0-ABY etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
0-ABY etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pazar, Haziran 18, 2017

sallan yuvarlan

sevgili deprem güncesi,
tam yazıcam, sallanıyoruz. sallandığımı yazıcam, yine sallanıyoruz, haliyle yazamıyorum. sallanmadan yazmaya çalışıyorum, olmuyor.
ortalama on dakkada bir.
her sallandıktan sonra, nasıl olsa on dakka sallanmaz diye ihtiyaç giderme işlerine bakıyorum. geliyorum tam klavyenin başına geçiyorum, yine sallanıyoruz. 
yazamıyorum.
bu benim yazamayan halim.
bak, yazarken yine ihtiyaç molası zamanı geliyor misal.
walker lazım aq yürüyebilmek için...
tuvalette sallanınca güzel oluyor ama.
finalde şeyinizi sizin sallamanıza gerek kalmıyor.
elimi yıkıyorum, suda da var bir titreklik.
havluluk desen kendinden hareketli...
odama yürüyorum, koridor oynuyor.
ayaklarım birbirine dolaşıyor.
farkediyorum ki, tuvaletten çıkınca pijamayı toplayamamışım, ondanmış meğer...
hazır aşağıdayken ve sallanmıyorken, git pantolonunu giy diyorum kendime...
sesim sallanan odada yankılanıyor.
coni dep diyorum, rem diye tamamlıyor yankı...
geym of tırons bile deprem iz kaming gibi gelmeye başlıyor.
hauz of kards durumu evler... her an yıkılacak gibi...

yıkılmaz ya diye içimden düşünüyorum, yankıdan korkarak...
kılcdaroğlunu da düşünüyorum. geç kaldı yürümeye diye...
aman onu ihmal etmeyelim.
iyi günler diliyorum içimden herkese...

Cumartesi, Haziran 17, 2017

İstanbul'u tetikliyom gözlerim kapalı
Önce hafiften bir sallantı oluyor
Yavaş yavaş kayıyor ayağımın altında teras
Uzaklarda...
Çok uzaklardan gibi geliyor ama
Faylar bir bir kırılıyor sanki bizatihi g.tümün altında
Ve medyanın hiç bitmeyen salaklıkları
İstanbul'u tetikliyom
Algılar kapalı...
Orhan FeliKanıks

Cuma, Ekim 04, 2013

baĞzıları...

Herifler vardır...
hayatları boyunca çalışıp didinen...
elbette bu didinme sırasında hataları da olmuş...
ve bu hataları yüzünden tepetaklak oldukları zamanları olan...

Karılar vardır...

iyi zamanlarında bu heriflerin...
hediye edilen yüzüklerle hava atan...
ama herif boka battığında herkesin içinde herifi boka batıran...

kadınlar vardır, kocalarına herif denilmesinden rahatsız olmayan,
ama kendilerine karı denilmesine çok kızan...
tek taraflı...

boşandımıydı o heriften...
bambaşka bir hanımefendi olan...
saçı, başı, giyimi, dostları, yaşamı değişen...
eski herifi sallamayan...
kocasıyken de zaten hiç sallamamış ama yüzük bokuna sallamış gibi görünen...
adam kaybettiğinde bi'debikte ben koyayım demekten çekinmeyen...
zaten birlikteyken bile bir başka yaşamın hayalini kuran...

sen arkadaşısın zannedersin kendini ikisinin de...
adamın hatasının büyük olduğunu bilirsin ve söylersin.
ama kadının da az biraz hatası olduğunu söylediğinde...
herif iplemez de...
karı siler seni her yerden...

kadın böyledir.

mutludur o şimdi.

ne eski kocası...

ne eski kocasının arkadaşları...
ne eski anılar...
ne eski dostluklar...

bir kalemde siler kadın...

hepsi böyle değildir elbet amma...

bir kalemde siler bazıları...

olsun.

sosyal medyada uçuşan saçları güzeldir onların...

Eylülün yirmiyedisi




B
ir arkadaşım Facebook'ta Ertuğrul Özkök'ün bir yazısının linkini paylaşıyor.
Alttaki yorumların bir çoğu ve özellikle "o kadar yalakalıktan sonra doğru da yazsa boş." yorumu anlatmaya çalıştığım şey...
Yılmaz Özdil bir gün yazı yazmıyor, karısının hastalığı yüzünden,
adamın ne i.neliği kalıyor, ne yazarlığı, ne satılmışlığı...

Bu anlayış yüzünden bizden bir b.k olmuyor...

O liboştu, bu dönekti, şu yalakaydı derken sözde aynı uğurda savaştığını zanneden milyonlarca yalnız insan...

Kimse kimseyi ne yapsa beğenmiyor.

Karşı olduğu partinin gençlik kolunun cep telefonunu vererek "7/24 hizmetinizdeyiz. Kömür mü lazım, makarna mı?" pankartını facebookta paylaşıp küfür edeceğimize, kendi kollarımızı oluşturarak, "7/24 hizmetinizdeyiz." pankartımızın altına cep telefonumuzu yazmak zor çünkü bize...

Tinerci çocukları sokaklardan toplayıp, eğiterek kendi militanları haline getiriyorlar diye karşı partiye kızıyoruz.
Yapsana aynısını, konuşacağına...

Çok tuhafız arkadaş, çok...

