdi. Bunu bildim.

Ve ben de onu hep sevdim. O'da bunu bildi.
Amcam, kardeşim, yengem ve ben... 1970'ler. Çeşme.

Cumartesi, Mayıs 09, 2009

BiR AYRILIK HiKAYESi... (Anneler günü)

E. Abim benden 6 yaş büyük... Yıllardır tanırım kendisini. Son zamanlarda, birlikte yaşadığı annesinin çok yaşlandığını ve başa çıkılamaz durumda olduğu için bir huzurevine vermesi gereğinden bahseder olmuştu.
En sonunda bir yer bulduğunu söylemişti. Benden de taşınacak eşyalar için yardım istedi.
Dün öğle saatlerinde minibüsle vardım kapılarına.
Önce teyzenin odasına konacak bir kaç parça eşyayı yükledik. Daha sonra E. Abi, annesi ile çıktı kapıdan. Ben teyzeyi ilk kez görüyorum. 32 kiloymuş. Kamburu çıkmış vaziyette, ciddî bir kemik erimesi var. Bastonla dolaşıyor ancak akıl son derece yerinde.

Vardık huzurevine. Giriş işlemlerine başlandı.
E. Abi, müdire hanımın odasında bu işlerle ilgilenirken, ben de çevreyi gezip biraz etrâfa bakındım.
Yeşillikler içinde, çiçekli, böcekli, horozlu, tavşanlı, huzurlu bir mekân...

Bir kaç fotoğrafta çektim, telefon ile... Kalitesiz fotoğraflar ama o anda aklımdan geçen bir şeyi paylaşmam adına aşağıya koyuyorum.


Binâların arasından ileride İzmir körfezi görünüyor. Ve hayâl meyâl görülen bir yüksek yapı var orada. Şu anda oturduğumuz evin bir kaç apartman yanında o yapı...
İçimden şöyle geçti o sırada; "Bundan belki 30-40 yıl sonra, bu huzurevinde oturup, kızlarının gelmesini beklerken misâl bir Pazar günü, belki de gözlerin seçemeyebilir o yapıyı... Ama bilirsin ki oradadır."
Ve eğer hatırlayabilirsen; artık gözlerinin tam da seçemediği oralarda yaşamışsın, o sokaklarda dolaşmışsın. Yıllar önce, şimdi bir koltuğunda yalnız başına oturduğun bu huzurevine Mehpâre teyzeyi bıraktığın günün akşamı kapının çalındığını, Witness'ın sürpriz yaptığını, rakınızın bittiğini ve telefon edip o yüksek binanın altındaki bakkaldan eve rakı getirttiğini hatırlayabilirsin. Belki.

İşte, böyle şeyler düşüne düşüne girdim içeriye tekrar. Müdire Hanım ve E. Abi konuşuyorlardı hâlâ. Mehpâre teyzenin doktor raporundaki bir sözcük tam anlaşılamamış, onu tartışıyorlardı.
Girdim odaya, iliştim bir koltuğun kenarına. Dinliyorum bunları.
Ben öyle tıbbî terimlerden filân fazla anlamam ancak raporun üst bölümünde bir yerde "Senilite Korseksi" diye bir şey yazıyor. Müdire Hanım "nedir bu?" diye E. Abiye soruyor, o da "Vallahi bu rapor işleri bir âlem, ben de tam bilmiyorum." derken...

Müdire hanım önündeki bilgisayara bir şeyler yazdı ve tıkladı.
E. Abi, oturduğu yer yüzünden ekranı görecek durumda değil. Ancak ben görüyorum. Ve beklentim, hani böyle formlar, dökümanlar, bilmem neler açılacak olması. Öyle ya, kayıt safhasındayız.
Aaa, bir baktım, Google açıldı Müdire Hanımın ekranda... Bir kaç saniye sonra anladım ki, kadın "Senilite Korseksi" nin ne olduğuna bakıyor.
Tam bu sırada, E. Abiye bir şey söylediler, annesi ile ilgili... Odadan çıktı, gitti.
Biz müdire ile yalnızız.
Sıcağımdır ben, tanıyanlar bilir. Acele olaya müdâhil oldum.

-Bulamadınız sanırım.
-Seniliteyi buldum, yaşlılık demek ama, korseksi diye bir şey yazmıyor.

