Cumartesi, Mayıs 31, 2008
HAYAL KIRIKLIĞI
Almadım işte.
Bu fikrimi kime söylesem, "Harrison çok mu yaşlanmış?" diye sordu. Yaşlanmış ama o değil nedeni..
Nicholas Cage'in de son zamanlarda yaptığı iki adet "National Treasure"larla bu tip filmlerdeki, kayıp bir hazineyi ya da uygarlığı veya bir kitabı arama konusu, bu arama sırasında artık iyice sıradanlaşan tuzaklar veya yerliler, hemen her filmin sonunda aranan şeyin saklı olduğu mekâna girilmesi ve oranın sallanarak yıkılması ve suyla dolması, finâlde ise kahramanımızın yanındaki kızla kurtulması şişirdi beni.
Gerçek şu ki; Spielberg ve Lucas ikilisinden, serinin sonu olduğunu tahmin ettiğim bu filmde, çok daha yaratıcı fikirler ummuştum.
Filmden aklımda kalan bir kaç şey;"Hayatın artık bize birşeyler vermeyi bırakıp geri almaya başladığı yaşlara geldik.." sözü..
Finâlde, Indi'nin oğlunun yerdeki şapkayı alması, kafasına takmayı düşünürken ve tabîki bizlere de "Aaa.. Devam filmleri çekilecek ve Jones jr.'ı artık bu çocuk oynayacak.." diye düşündürürken, Harrison Ford'un şapkasını alarak, takması ve kapıdan çıkıp gitmesi..
Başka da birşey yok.. Bence tabi.
Bende 2009'da vizyona gireceği söylenen Spielberg filmi Tenten'i beklerim, n'apiim.
Perşembe, Mayıs 29, 2008
Akordeon
Birkaç gün önce, doktor randevum var.. Alsancak'ta.. Annem de, sağolsun, yalnız bırakmıyor, O'da benimle beraber.. Arabayı parkettikten sonra, kafadan yarım saat vaktimiz olduğunu düşünerek, "Gel." diyorum. "Şurda bi yerde bi kâve içelim."
Yürümeye başladığımızda, çok sevdiğim bir abimi görüyorum. Annemle tanıştırıp, ayaküstü hoşbeşten sonra, O'nuda dâvet ediyorum, bir şeyler içmeğe.. Sağolsun, kırmıyor beni..
Az biraz yürüyüşten sonra, Reyhan'a giriyoruz ve cam kenarı bir masaya ilişiyoruz.
Çaylar, kahveler geliyor.. Tam o sırada tatlı bir melodi, bir akordeon sesi sarıyor ortamı.
İzmir'de şimdilerde bu yolla harçlık çıkarmaya çalışan çocuklar oluştu.. Göğsüne bi akordeon takan, iyi mi, kötü mü çaldığına bakmadan, caddelerde sokaklarda turalıyor. Bâzen, odamdan duyduğum iyi bir akordeoncu oldumuydu, çabuk gitmesin diye, hiç para vermediğim oluyor..
Bazen de, o kadar kötü çalanlar oluyor ki, çabucak tüysün diye, acele bir para atıp, "Hadi, naşla bakalım. Buradan başka ekmek çıkmaz sana.." diyerek, çocuğu gönderiyorum.
Kötü yapıldığı için, iyi yapandan daha çabuk kazandıran meslekler var işte, bu memlekette..

Neyse, pastanenin önündeki bu çocuk, iyi çalıyor. Kendimi Paris'te hissediyorum. Sanki bir Fransız Şanson(chanson)'u çalıyor gibi.. Vals ritmli bir şarkı.. Çocuk sol eliyle dım bap bap/ dım bap bap yaparak sağ eliyle de melodiyi çalıyor.. Melodiyi tanıyorum ama ne olduğunu düşünmüyorum o anda.. Çünkü saatime bakarak doktor randevuma ne kadar kaldığını hesaplıyorum.
İşte tam o sırada, bizim masaya bakan siyah giyimli, kulağında bir telsiz olan son derece modern görünümlü garson, akordeon çalan çocuğa "Cour-Vadis'i biliyormusun?" gibisine bir şey soruyor.
Ya da o psikolojide ben öyle anlıyorum. Çocuk "Bilmiyorum." diye yanıtlıyor.
Garson şaşırıyor. Ben de şaşırıyorum. Bir garsonun, bir çocuğa böyle, (ayıptır söylemesi benim bile bilmediğim) bir şarkıyı sormasına..
Fakat garson israrlı, bir kez daha yineliyor isteğini, çocuksa "bilmiyorum." yanıtını..
Bu kez ben, garsona "Ya şarkının tam adını bir daha söylermisin?" diyorum.
Garson "Kurtlar Vadisi, abi." diyor.
Lan, ne alâka.. Alsancak'ın göbeğinde, Fransız ambiyansında ne ilgisi var diye, tabi daha kibar bi şekilde soruyorum.
"E abi, Hatırla Sevgili'yi çalıyor, onuda bilir diye düşündüm.." diyor, garson.
Anaaa, hakket lan, çalan şarkı "Hatırla sevgiliiiii, dım bap bap/dım bap bap.."
"Tamam Polat, hesabı alalım." diyorum garsona..
Ve doktor Rendez-Vous'ma yetişmek üzere kalkıyoruz hep birlikte..
Çarşamba, Mayıs 28, 2008
Güven Kıraç ve Fındık Fıstık
"Fıstığın taze mi değil mi olduğunu nası anlıycaz?" diyor.
Cümlenin doğrusunun "Fıstığın taze olup olmadığını nası anlıycaz?" şeklinde söylenmesi gerektiğini düşünüyorum.