İki saniyede karar verir, yazar, bunun da en doğrusu olduğunu düşünürüz, kavga bile ederiz... Sadece lâfta ama... Sahada değil.
Birbirimizi klavyelerimizle, hainlikle, gaflet içinde olmakla suçlarız...
Sadece %100 bizim gibi düşünmüyor diye...

Diyorum ki...

Tuncel Kurtiz sonsuzluğa geçmeden iki gün evvel, yanlışlıkla hani, olur da nefret ettiğimiz bir liderin ya da partinin yapmış olduğu ufacık olumlu bir şeyden bahsetseydi...

Bu gün son nefesini verirken ne kadar denyo olduğumuzu düşünür müydü misâl?

İki dakikada insan unutuyorsunuz yeğenler, der miydi?

Perşembe, Ekim 13, 2011

Hüseyin

Dikkat çekmeyen görünümüne karşın onu tanıyanlar, neredeyse yarım asırdır yaşadığı çilekeş hayatına tutunmayı başaran Hüseyin’i severlerdi. Evliliği yirmi yılı aşmıştı. Bunca zaman zarfında eşi ile iyi, kötü günleri olmuş, ama Senem’de Hüseyin’i hep sevmişti. Üç çocukları vardı.

Neredeyse on yıl önce İstanbul’a göçmüşler, türlü sıkıntı yaşamışlardı ama Hüseyin en nihâyet geçen yıl kalıcı bir iş bulabilmişti. Akşamları çalışıyordu. Garsonluktu mesleği. Memnundu da hayatından. En azından karısına öyle söylüyordu.

Senem’se bir başka şey düşünüyordu kimi zaman kendi kendine kaldığında. Hüseyin’de bu işe girdiğinden beri gözlemlediği tuhaf değişiklikler vardı…
Yıllardır tanıdığı o sinirli, mutsuz kocası gitmiş, yerine bambaşka biri gelmişti sanki. Çocuklarına ve kendisine olan yaklaşımı nasıl da değişmişti… Eskisine göre çok sakin, sevecen, daha sessiz bir adam olmuştu. Tamam, öyle çok para kazanmıyordu belki . Hatta başlarını sokacakları ufacık bir evleri bile yoktu... Ama Hüseyin mutluydu geçen yıllara göre… Bu Senem’i de mutlu ediyordu.
Garson Hüseyin’deki bu değişikliği fark eden yalnızca karısı da değildi üstelik. Arkadaşları, dostları, mahalledeki bakkal bile farkındaydı bu pozitif değişimin. Kendi aralarında konuşuyordu insanlar…

-Hüseyin, eski Hüseyin değil valla…


O günde, öğlenden sonra evden çıkarken, her zaman yaptığı gibi 22 yıllık karısını öptü… Geç dönüyordu eve. Çoğu zaman herkes uyumuş oluyordu.
-Aman olsunda böyle olsun… Rahatım yerinde. İyi insanların yanında çalışıyorum… diye düşünerek kaldırdı yakalarını eski paltosunun. Durağa yaklaşmıştı… Mart’ın 9’uydu. Ve kuru bir ayaz vardı İstanbul’da…

Otobüse binerken, ne Senem’i son kez öptüğünü, ne de Yakacık otobüsüne bir kez daha binemeyeceğini bilmiyordu.

Senem’in, iki gün sonraki cenaze töreninde “Terörü sevindirmemek için ağlamayacağım.” diyebileceği ise hiç kimsenin tahmin edeceği bir şey değildi…

Birkaç saat sonrasında, sırtından girecek iki lânet kurşunla 47 yılda noktalanacak bir yaşamın son anlarıydı bunlar, Garson Hüseyin için…

11.10.2011
Karşıyaka / İzmir
Bu yazı tamâmen kurgu olup, isimler dışında her şey yanlış olabilir.

Çarşamba, Temmuz 06, 2011

Fenerbahçe, Şike ve çifte standart

Türk halkının en büyük özelliklerinden biri her olayı kendine yontacak bir şeyler bulmasıdır.

Bir kaç gündür gündemde baş köşeye oturan, generallerin tutuklanması, yemin krizi gibi çok önemli konuları çoğu kişinin gözünde öteleyen bu olay, kimilerine göre kastî bir zamanlama ile yapıldı, kimilerine göre Fenerbahçe Cumhuriyetini(!) göçertmek adına...

Konuya ilgi duyanlar arasında bir kaç değişik grup var...

1- Bir başka takımdan olup, Fenerbahçe'nin başına gelenlerden keyif alanlar...
2- Bir başka takımdan olup, gerçeklerin ortaya çıkmasını bekleyenler...
3- Fenerbahçe taraftarı olup, yapılanları haksızlık olarak düşünenler...
4- Fenerbahçe taraftarı olup, gerçeklerin ortaya çıkmasını isteyenler...

Ve fakat işin çok tuhaf tarafı, bu grupların içinde hemen hemen hiç kimse "Hadi len, Aziz Yıldırım böyle bir şey yapmamıştır." diyemiyor...