Son derece iyi niyetle ve Tanrı şâhidimdir, aklıma hiç bir şey gelmeden şöyle bir öneride bulundum, Müdire hanıma;
"Korseks bir durum herhâlde. Korseksi derken örneğin senilite durumu gibi bir şey. Dolayısı ile arama motoruna yazdığınız seniliteyi ve korseks'in sonundaki i takısını kaldırıp aratırsanız, belki korseks diye bulabilirsiniz."

Sonraki bir kaç saniye içinde orada olmamayı isterdim.
Kadın büyük bir süratle söylediklerimi yapıp enter'a bastığında, koca ekranda görülen satır ve fotoğrafların neler olduğunu söylememe gerek var mı, bilmiyorum.
Abi, kelimenin içinde hem "kor" var hem de "sex"...
Ne kadar, emmeli gömmeli lafları içeren erotik site varsa hepsi zaaart diye açıldı mı Müdire'nin ekranda...
"Eee, böyle çıkmayacak sanırım, geri yapalım..." derken, o andan sonra bu cümlemin bile yanlış yere çekilebileceğinin farkında değilim heyecandan.
Çıktım acele odadan... Bana ne ya... Kendileri bulsunlar.
(Akşam meraklanıp bir doktor arkadaşıma sorunca "belki Korteks yazmak istediler ama senilite korteksi diye bir şey de duymadım ben." dedi. Herrrneyse.

Sonra binânın içini dolaştık... Bir otel görünümünde yapmışlar içini.


Mehpâre teyzeyi yerleştirdik 412 numaralı odaya.
Tek başına gazete okuyan, televizyon seyreden amcalar, teyzeler dikkatini çekiyor insanın. Bir de içi boş bir kütüphâne. E. Abi dün o kitaplığı dolduracağına dair konuştu Müdire ile. Ve bugün bir kaç özel gurupta gördüğüm kadarı ile bir kampanya başlattı bile.

Bir ara, E. Abi dışarıdaydı. Ben, Mehpâre teyzenin koluna girmiş yürümesine yardımcı olurken, iki yaşlı teyze sordu; "Nesi oluyorsunuz?" diye. "Bugün tanıştım. Arkadaşımın annesi..." dedim...
Teyzeler bayağı bir hayır duası ettiler arkamdan, sesli sesli... Güzel şeyler bunlar.

Yanlarında üç saat kadar geçirdikten sonra ayrılmak üzere, Mehpâre'nin manikürlü ellerini öperken, bana ettiği sözler ve teşekkürler ne kadar inceydi, ne kadar güzeldi, Tanrım.


Bu Cumhuriyet kızı/kadını/anası ve ninesine Allah'tan, Zübeyde Hanım'ın adını taşıyan bu huzurevinde, iyi bir bakım, güzel günler, iyi arkadaşlar dilemekten başka yapacak bir şeyim kalmıyor.

Çarşamba, Mart 11, 2009

BiRiNCi KADINKEN MESELE YOK...

Emesen'den seni kim silmiş ya da Feysbuk profiline kim kaç defa bakmış veya kim kaç defa ne yapmış tarzı abukluklardan hiç hazetmediğim gibi bunları bana gönderenlere de ince ince kızarım.
Kim silmişse silmiş, bunu mu merak edicem?
Ama, yıllardır iyi-kötü bazı şeyleri paylaştığımız bir bayan arkadaşımızın beni sildiğini tesadüfen gördüğümde, bunun kasıtla yapılıp yapılmadığını düşünürken, bir de üzerine üstlük A.W., "A-aa, Beni de silmiş." dediğinde çok fazla yapacak bir şey kalmıyor belki ama yazacak şeyler oluyor o zaman.
Bu bir tavır.
Bu, beni ve eşimi artık arkadaşı olarak görmek istemediğinin net ifadesi. Derdi varsa bunu tartışmak yerine feysbok'tan bi hareket yapmış.