Tiyatro eğitimi almış birinin, ya da milyonların gözüne sokulan reklâmların metin yazarlarının bunu bilerek yapıp yapmadığını merak ediyorum.
Ya da Onlar gibi söylemek gerekirse; "Bunun bilerek mi değil mi yapıldığını merak ediyorum." :)
Salı, Mayıs 27, 2008
Koku
Şöyle bir kaç saniye düşündüm.. Bulamadım ne olduğunu. Ama kesin geçmişten gelen bir şey hissettim.
Bir kaç saat sonra, yine kucağıma aldığımda tekrar kokladım kızımı..
Hayret.. Sanki ben de çocukmuşum gibi, garip bir his..
Döndüm, A.W.'a, "Lina çok farklı kokuyor, çocukluğumu ve geçmişi hatırlatıyor." dedim.
A.W. yanıtladı; "Eveli akşam Babaannesinde kaldığında, altına kaçırmış, üzerindeki elbise annende yıkandı."
* * * *
Yirmiyedi yıl önce ayrıldığım evin, tahta mandallarla asılmış çamaşır kokusunun, belki daha da doğru bir deyişle ana kokusunun, hâlâ hafızamızın bir yerinde duruyor olması ne inanılmaz bir şeydi.
Pazartesi, Mayıs 26, 2008
Yalancı Petrol..
Arabaya benzin aldıktan sonra, kredi kartını çektirmek için içeri girdiğimde, kasadaki kızdan başka kimse yoktu ortalarda."Ne kadar?" dedi, söyledim.
Tam kartımı çekerken çaldı telefonu..
"Buyrun, bilmem ne petrol.."
Bir kaç saniye dinledikten sonra, "kim arıyor diyelim?" diye sordu..
"Bi saniye efendim." dedi ve beklemeye alarak diğer hatta geçti.
" Erkan bey, Selim bey diye biri arıyor sizi.."
Bu kez bir kaç saniye patronunu dinledikten sonra tuşlara dokunarak ilk arayana, Selim beye döndü.
Büyük bir soğukkanlılık ve profesyonellikle;
"Erkan bey dışarı çıkmış efendim. Gelince söyleyelim aradığınızı.." dedi.
Telefonu kapatıp, benim işlemime döndüğü sırada,
"İlk kez bu kadar yakından on-line yalancılık görüyorum.." deyiverdim.
Abi, kıza bi gülme geldi.. Hafif kızarmayla beraber..
Pompacının slipini bana, benimkini pompacıya filân derken.. Çıktım.
Bu da benim bööle bi anımdı.. Kaldı ki ben anılarıma çok değer veririm.
Pazar, Mayıs 25, 2008
ALINTI
Kültür başkenti tamam da,
Senin sadece kalbinin başkenti olan
Ayrı gizli bir yerin olsun
Aklına ve Pazar sabahlarına
Gidip orada özgürlük tanı..
Şehirde kalıp da
Başkalarının günahlarını üstlenme..
Orada kendi başkentinde
Kendi günahlarını yaşa
Korkularından ve takıntılarından kurtul..
Giderken Çiçek pazarından alacağın
Sarı laleleri götür..
Sen kendi gezi rehberini çıkart
Bırak şehir rehberlerinden
Gittiğin yerleri tanımayı..
Dolaşırken ve yaşarken
Hemen öbür tarafa geçebileceğin
Ara kapıların,
Değişik parkurların olsun..
Günü ve şehri
Farklı yerlerinden yakalayıp sev..
Uzaklaşsan bile
İstanbul ruhunu kaybetme..
Esnaf lokantaları, sahaflar
Semt pazarları ve çay bahçeleri
Seninle yaşamalıdır...
Belirsiz bir Pazar sabahı
Beceriksiz bir gün yaşama
Sıkıştırılmış,amaçsız saatlerden kurtulup
Erguvani bir tur düzenle kendine..
Bir gül oluştursun gizemli baharı..
Denizin alçalması,
Sonra kabarması var ya
Öyle gel-git’lerin olsun işte...
Bir şehir,bir müze daha vardır
Gördüklerinden başka..
Bir sır da vardır, bildiklerinden başka
Yapamadığın bir iyilik de vardır
Yaptıklarından başka..
Hiçbirinle yetinme geç öteye
Çünkü başka bir yaşam,
Başka bir umut yok
Yaşayacağından ve umduğundan başka..
Şimdi Paris şarkı söylüyor ve eğleniyordur..
Biz orada değiliz...
Zaten ilk ölüm de budur işte;
Yaşarken olmadığın yerde ölmek !
Orada şarkılar söylenip eğlenilirken
Senin yaşadığında sağlıksızlık,sevgisizlik
Sorunlar ve şansızlık olabilir..
Kendinden kaçma,yılgınlık başlayabilir
Hiç bitmeyen bir yarım kalmışlık
Hiç bitmeyen bir eksiklik duygusu
Çöreklenebilir...
Eğitimli ve deneyimli insan
Bu duygulardan nasıl kurtulabileceğini
Kendisini nasıl yenileyebileceğini
Öğrenmiş insandır..
Hayata moral birikim olarak hazırdır ve
Geleceğini belirleme yeteneği vardır...
25 Mayıs 2008 Pazar ;
Yalnızca kendi geleceğini değil
Vatanının da geleceğini belirleme
Yeteneğine sahip olarak
Gericilik ve bağnazlığa karşı
Cesur yüreğinde
Çağdaşlık yeniden filizlenmeli
Tek ve hür bir ağaç olup
Yurdunun ormanlarıyla
Kardeşçe yaşamalıdır...
Yazarını bulamadım..