Medyada ilk saatlerde yer alan haberlerde "Aziz Başkan yarın çıkar." dendiği halde, olayın üzerinden uzun bir süre geçmesine karşın, Aziz Başkanın hâlen içeride olması konusunda ise fikir yürüten de yok. Hani neredeyse hiç kimse "Ulen, bir şey yoksa, delil yoksa, Aziz Yıldırım gibi bir adamı içeride bunca zaman nasıl tutabilirler ki?" sorusuna yanıt da veremiyor. Kaldı ki ortalıkta feci delillerin olduğu söyleniyor. Bugün gelen ikinci dalga gözaltılarda, federasyon üyelerini zırt pırt arayan Aziz Başkan için, üyelerin birbirlerini panik halinde arayarak "Ya, senide aradı mı? ne diycez şimdi bu adama?" şeklinde konuşmalarının kayıtlarına ulaşılmasının neden gösterildiği konuşuluyor.

Şimdi üzülen, sıkılan, fanatik Fenerbahçeli dostlarıma iki soru sormak isterim.

1- Bu olay Galatasaray ya da Beşiktaş'ın başına gelseydi tutumunuz ne olurdu? Bu soruda bana değil vicdanınıza cevap veriniz.

2- Aynı olay Ünal Aysal'ın ya da misâl rahmetli Özhan Canaydın'ın başına gelseydi, bugün Aziz Yıldırım için hiç sorulmayan "Yaptı mı gerçekten?" sorusunu sormaz mıydınız? Cevabınız evet ise, klâs olabilmek size bir şey ifade eder mi?

Diğer taraftan olaya kem gözle bakan Fanatik Galatasaray'lı dostlarıma sormak isterim.

1- Aynı olay Adnan Polat'ın ve Galatasaray'ın başına gelse idi, konuya yaklaşımınız bugün Fenerbahçe'ye yaklaşımınız ile aynı mı olurdu? Yoksa bu sefer Fenerlilerin pislik atmalarına vereceğiniz kalitesiz, düzeysiz abuk subuk cevaplar mı verirdiniz?

2- Galatasaray ya da Beşiktaş başkanı hakem odası basan, federasyon başkanını tehdit ettiği açıkça kayıtlara giren, ismi türlü şaibeye karışmış bir kişi olsaydı, Fenerbahçe taraftarı üzerinize gelirken, "Olsun... Suçlu da olsa en büyük başkan bizim başkan..." deme abukluğunu sizler göstermeyecek miydiniz?

Kardeşim...
Otur bir düşün...
Fenerlisi, Cimbomlusu, Kartallısı...
Ne olur, azıcık düşün...
Nalıncı keserini kendine yontmadan...
Kendine ve takımına pay çıkarmadan...
Ön yargısız...
Yargısız infazsız...
Düşün...

Hoş, çoğu fanatiklerin takımı haricinde pek bir şey düşündüğü yok...
Hani memleketin için düşünmüyorsan bile tarafsız olma adına,
gerçeğin ortaya çıkması adına...
Olanları düşün, kişileri gözünün önüne getir, olayları hatırla...

Ama bu arada, 6-0'ı yendiğini unut ey Fenerli...
UEFA'yı, Süper Kupayı aldığını unut ey Cimbomlu...
Başarılarını, tatminlerini bir müddet düşünme bre Beşiktaşlı...

Tarafsız ol...
Tarafsız düşün...

Kim ki yanlış yapmıştır, delil varsa (ki var deniyor) azıcık bekle, sonucu gör...
Sonra hangi takımdan olursan ol,
eğer ki Fenerbahçe'ye bir ceza gelirse,
bundan mutlu olma, bir tekmede sen atma...
Ders çıkart... Çok konuşmadan... Düzey düşürmeden...

Herşey bir yana tarafsız olan, düşünebilen, analiz yapabilen tüm futbolseverleri kutluyor, Fenerbahçe'lide olsa "Gerçek neyse çıksın ortaya!" diyebilen arkadaşlarımı saygı ile selamlıyorum.

Perşembe, Haziran 30, 2011

Civcivler ve kabukları

Bazı civcivlerin çıktıkları kabuğu beğenmemeleri haline hazımsız bünye de denebiliyor.

Bu nankör civcivler genellikle yüzyıllardır çözülememiş olan Tavuk mu Yumurtadan Çıkmış, Yoksa Yumurta mı Tavuktan sorusuna kendi değişken ruh hallerine ve duruma göre yanıt vermektedirler. Oysa aynı soruya Horozun verdiği tek cevap olan "Valla ben kim nerden çıkar bilmem, z.ker geçerim." söylemi, diğer bir söylemle olaya Horoz gözüyle bakabilme yetisi kazanan civcivlerin böyle bir problemi yoktur.
Bu yetiyi kazanamamış civcivler ise, farklı bir çiftliğe gittiklerinde, arkasında bıraktıkları ve aynı kümesten çıkmış kardeş civcivleri tanımamakta, onları aşağılamakta, "ben artık bu vatandaşları tanımıyorum." demekte bir beis görmemektedir.

Bu sorun, kimi zaman kabuğun kötü yapısından kaynaklanabilmektedir de...
O zaman kabuğun kötü taraflarını düzeltebilmek adına, öncelikli olarak o kabuğun henüz iyi bir kabuk olmadığını kabul etmek mantıklı da görünebilir. Ancak, elbirliği ile düzeltmeyi denemek yerine, diğer civcivleri aşağılayarak çıktığı kümesi ve civciv kardeşlerini tanımamak, ruh sağlığı yerinde bir civcivin yapacağı bir eylem değildir.