* * * *

Ayşe ile Ali geçtiğimiz yıllarda birlikte çok gezdiğimiz, filmler izlediğimiz, yemekler yediğimiz, gırgır muhabbetler ettiğimiz bir çiftken, Ali'nin işlerinin bozulmasını takip eden günlerde ikilinin birlikteliklerine kara bulutlar çöktü...
Öyle ya da böyle, şu veya bu sebepten anlaşamadılar ve ayrıldılar.
Kavgalı ayrıldılar. Kızgın ayrıldılar birbirlerine.
Her ikisinin de birbirlerini suçladıkları şeyler ve neredeyse yetişkine yakın iki çocuk vardı ortada.
Üzüldük normal olarak.
Ben suçun çok büyük bir kısmının Ali'de olduğunu düşünmüş ve bunu da kendisine açık olarak defalarca söylemiştim.
Ancak,
Ali'nin Türkiye'de problemli işleri vardı. Ne şekilde denk geldiğini bilmediğim gibi beni/bizi hiç ilgilendirmeyen bir konu ise, Ali'nin çok uzun yıllar önce, yani Ayşe ile olan birlikteliğinden önce tanıdığı söylenen bir kız arkadaşı ile tekrar buluşması, kızın yurt dışında yaşıyor oluşu ve Ali'nin de zaman zaman orada kalıyor oluşuydu. Bana neydi... Bize neydi...
Keşke Ali yeni partneri, eşi, arkadaşı ile mutlu olsundu... Ve Ayşe'de yeni birisi ile mutlu olsundu... Onların mutluluğu çocuklarının mutluluğu ve ruh sağlığı demekti. Ve en önemlisi de buydu.

* * * *

Ama burası Türkiye idi ve bizler Türk'tük.
Bu yüzden arkadaşları, Ayşe terkedilen-mağdur durumunda olduğundan Ali'ye ve Ali'nin yeni kız arkadaşına için için öfkeleniyordu.
Bu öfke yumağı konuşmalar zaten kızgın olan Ayşe'yi daha da beter bir hale getiriyor, düne kadar çokta samimi olmadığı insanlara üç saat boyunca kendi haklılığını anlatmaya, ispat etmeye çalışıyor ve iki çocuğun babalarına duydukları kızgınlıktan, onları kendine yakın bulduğundan, için için zevk alıyordu.
Aslında, Ali evden ayrıldıktan sonra Ayşe'yi ve çocuklarını arayıp bir şeye ihtiyaçlarının olup olmadığını ilk soranlardan biriydim. Bilmiyorum, bunu yapan başka feysbuk arkadaşları var mıydı?
"Kap çocuklarını da, yemeğe gelin bize..." diyen başka kaç ortak arkadaş vardı, bilemem.
Ha, geldi mi, gelmedi...
Neden?
Çünkü bir gün telefonda bana "Bütün suç %100 Ali'de..." dediğinde, "Olmaz öyle şey Ayşe..." demiştim.
"Bir ilişki biterken suçun % 100'ü tek tarafta olamaz. Kabul ederim ki fazlası Ali'de. Ama mutlaka ki seninde kabahatlerin var. Bizdeki alkış ve bağlı olarak "bir elin nesi var iki elin sesi var" sözümüzün, psikiyatride (Çarpışma olması için iki elin birbirine çarpması gerekir.) diye bir açıklaması olduğundan" bahsetmiş ve Ayşe'yi kızdırmıştım.
Ayşe, Ali'ye % 5'lik haklılık payı verilmesine bile tahammül edemiyordu.

* * * *

Bu arada zaman zaman Ali ile emesen muhabbeti yapıyorduk. Hala kıçını toparlamamıştı ama daha iyi geliyordu sesi eskiye göre. Bir akşam, yeni kız arkadaşının oğlunun bir bilgisayar filmi problemi olduğunu söylemiş, ben de o gece ve ertesi gün bir kaç saat ayırarak işlerini halletmiştim. Bu süre içinde bir kaç kelime konuşarak yeni arkadaşı ile tanışmıştım Ali'nin. Ve onun sesi de iyi gelmiş, sevmiştim sesinden.
Sanırım o da aynı şeyi düşünmüş olacak ki; Ali, bir kaç hafta sonra Türkiye'ye geldiklerinde birlikte bize uğramak istediklerinden bahsetti. Memnun oluruz dedim.
Laf olsun diye değildi bu.
Ali ve Ayşe ilişkisi bitmişti. Ve Ali yeni arkadaşı ile bize gelecekti.
Yarın Ayşe'de yeni arkadaşı ile bize gelebilirdi.

