Perşembe, Temmuz 30, 2009

iki kadın...

Farklı zaman dilimlerinde, dünyanın farklı yerlerinde doğan iki kadının kısa öyküsü bu.

Kadınlardan bir tanesi, 1940 doğumlu.
Diğeri 1922.

1940 doğumlu olan, ikinci dünya savaşı sürerken Almanya'da doğmuştu. Savaş çocuğu bu güzel Alman kızının adını Heide koydular.
Diğeri ise Kurtuluş savaşı bittiğinde Türkiye'de dünyaya gelmişti... Cumhuriyet kızıydı. Adını Şukûfe koydular.

Heide, bir Yunan yakışıklısıyla evlendi. İki tane kızları oldu.
Şukûfe ise bir Türk yakışıklısıyla birleştirdi hayatını. İki oğulları oldu.

Heide, kocasının bir Akdeniz'li olması yüzünden, rebetiko'yu, uzo'yu, tesbihi, metaxa'yı, çiftetelli'yi öğrendi.
Bu kültüre sempati duydu. Hiç bir zaman dışlamadı Akdeniz'i, Ege'yi.
Şukûfe ise aldığı eğitim ve kültür ile, hem yıllarca İzmir Kız Lisesi'nde Fransızca öğretmenliği yaptı, hem de çok okudu, çok geliştirdi kendisini. Hiç bir zaman dışlamadı Avrupa kültürünü.

Heide'nin küçük kızı ile Şukûfe'nin küçük oğlunun Aachen'da tanışmaları, birbirlerini sevmeleri ve evlilikleri birbirini hiç tanımayan bu iki kadını biraraya getirdi.

Heide ve Şukûfe 1993'te birbirlerini ilk kez gördükten sonra, her sene birlikte yapılan tatillerde on-onbeşgünlük periyodlarla birlikte oldular.

Ne Heide Türkçe öğrendi, Ne Şukûfe Almanca.
Ama birlikte içkiler içtiler, güldüler. Bir kaç ingilizce sözcükle birbirlerine olan sevgi ve saygılarını ifade ettiler yıllarca.

Ben, Heide'yi doksanlı yılların başında tanıdım. Olağanüstü espri yeteneği olan bu kadın hâlâ içkisinden, sigarasından ve hayattan keyif alıyor. Ve mutlu. Belki de bize öyle hissettiriyor, bilmiyorum.
Ama hep dimdik...

Şukûfe'yi ise otuzbeş yıldır tanıyorum. Espriden anlıyor, gülüyor. Güldürüyor.
87 yaşında... Rakısını içiyor, tavlasını oynuyor. Ve mutlu. Öyle görünüyor. O'nu da ilerlemiş yaşına karşın, hiç omuzları çökük görmedim.

Geçtiğimiz Cumartesi sabahı, tatili biten Heide'yi havaalanına uğurlamak üzere hepimiz erkenden kalktık. Şukûfe ile Heide, birbirlerinin dilinden anlamayan bu iki kadın, bir Bitez sabahında erken saatte vedalaştılar.
Önce sarıldılar birbirlerine. Sonra daha sıkıca sarıldılar.
Şukûfe "Bir dahaki seneye görüşebilecek miyiz?" diye mırıldanırken ağlamaya başladı.
Yıllardır, oğullarından ayrılmasını defalarca izlediğim bu kadını ilk kez ağlarken görüyordum.
Heide ise Almanca, benim anlamadığım şeyler söylerken gözleri dolu doluydu.

O'nu havaalanına bırakan Tahsin, döndüğünde, Heide'nin yol boyunca ağladığından bahsetti.

Biz Tahsin'le anneanne ve babaannenin ilişkisini konuşurken az ötemizde, damarlarında Yunan, Türk ve Alman kanı dolaşan torunları, Selin havuzda yüzüyordu.

Kimbilir yıllar sonra tanışacağı, seveceği, evleneceği erkek nerelerdeydi şimdi.

Ve bu ilişki başka hangi sevgileri ve dostlukları körükleyecekti.

Cuma, Temmuz 24, 2009

Pause II

Abilerim, aplalarım.

Tekne ile Gökova gezimizin detaylarına giremeden, bu akşam üzeri, bu kez "aileni sevindir" ortamında ma-aile Bodrum'a kaçıyoruz. Dönüşte yazıp anlatacağımız şeyler birikmiş olacak elbette.
(Chakotay, emanetini Tez'e veriyorum. Bir hafta içinde sende olmuş olur.)

Salı akşam üzeri dönmeyi hedefliyoruz.

Yalnız gittiğimiz yerde bu kez internet bağlantım olduğundan ara ara bakarım şeyin durumuna. Siz yazın edin anacım. Ben okurum.

Hadi gari.

Biz gidip durus.

Çarşamba, Temmuz 22, 2009

Gözler Anlatır...


Sözler düğüm düğüm olur
Boğazında tıkanır.
Suskunluktur asıl olan
Bırak, gözler anlatır…
Not: Fotoğraf 2006 da İzmir'de Konak-Karşıyaka vapurunda çekildi...

Pazartesi, Temmuz 20, 2009

Pardon, isim neydi?

Dün öğlenden sonra başlayan internete bağlanamama problemi için ttnet destek hattını aradım.

-İyi günler, ben Selin. Nasıl yardımcı olabilirim?
-İyi günler Selin hanım. Adım Haluk A.... Nete giremiyorum.
-Haluk bey, öncelikle isminiz nedir?
-E Haluk işte.
-Hıı...

Perşembe, Temmuz 16, 2009

Sıfır - Üç Adamları

Saatsız bir sabahçı kahvesinde saati soruyorlar,
Saat görmemiş ellerimizle üçü gösteriyoruz.
Ak saçlı bir adam sabahımızı kutluyor,
Tek dişli ağzıyla.

Seni oralarda bulur gibi oluyoruz,
Ama aramıyoruz.
Yarın diyoruz sıfır üçte,
Yarın bakalım diyoruz.

Biz yarınsız olduğumuzu adımızca biliyoruz,
Yani sen yoksun.
Belki de
Yani sen varsın demek istiyoruz.

Yani biz sıfır üç adamıyız,
Ölmecesine.
Yani yaşayıp gidiyoruz.



Not : Galiba saat sıfır üçtü, yanında da bir duble haysiyetli rakı vardı .

Pause' un sırrı çözüldü :)


Hürriyet' in haberine göre Abi ekip otosundan uçmuş ama bu bizim güzel Abimiz olamaz değil mi; bizimki uçmadı deniz yoluyla kaçtı çünkü :)))