Aslında o civcivi iyi korumak, onu iyi yetiştirmekle mükellef olan kabuk, kendisinden çıkan erdemsiz civcivi ayıplayabilir. Halbuki onun asli görevi ayıplamak değil, bir daha böyle civcivleri doğurtmamak olmalıdır.

Daha iyi bir kabuk yapılabilmesi elbette mümkündür, bu kabuğu ortaya çıkartmak ise erdemli civcivlerin büyüdüklerinde bir arada kalması, ortak çalışması ile olabilir.

"Yazdım da ne oldu şimdi?" dedim kendi kendime. Baktım baktım, civciv mi büyüyüp kabuğu düzeltecek, kabuk mu güzel civciv üretecek?

Horozun cevabı iyiydi; Ben bilmem valla, yazar geçerim.

Perşembe, Mayıs 19, 2011

Karadeniz'de Tan Vakti

Karadeniz'in hırçın dalgaları
Islatmıştı sarı saçlarını
Hava pusluydu
ve tanyeri ağaracaktı

Samsun limanında bir kaç eski lamba olmasaydı
hissedemezdin o mavi gözlerde, dalgalarla yıkanmış hırçınlığı
ve farkedemezdi kimse, gemi henüz yanaşmamışken
pruvadan iskeleye atlayan çevik ama bir o kadar kararlı bacakları.

Salı, Nisan 26, 2011

Kaybedenler Kulübü

Ölümün olduğu yerde daha ciddi ne olabilir ki?


1999-2000... O yıllar boşluğa düştüğüm, muhtemel orta yaş krizinin en şiddetli vurduğu zamanlardı.
İstanbul'da bir arkadaşımda kalırken, bir gece tesadüfen dinlemiştim radyoda onları.
Çok sevmiştim. Sonra, İzmir'e dönerken arkadaşımdan bu programları kaydedip, kasette biriktirmesini ve bana göndermesini rica etmiştim. Sağolsun, kırmamıştı beni.
İzmir'de Kent FM çıkmıyordu. Ve Kaan Çaydamlı ile Mete Avunduk İstanbul'da haftada üç gece Kent FM'de canlı yayın yapıyorlardı. Programın adı Kaybedenler Kulübü idi...

Bu işi tamamen birbirlerinin sohbetinden keyif aldıkları için, ücret almaksızın yapıyorlardı.
Programın fon müziği Sacred Spirit adlı grubun Yeha Noha şarkısı, tüm program boyunca arkada çalıyor,
Kaan ve Mete sürekli bir şeyler ( ! ) içiyorlar, uzun aralıklarla kimine göre sıkıcı muhabbetler yapıyorlar, sonra kafalarına göre, Beatles'tan, Cem Karaca'dan, Ferdi Özbeğen'den, Leonard Cohen'den bir şarkı çalıyorlar ve yine Yeha Noha'ya dönerek ve içerek (!) muhabbete devam ediyorlardı.

2001'di sanıyorum. Kadıköy'de Karga barı bulup, bir gece Kaan ile tanıştım. Daha doğrusu İzmir'den İstanbul'a sadece Kaan'ı yakından tanımak için gittim.
Kısa sayılabilecek bir sohbetimiz oldu. Sonra bir programında "Haluk Can'dır." demişti. İzmir'den, rakıdan ve balıktan bahsetmişti.
Bu bile yetmişti bana, çünkü ben bu garip adamı çok sevmiştim.

Bir kaç ay önce Kaybedenler Kulübü film yapıldı. Bence olağanüstü. Kiminiz sevmeyebilirsiniz. Dediğim gibi, herkesin kolay sevebileceği, çekebileceği muhabbetler değil bunlar.

Öykünün gerisini, ne yaptıklarını, nasıl yaptıklarını, istemeden nasıl reyting birinciliğini aldıklarını :) aşağıda 4 link halinde bilginize sunuyorum.



Kaybedenler Kulübü Sinema Fragmanı ( Official Trailer )
http://www.youtube.com/watch?v=Rk93mSp8yCc&feature=related



Kaybedenler Kulübü görüntüleri eşliğinde uzun görüntü
http://www.youtube.com/watch?v=gUMLqtnw1jM



Kaybedenler Kulübü Filminin Tamamı
http://hotfile.com/dl/115659852/79580c0/KKulubu.avi.html




Büyük istek üzerine, programı bıraktıktan sonra Kaan ve Mete'nin 10 Nisan 2011'de Dinamo FM'de sabah programı. ( Elbette gece programlarının zevki yok ama olsun, en azından gerçek sesleri ve muhabbetleri hakkında size bir bilgi verebilir.)

http://hotfile.com/dl/115731604/7cec4e9/Kaybedenler_Kulubu-10_Nisan_2011_Dinamo_Ozel.mp3.html



Hepinize iyi günler...
Tabi eğer böyle bir şey mümkünse... :)))

Perşembe, Mart 03, 2011

Oh... yine yazabiliyorum..:)))

Ya olm hastamısınız nesiniz ya? Ne uğraştırıyorsunuz abi bizi bu kadar...

Ortadoğu'da internet devrimi, Türkiye'de yine sansür

02.03.2011
Haluk Şahin
haluksahin@tv8.com.tr
Blogdan alma haberi

Ortadoğu'da internet devrimi, Türkiye'de yine sansür

Türkiye en olmayacak şeylerin en olmayacak zamanlarda olduğu bir ülkedir. Zaman zaman ülkemizin Murphy’nin Yasaları’nı kanıtlamak için özel olarak tasarlandığını düşünürüm! Hani “Bir şey bozulabilecekse mümkün olan en kötü zamanda bozulur” türünden yasaların!