* * * *

Gelmelerinden bir gün önce hem A.W. hem de bizim ufaklık halsiz düşüp, ciddi öksürük ve grip olunca iptal ettik... Böylece yüz yüze tanışamadık Ali'nin yeni kız arkadaşı ile...
Bir kaç gün sonra, akşam üzeri çalan telefonumda Ali, kız arkadaşının yurt dışına döndüğünü, kendisinin de bir kaç gün sonra gideceğini, beni özlediğini, akşam üzeri bi'yerde bi kaç tek atmak istediğini söyledi.
Çıktık. İki bira içtik bir yerde. Özleşmiştik. Bir saat değildi tamamı.

* * * *

Bu duyulmuş ve insanlar kızmıştı abi...

* * * *


Kadınlar...

Elbette ki, istisnalar kaideyi bozmaz ama büyük bir çoğunluğu bu tip evlilik ve boşanma olaylarında çifte standartla davranıyorlar.

Birinci kadın olduğu zaman sorun yok. Hatta başka erkek arkadaşlarının ikinci kadınlarını kabul etmekte beis görmeyip, zorlanmıyorlar.
Ama erkek kendisini terkettiğinde, erkeğin yeni karısının, kendisinin eski arkadaşları ile dost olabilme olasılığına hoş bakmıyorlar ve gönül koyuyorlar.

Sonra sizi bok'tan mok'tan siliyorlar.

Bu durumda da size, Ali'nin haklılık olasılığını % 5'ten daha da yukarılara çekmekten başka bir şey kalmıyor yapacak.

Perşembe, Mart 05, 2009

Limonata tebessümler...

Sabah uyandığında,
kahvaltısından sonra uzun paçalı donlarını yıkayıp astığında,
ve öğlen yemeğini yerken,
akşam üzeri fenalaşacağını ve öleceğini bilemezdi, elbette.

* * * *

1903 yılında Serez'de doğmuştu.
Balkan yarımadasında on yıllardır süren karışıklığın 1912 de Balkan Savaşı'na dönüşmesinden bir kaç yıl önce, Rumlar, babası Emin'in kafasını keserek öldürmüşlerdi.
Bunları yaşadığında henüz beş-altı yaşlarındaydı Emine...
Savaşın başlamasından sonra annesi ve bir kaç akrabası ile İzmir'e göçmüşlerdi. 1919 yılında kendileri gibi göçmen olan Debre'li Arnavut bir ailenin 1894 doğumlu oğlu Tevfik ile evlenmişti.
Emine çok uzun yıllar sonra, torunlarına, 9 Eylül 1922'de İzmir'de, babasının intikamını almak için yanıp tutuşan annesinin, ölü Yunan askerlerini nasıl tekmelediğini anlatacaktı.

Yük ağır olunca, ömürden gider derler ya, Emine'nin annesi de henüz kırk yaşındayken ölünce, Tevfik bey ve Emine Hanım kendi başlarına, yalnız bir hayat kurmuşlardı.
Emine ilk çocuğunu doğurduğunda 21, son çocuğunu doğurduğunda ise 27 yaşındaydı.
Kısa süre yaşayan ve ölen Sedat ismini verdikleri ortanca çocukta dâhil, hepsi erkekti evlatların.

Aile, büyük oğlu Tahir'den iki kız toruna, küçük oğlu Samim'den ise iki erkek toruna kavuşacak ancak Tevfik bey, 1959 yılı Haziran'ında ilk erkek torununu kucağına alıp sevmeye başlamasından 10 ay sonra ölecek ve 1962'de doğacak olan ailenin ikinci torununa bu yüzden Tevfik adı konacaktı...