Şu işe bakar mısınız: Tam internetin, sosyal medyaların, bu arada blogların Ortadoğu’yu altüst eden devrimci hareketliliğin başlıca dinamolarından biri olduğu ilan edilmişken; ve dahi, tam Türkiye “işleyen” demokrasisi ile bölgedeki otokratik ülkelere örnek olarak gösterilirken, sen kalk on binlerce Türk blogcunun kullandığı blogspot platformunu mahkeme kararıyla kapat. Fikrini açıklamaya çalışan geniş bir kitleyi sustur! Fiilen sansür uygula!

Hem de tam değerli dostlarım Zeynep Atikkan ile Aslı Tunç’un “Blogdan Al Haberi” kitabının elime ulaştığı gün yap bunu. Yani kitabın başlığını “Blogdan Alma Haberi Çünkü Burası Türkiye’dir”e çevir!

Ey Murphy! Biz olmasak ilhamını nereden alacaksın?

*

Bana öyle geliyor ki, öğrenme özürlüsü yöneticilere sahibiz. Yoksa bu konudaki tüm dersleri uzayıp giden Youtube olayından öğrenmiş olurduk ve bir daha kendimizi dünyaya rezil edecek böyle bir duruma düşmezdik.

Neydi orada almamız gereken birinci ders? İnternet Çağı’ında yasaklamanın çare olmadığıydı. Başbakan Erdoğan bile dile getirmişti bu gerçeği.

Ama hayır! Tüm “ileri demokrasi” söylemine rağmen yasakçı refleksten bir türlü kurtulamıyoruz. Askerin “Yassah hemşerim”ine karşı çıkarak demokrat olduğunu sananlar, sivil “Yasak hemşerim”lere başvurmaktan çekinmiyorlar.

Eskiler gibi onlar da, bir şeyi yasaklayınca sorunu çözdüklerini sanıyorlar. Oysa tam tersine büyüyor, mikrop kapıyor sorun! Cerahat topluyor.

Deniyor ki, blogspot platformunu kullanan üç beş site Digitürk’ün çok para ödeyerek satın aldığı futbol maçlarını şifreyi kırıp yayınlıyordu. Olabilir. Suçtur, durdurulmaları gerekir. Yapılacak şey, hukuken o siteleri muhatap alıp devre dışı bırakmaktır.

Ama bizimkiler, tıpkı Youtube olayında olduğu gibi ne yapıyorlar? Tüm platformu kapatıyorlar. Google’a ait olan o platform kapanınca ona bağlı bir çok Google hizmeti de devre dışı kalıyor.

Mağdur sayısı on binlere, yüzbinlere ulaşıyor!

Digitürk’ün yüzlerce kanalından birisinde kötü bir şey yayınlandığında tüm Digitürk platformunu kapatmaya denk bu! Digitürk’çüler isterler mi böyle bir şeyin başlarına gelmesini?

Efendim, ne yapalım, 5651 sayılı yasa öyle buyuruyor, o yasada boşluklar var!

Yaa! Kim yaptı o yasayı? Kocaman bir boşluktan oluştuğu ortaya çıktığı halde niçin değiştirmiyorsunuz? Niçin ona çağın ruhuna uygun özgürlükçü bir anlam yüklenmesi için çaba göstermiyorsunuz?

Çünkü zihniyetiniz çağdışı – çünkü beyniniz hala bu döneme ulaşamadı.

Tabii konunun öbür yanı da var: Mağdur Blogspot kullanıcıları ne yapacaklar? Çağa uygun ve yaratıcı bir demokratik direniş örneği verebilecekler mi?

Yoksa Youtube olayında olduğu gibi mırın kırın ederek birilerinin sorunu çözmesini mi bekleyecekler?

Blogdan değilse bile bir yerlerden almaya çalışacağım bu haberi!

Pazartesi, Ocak 03, 2011

Saygı Yazısı...

Sevgili Okur,

Hayli uzun bir zamandır bloğu ihmâl ettiğimin farkındayım. Buna rağmen günde 60-70 kişinin düzenli olarak buraya baktığını görmek bir yandan beni mutlu ederken beri yandan düşündürüyor.

Bundan sonra, eğer şartlar değişmezse, eskisi kadar blogla ilgilenebileceğimi sanmıyorum.

Gulteinen'in dediği gibi belki facebook'un hayatımıza girmesi içimizdeki blog yazma dürtüsünü kısmen törpüledi. Günlük bir sürü paylaşımı oradan yapabilmemiz, daha çok insana anında ulaşabilir olmamız blogçuluğu öldürüyor.

Yine de senelerdir burada paylaştıklarımız, arkadaşlıklarımız bâkidir... Ve her birimiz için artı yazmıştır hânelerimize.

Ben "Abi" olarak, eskisi kadar buraya bakamayacağımı deklare ediyor,
en azından "ah be güzel abim be" sayesinde edindiğim bir çok dosta teşekkür ediyorum.
Tek tek isim saymadığım için beni affedin. Zaten sizler kendinizi biliyorsunuz.:)

Site sonsuza dek açık kalacak, burada yazılanlar asla silinmeyecektir. Yazarlar istedikleri zaman yazmakta serbesttirler.