* * * *

Yıllar yılları kovalamıştı.
Emine hanım, kocasını kaybettikten sonra bir müddet daha Tevfik beyle oturdukları 137 sokaktaki iki katlı eski Rum evinde yaşamış sonra bir kaç sokak yukarıda, Hatay caddesine yakın, 153 sokakta bir apartman dairesine taşınmıştı.
Ne oğullarına, ne gelinlerine yük olmayan bir kadındı Emine hanım... Gelinleri sağlam bir kaynana olduğunu iddia etseler bile, ilk erkek torunu Ferit, çok zor günler geçirmiş, çok çile çekmiş olan ve çokta gülmeyen belki de gülemeyen bu kadını severdi.
Emine hanımın da Ferit'i ayrı tuttuğu söylemleri vardı ara ara... Belki ilk erkek torun olmasındandı bu...
Her işini kendisi gören, kimseden bir şey istemeyen, yalnız yaşayan ve çok gülmeyen bir kadın...
Bayramlarda, taze limonlardan elleriyle yaptığı limonatayı torunlarıyla paylaşırken, yüzünde hafif bir tebessüm olan yalnız kadın...
İlerlemiş yaşına karşın, canının istediği herşeyi ama azar azar yiyen bir kadın...

* * * *

Ferit doğduğunda 55 yaşında olan Emine, Ferit'in kendini bildiği yaşlarda neredeyse 70 yaşlarındaydı ama zımba gibiydi. 1994 yılına kadar, Ferit onun 70'lerinden 90'lı yaşlarına yürüyüşüne tanık olmuş, yüzüne oturan büyük et benlerini izlemiş ama diğer yandan doksanbir yaşında bile kimseden bir şey istemeyen ve kendi kendisine yeten bu kadını hayranlıkla izler olmuştu.

* * * *

8 Ağustos 1994... Zor zamanlardı... Akşam üzeri çalan telefonu açan Ferit'e, babaannesinin karşı komşusu "Babaanneniz sizi istiyor." demişti.
İlk kez böyle bir şey oluyordu.
Emine öyle kolay kolay çağırmazdı kimseyi...
Apar topar evden çıktı ve yoldan babasını da alarak hızla vardı 153 sokağa...

Kapıdan girip koridordan geçerken, banyoda asılı ve henüz kurumamış bir kaç uzun donu farketmedi.

Emine'nin yattığı odaya girdi... Başında üç beş kadın...
Önden giren torunu Ferit'i gördüğünde, "Tamam işte, geldi benimki... Ben artık gidebilirim..." diye mırıldandı. "Olur mu öyle şey?" filan dedilerse de, Ferit hissediyordu...
Emine defteri kapatıyordu.
Kapatmak istiyordu...
Olağanüstü rahat ve huzurluydu...
"Yeter artık" dedi, kısık bir sesle...
Oğlu Samim annesinin yanına ilişip bir şeyler söylemeye çalışırken, bir kaç dakika sonra ruhunu teslim edecek olan Emine'nin gözü ve kulağı odanın diğer tarafında komşularla konuşan torunu Ferit'teydi...
Çünkü,
Komşulardan bir tanesinin "Babaannenize bakan doktoru çağırın, şu merdivenlerden Hatay caddesine çıkınca, sağa dönün, 100 metre kadar sonra sol tarafta doktorun adını göreceksiniz..." cümlesine,
yattığı yerden "Yüz metre değil, 25-30 metre..." diye müdahele etmesinin başka bir anlamı yoktu... 91 yaşındayken bile bilincinin zıpkın gibi açık oluşunun dışında...

Emine babaanne, bir kaç dakika sonra devir teslim işini bitirdi.
Komşulardan biri ağzına ayna tutup, buğulanıyor mu diye bakarken, Ferit "Babare"sinin gözlerini kapattı usulca...
Sonra bir ambulans ve doktor geldi... Alıp beraberce hastaneye götürdüler.
Gecenin sessizliğinde, Ferit morga gitti, son bir kez görmek için...
Odada üzerinde beyaz bir çarşaf örtülü yalnız bir kadın...
Çarşafı kaldırdı, gözlerinin tekrar açık olduğunu gördüğünde irkildi...
Soğuk tene tekrar dokunarak, uzunca bir müddet kapalı tuttu gözleri...
Elini usulca çekti. Baktı. Tamamdı bu defa...
Ve Emine'nin yüzünde, Ferit'in limonata ikramlarından bildiği tebessüm vardı...

* * * *

Ertesi gün babare'nin evine gittiğinde, donlarını sabah kendisinin yıkadığını, öğlen mis gibi yemekler yaptığını öğrenecekti.
Bir de komşu kadınların başucuna bıraktıkları bir bardak suyun Allah'ın yaz gününde buharlaşmasını, "O'nun ruhu şimdi onbeş gün buraya gelip azar azar bu suyu içip bitirecek" diye nitelendirmesini...

Öğrenecek çok şey vardı şu garip hayatta...

Babare'nin odasından çıkarken, başucunda duran camsız gümüş çerçeveli kendi resmini aldı...


Bir de kurmalı çalar saati...
Çalar saatin altındaki etiket saat tamircisine aitti. "Emine hanım, 12.7.94-5TL"

Emine hanım 91 yaşındaki ölümüne bir ay kala çalar saatini tamirciye götürüp tamir ettirip alabilen bir kadındı...

* * * *

Ferit, Emine hanımı sadece limonataları yüzünden sevmemişti.

Cuma, Şubat 20, 2009

ALKAR

İstanbul'dan İzmir'e taşındıklarında onbeş yaşındaydı. Yarı yıl tatiline denk getirmişti babası bu işi...
Yeni bir okul, yeni bir çevre, yeni arkadaşlar.

Ailesinin durumu iyi idi. Otuz iki yaşındaki anası, kırk iki yaşındaki babası ve kendisinden dört yaş ufak erkek kardeşi ile birlikte Yalı'da bir dairede oturuyor, iyi bir yaşam sürüyordu.
Yaz tatilinin hemen başında çalışmaya başladı. Harçlığını çıkartıyor hattâ para bile biriktirebiliyordu.
Özgür hissediyordu ve kimseye eyvallah etmiyordu.

Bir yaz akşamı hep birlikte sofrada otururlarken, annesi zeytinyağlı ıspanak koymuştu tabaklarına. Büyük beyaz porselen kâseden sarmısaklı yoğurdu dağıtmaya başladığında "Bana bi'kaşık daha verir misin?" diyerek uzatmıştı tabağını annesine...
Ispanağı bol yoğurtlu seviyordu.
Annesi ikinci kaşığı koymak için davrandığında, babası "Gerek yok. Verme. Bir kaşıkla idâre etmeyi öğrensin." dedi sert bir tonla.
"Neden?" diye sordu babasına.
"Biz savaş gördük. Yarın istediğin kadar yoğurt bulamayabilirsin. Bu eğitimi senin de alman lâzım."
"Onu, yoğurdu bulamadığımız zaman düşünürüm baba. Şu anda yoğurt çoksa masamızda ve savaş yoksa, kimsenin hakkını da yemiyorsam istediğim kadar alabilmeliyim."
"Hayır dedim."
"Baba, ben ıspanağı bol yoğurtlu seviyorum. Ve bunu öyle yiyeceğim. Bunu soframızdan alamıyorsam, gider kendi paramla bakkaldan alırım, yine yerim."

Porselen kâse havada uçarak önünde patladı. Sol kolunun bir bölümü ve sol elinin tamâmı kalın bir yoğurt tabakasıyla kaplanmış, kırık porselen parçaları masanın etrafına dağılmıştı.

O sessizlikte, önce yoğun magma tabakasını delen ve aşağıdan gelen daha az yoğun ve daha sıcak bir sıvının çıkarttığı "Blup" sesi gibi bir şey duyuldu.

Sol elinin üzerindeki yoğurt tabakasını aşmaya çalışan ve bunu başaran kanın sesiydi bu.
Saf beyazın üzerinde koyu kırmızı yayılma hoş göründü ilk anda...
Annesi banyoya gitmesine yardım etmiş, yarayı yıkamış ve üzerine tütün basmıştı.

Evden çıktı. Batıya yürüdü. Emin'in annesi babası yoktu evde, biliyordu. Zili çaldı. Serdar ve Emin'e olanları anlatmaya çalışırken sarsıla sarsıla ağlamaya başladı.

Üç dikiş attılar eline.

* * * *

Ferit, nereden bilecekti; o gece arkadaşlarına sığındığı bu apartmana yirmi yıl sonra taşınacağını ve sonraki onbeş yıl orada, hayatının en güzel ve en anlamlı günlerini geçireceğini...
Ve nereden bilebilirdi; bu satırları o apartmanın çatı katında yazarken sol elinin üzerinde neredeyse kaybolmaya yüz tutmuş yara izine bakıp gülümseyeceğini...