Özellikle Andelib'e bir kez daha destekleri için şükranlarımı gönderiyorum.
Vefâlı okurlara da binlerce kez teşekkür ediyorum.

2011 yılının hepimiz için mutlu bir yıl olmasını temenni ediyor, sağlık ve sihhatle, huzur ve mutlulukla dolu bir yaşam diliyorum.

Saygı ve Sevgiyle.

Abi

Çarşamba, Kasım 24, 2010

Öğretmenlerim ve okulum...

İlk öğretmenim annemdir benim...
Bir Cumhuriyet kadını.
Alttaki resimde ben 5-6 yaşlarında olduğuma göre annemde 21-22 yaşlarını sürüyor olsa gerek...


Daha sonra İstanbul'da Beyazıt Deneme İlkokulunda Nesrin öğretmenim vardı... Alttaki resimde kendisinin yanındaki, kardeşim Tevfik...
Yeşilköy'e taşınmamıza yani ilkokul 1'den ve 5. sınıfa kadar o öğretmişti bana herşeyi...
Cumhuriyet kadınıydı... Yaşadığını sanmıyorum. Allah mekânını cennet etsin...


Daha sonra, ortaokulda İngilizce öğretmenim Sezer hanımı hiç unutmadım... Yazmıştım da daha önce...
Esaslı bir Cumhuriyet kadını... Hâlen görüşüyoruz zaman zaman... Hatta facebook vasıtası ile sık sık...

1973'te İzmir'e döndüğümüzde Karşıyaka Erkek Lisesine gittim.
Bu okulun tüm öğrencileri laik, cumhuriyetçi, çağdaş çocuklardı... Geçen yaz tatilinde önünden geçerken kapısını açık görünce girdim içeri... Yıllarca tırmandığım merdivenlerin ve sınıfımın fotoğrafını çektim.




Bu satırları yazmaya başlarken Nesrin Öğretmenimin olduğu fotoğrafın sol üst köşesinde yalak şeklindeki açık musluklardan su içen iki küçük kız çekti dikkatimi...

Bugünün çocukları, düşe kalka, toz toprak içerisinde oyun oynayamadıklarından,
sokaktan geçen açık turşucu ve dondurmacılardan bir şey alamadıklarından,
fizik olarak yeterli bağışıklığa kavuşamıyorlar...

Ve bugünün çocukları...
düşe kalka, toz toprak içerisinde ilerleyen cumhuriyeti ve bunun nedenlerini,
kendilerine anlatan Cumhuriyet Anneleri ve Öğretmenleri azaldıkça...

... bağışıklık sistemi yavaşça çöke/rtile/n ülkenin nereye doğru gittiğini anlayamıyorlar.

Beni gururlandıran şey ise 7 yaşında yeni okuma yazma öğrenen küçük kızımın odasında tamamı ile kendi kendine iken şiir karalamaya çalışması...



Bu onun karalama defteri... Yan sayfaya da sadece Yahşi Cazibe yazmış yalnız...:)

Cumartesi, Kasım 20, 2010

Hayatın kaç GB?

İlk video kameramı 1990'lı yılların başlarında edinmiştim. Hepsini birden oturup izlemeye kalksanız, belki de günler sürecek görüntüler var hâliyle... İş yerimde, ailem ile, arkadaşlarım ile, köpeğimiz ile ilgili, ayrıca yurt içi, yurt dışı geziler ve mavi yolculukları içeren uzuuuun filmler...
İzlediğimde içinde kaybolduğum hatıralar, zaman zaman gülerek, zaman zaman hüzünle izlediğim, kimi zaman kaybettiğimiz arkadaşlarımızı izlerken gözlerimin dolduğu ama bir sonraki sahnede beni güldüren sekanslar...
Kısacası bir insanın yetişkinlik dönemini anlatan görüntüler...

Sonra ne oldu biliyor musunuz?

Ya da bir başka deyişle neyi farkettim?

Bu 8 mm filmlerin tümünü elden geçirip düzenleyerek dijital ortama geçirdiğimde, 50GB bile tutmadığını gördüm.

52 yaşında, üstelik bayağı hareketli yaşamış bir insana ait tüm görüntülerin aslında bir cep telefonu büyüklüğündeki harici belleğe sığdığını gördüm. Bugün flaş bellek dediğimiz çakmaktan daha küçük bilgi depolarının en büyüğü 36GB'lık... Hani biraz daha sıksalar tüm yaşamımız aslında çük kadar bir kutuya sığacak...

Demek istediğim; ne kadar yaşasan, ne kadar görsen...
...toz zerreleriyiz hepimiz...

Küçük ve kısa...

Çok küçük ve çok kısa yaşam...

Bir flaş belleğe sığacak kadar...

Salı, Kasım 09, 2010

yalnız syrtaki ( συρτάκι )

Bayan okuyucular belki de aşağıdaki satırları okuduklarında azıcık alınacaklardır.
Ama ne yapayım, bu da benim 52 yıllık, üstelik hayli görmüş-geçirmiş (ne demekse artık:) ) ömrümde gözlemlediklerim...

Çok dostum, çok arkadaşım ve çok tanıdığım oldu. Çiftlerden bahsediyorum. Kadın ve erkek...

Bu ikili ilişkilerde dünyevî işlerle daha ilgili olan çok büyük bir çoğunlukla kadındır. Dünyevî derken, giyim, kuşam, magazin, dizi, hava atma, onda var-bende neden yok gibi... (istisnaları ayrı tutarım.)
Oran olarak kadın nüfusunda bu işlerle ilgili olanların oranı, erkek nüfusundakilere göre çok misli ile yoğundur.

Erkeklerin büyük çoğunluğu ise, yıllar geçtikçe sessizleşerek kendi dünyalarına çekilir, ya okur, ya bilmece çözer, bazen dine yönelir. Sonuçta kendince bir şeyler yapar ama giderek yalnızlaşır. Evlatlarından, bir ananın beklediğinden çok daha az şey bekler. Çoğu zaman beklemez bile...
Bu düşünce bana son zamanlarda gelen bir şey değil. Yıllardır çevremdeki çiftleri gözlemlediğimde bunlar çok net görünen şeyler...

Aşağıda sinema eleştirmenlerden çokta iyi not almamış ama son sahnesi itibarı ile beni çok ama fazlayısıyla çok etkileyen eski bir filmin kapanış sahnesini sizlerle paylaşıyorum.

Filmin adı "The Greek Tycoon". Bizde "Akdenizli" adı ile oynamıştı.
Yunanlı armatör Aristotle Onassis'in hayatının anlatıldığı filmde Anthony Quinn ve Jacqueline Bisset oynamışlar, armatör ile Jackie Kennedy'i canlandırmışlardı...

6,5 dakikalık bu final sahnesini seyretmeden önce size söylemem gereken şey, bir sahne önce Onassis'in doktorundan çok az bir ömrü kaldığını öğrenmiş olduğu ve yatına geri döndüğüdür.
Jackie, katılacağı partiler için kendisine elbise seçmekte, gideceği yerleri ve yapacağı alışverişi düşünmektedir. O arada da "Doktor ne dedi?" diye sorar. Onassis "Daha yüz yıl yaşayacakmışım." diye yanıtlar ve onu kendi dünyasına geri gönderir.

Bu yalnız adam, biraz sonra tek başına karaya çıkacak, bir köpek ile sohbet edecek, uzosunu yudumlayıp, kendi sirtakisini yapacaktır.

Bu bir yatta da böyledir, bir gecekonduda da...

Erkekler sirtakilerini hep yalnız oynar...


Çarşamba, Kasım 03, 2010

Tasarruf

Sayın Ahmet Necdet Sezer'in Cumhurbaşkanı olduğu dönemde, Köşk'e tasarruf tedbirleri amacı ile internet bağlantısı alınmadığını biliyor musunuz?

2000-2007 tarihleri arasında Türkiye Cumhuriyeti'nin Cumhurbaşkanının konutunda internet yokmuş. Nedeni; ayda 100 lira meselâ...

Bu konuda yazacağım çok şey olabilir ama ruhum sıkılıyor, içim daralıyor...

Pazar, Ekim 31, 2010

Çiğ olmak...

Bazı etleri pişiremezsiniz...
Ne kadar soslasan, ne kadar marine etsen, ne kadar bekletsen yumuşamaz...
Soğan suyuna da yatırsan, yoğurtta bekletsen, deepfreezede 20 gün tutsan nâfile...

O etin tabiatında vardır çiğ olmak...
Bonfiledir hâlbuki. Kıymetli bir parçasıdır hayvanın. Siz de o ete bir değer vermişsinizdir. Ama ağzınızda döndürürken çiğneyemedikçe, sizi yordukça, verdiğiniz değer ve ödediğiniz bedel için üzülürsünüz...

İşin en kötü tarafı da bonfilenin, bonfile olduğunun farkında olması ama çiğ kaldığını fark edemeyişidir.

Perşembe, Ekim 28, 2010

Ali'nin zorunlu emekliliği...

Aşağı kat komşumuzun genç oğlunun adı Talat...
Az önce asansörde rastlayınca, aramızda da Lina ile ilgili bir muhabbet gelişince aklıma geldi konuyu bloğa taşımak...
Sordu Talat; "Abi, nası, Lina alıştı mı okula?"
"Alıştı, alıştı.. E, ele, elle derken bayağı bi cümle yazıp okumaya başladı... Hatta tesadüf, yazdığı isimler arasında seninkisi de var."
"Nası yani?"
"Ya işte, at, ta, let, lat gibi heceleri öğretiyor ilk önce... Sonra da bunlardan türeyen kelime ve isimler ile yazı yazıp, okumaya başlıyorlar..."
"Ana, eskiden Ali ile Ayşe vardı. Şimdi benim adım mı var ilkokul kitaplarında? Ali'ye n'oldu?"
"Onları emekli ettiler. Şimdilerde Eda, Ela, Nil, Nalan, İnan, Talat popüler."
"Vay bee."



Ela, etine elli nane at... :))))))))))))))

Salı, Ekim 26, 2010

Moonfleet & The Other Stories 2010 Chris de Burgh

Chris de Burgh 2010 Moonfleet & The Other Stories albümü için buraya tıklayınız...

Rut değişikliği...

Geçenlerde kapı çaldı. ( Çok salak bir cümle bu... Sanki kapı 20-25 günde bir çalıyor.)
Neyse, diyafondan "Postaaa." sesi gelince açtım. Asansörden çıkan postacının elinde resmî zarfı ve adamın imzalamam için uzattığı taahhütlü mektup alındısını görünce "Hayırlısı." bakalım diyerek zarfı aldım.
Kapıyı kapatırken zarfın üzerine şöyle bir göz attığımda, hem firmamın adını hem de "bilmem kaçıncı icra mahkemesi - haciz karar tebliği" yazısını gördüm ve ateş bastı...
Kardeşim, hayatımda böyle bir şey yaşamadım ben...
"Lan nedir bu, ne hacizi, ne icrası, ne mahkemesi...?"
Titreyen ellerimle açtım zarfı...
Gözüm istemsiz olarak ilk önce parayı gördü; 53.000 Lira... Ohaaa... Nası'yâni?
Kime takmış olabilirim? Ya da kim bana takmış? Öyle kefilliğim vs'de yok...
Du'bakali...
Sakinleştim önce... Gittim bir koltuğa oturdum ve yazıyı dikkatli bir şekilde okudum...
Meğerse...
Meğer...
Meğğğ..
Eğğğ, şimdi olay şöyle gelişmiş...
Uzun yıllardır mal aldığım Aydın'lı bir firma, Karadeniz bölgesindeki bir başka firmaya olan borcunu ödememiş. Bunun üzerine Karadeniz'li firmanın avukatları Aydın'a hacize gitmişler. Hacizi gerçekleştirirken, masaların üzerinde bulunan bayram, yılbaşı tebrikleri için tutulan adres defterini de almışlar...
Sonra efenim demişler ki;
"Bu adamların muhtemel bu adreslerdeki firmalardan alacakları da olabilir. Hepsine yazı yazalım. Eğer bu insanların ya da firmaların Aydın'lı bu firmaya borçları varsa bu paraları haciz gelen firmaya değil, icra dairesine ödesinler ki biz de alacağımızı tahsil edelim..."
Bunun da hukukta bi ismi varmış ama unuttum şimdi. Herneyse...
Tabi rahatladım ben ilk anda...
Sonra baktım kağıdın altına, üstüne... Avukatlık bürosunun ismi var ama telefonu yok. Gugıl'a sordum. Cevap geldi. Aradım. Bir kız çıktı, anlattım derdimi... "Bi dakka, ben sizi falanca beye bağlayayım..." dedi, tam beklediğim gibi.
Ona da anlattım, o da "bi dakka bu işe filânca bey bakıyor, sizi ona yönlendiriyorum." dedi, tam beklediğim gibi.
Filânca bey, beni dinledikten sonra konuşmaya başladı.
"Bunları yapmak zorundalarmış. Alacak tahsili için her türlü yolu deniyorlarmış, ya benim Aydın'a borcum olsaymış, işte o parayı ben Aydın'a değil, icra müdürlüğüne ödeyecekmişim filan, fülün..."
"Avukat abi, şimdi ben ne yapçam peki?"
"Çok basit beyefendi, ben size Aydın firması ile aranızda şu anda bir alacak verecek olmadığını anlatan bir dilekçe örneği yazdırıcam. Bunu iki nüsha olarak yapın. Adliyeye gidin, ilgili icra mahkemesini bulun, dosyanızın içine koydurun."
"Sayın avukat Abi, ben bunu ne zaman yapçam peki?"
"Yedi iş günü içinde yapmazsanız, sorumlu duruma düşersiniz."
"Sayın Avukat abi... İnsanların işi gücü var, Hava da manyak sıcak... Şimdi ben iş güç bi kenara, bunlarla uğraşmak durumunda mıyım?"
"Ne yazık ki evet, beyefendi..."
"Vay a.q., sayın avukat abi... Şimdi ben, hiç bir suçum ve borcum olmadığı halde, sadece hacize gidilen firmanın adres defterinde adım var diye, işi gücü bırakıp hayatımda girmediğim Bayraklı adliyesinde icra müdürlüklerinde dosyalar arattırıp, kendimi temize çıkartmak için uğraşıcam, öyle mi?
"Hımmm, evet..."
-----------------------------------------
Aynı gün yazı hazırlanır.
İşe başlamadan önceki rutuma Bayraklı adliyesi de alınır.
Büyük arabayla gittiğim için araç garaja giremediğinden kapının önündeki polisten bekleme için tartışmalı bir izin koparılır...
Koca adliyenin labirent koridorlarında bilmem kaçıncı icra müdürlüğü aranır.
Tam o sırada çok sevdiğim ve eski bir akrabam olan avukat görülür.
"Anaaa.. sen benden habersiz buralara geliyosun haaa? Ver bakiim, neymiş derdin?" diye fırça yenilir.
"Bu evrak 3 nüsha olmalıydı, sen şuradan bi fotokopi daha çek gel, ben o sırada şuradaki odadan dosyanı çıkartayım." cümlesi duyulunca rahatlanılır.
İcra kalemine girdiğimde, o kalabalığın içinde, Avukatımın :))) , dosyayı çoktan bulduğu ve işlemi neredeyse bitirdiği görülür...
Öpüşülür, ayrılınır...
Bu olay da benim kanunlara saygılı, hürmetkâr bir T.C. vatandaşı olarak, "Ben z.çtım, sen temizle" başlıklı anılarımın içindeki yerini alır.