Cuma, Kasım 30, 2007

ne oldu?

Sabah ilk haberler gelmeye başladığında, NTV'de eski bir pilot bâzı bilgiler verdi..
Söylediği şeylerin arasında uçağın taşlaşması (stall) veya alçalma anında düşük süratte tutunmayı sağlamak amacı ile kanat yüzeyini büyütme (flâpların açılması) yüzünden, uçağın burnunun havada, kıçının aşağıda olması ve buna bağlı olarak bir yere değme ve/veya çarpma olasılıklarından bahsetti.
Karakutular (CVR ve FDR) biraz önce bulundu.. Kazânın nedeni bir müddet sonra açıklanır.
Ama şu ana kadar gelen bilgiler ve eski pilotun söyledikleri ışığında sizlerle bazı bilgileri paylaşmak istedim.




Yukarıda Google Earth'den aldığım resime, Gazete ve haberlerden öğrenebildiğim ve gördüğüm kadarı ile uçağın geliş ve inbound oluş yönünü mavi oklarla yapıştırdım.. (Inbound olmak: Uçağın son dönüşünü yapıp pisti karşılaması ve Final Leg-Son Bacak tâbir edilen, tekerleklerini açacağı ve ineceği pozisyonu alması)
Pilotun kuleye yaptığı son konuşmasında inbound olduğunu ve pisti gördüğünü söylediğini de öğrendik.. Yine Hürriyet gazetesinde yer alan habere göre, düştüğü yer kırmızı bölüm..
Benim anlamadığım şey şu;
MD ya da Boeing ya da Airbus yolcu jetlerinde, uçağın stall olmaması için (yani minimum süratin altında kalmaması ve taş gibi düşmemesi için) görüntülü ve sesli bir çok uyarı vardır..




Üstteki resimde görülen bir Boeing 737/800 ana kontrol paneli..
MD veya Airbus'ların kontrol panelleri ile ufak tefek farklılıklar gösterir.
Simülasyonda , gündüz, açık havada Süleyman Demirel (LTFC) 05 pist yaklaşmasında bir 737/800 görüyoruz.
Sol tarafta beyaz okla işaret ettiğim yerde yukarıdan aşağı doğru inen ve aşağıdan yukarı doğru çıkan kırmızı noktalar, yaklaşma sırasında uçağın en az veya en çok yapabileceği sürat sınırlarını gösterir. Resmin sağında yeşil okla gösterdiğim ve henüz tam açılmamış olan flâplar açıldığında ve sürat daha da düştüğünde, bu kırmızı noktaların arası daha da kapanır.
Bu gözle görülebilen ikâzdır. Bunun yanında Stall yediğinizde, yan tarafta playera koyduğum sesli ikazlar çalarak, pilotları uyarır.. Bir kaç değişik uçağın stall ikaz sesini arka arkaya dinleyebilirsiniz.
Kırmızı okla gösterilen yere çok dikkatle bakarsanız, (kahverengi bölümün üzerinde) üstünde sağında ve solunda çizgiler olan bir beyaz yuvarlak göreceksiniz.
Bu uçağın kıçını gösterir.
Onun üzerindeki mor artı işareti ise (mavi bölümün üzerinde) uçağın burnudur.
İşte yaklaşma anında burnun kıç bölümüne göre ne kadar aşağıda ya da yukarıda olduğunu veya sağ veya soldan gelen ön rüzgara göre, uçağın kıçının nerede olduğunu pilot buradan görür..
Öyle şiddetli rüzgarlar vardır ki, uçağın arka tarafı önüne göre ciddi bir yamuklukla yaklaşır piste..
Buna Crab (Yengeç) uçuş denir.
Pilotlar bu hataları yapmamak için saatlerce, günlerce eğitim alırlar..
Ha, yapmazlar mı?
Onlarda insan..
Buna rağmen, gazetelerde ve tv'lerden görünen şu ki, uçak öyle paramparça olmamış..
Bayağı bütün bir şekilde oturmuş.
Bu durum, eski pilotun söylediklerini onaylıyor..
Garip olan, parçalanmamış, yanmamış bir gövdenin içindeki herkesin, koltuklarında oturanların bile ölmüş olması..

Yaklaşmayı doğru yapabilip, eğer o tepeleri geçmiş olsaydı,
aşağıdaki resimdeki gibi bir görüntü olacaktı..



Kepenk indirmek..

Önce "Sıfır Noktası" yazmamaya başladı..
Sonra, Rehavet'ti, Witness'tı, Legro'ydu, Felix Culpa'ydı, değiştiler, kapattılar.
İsmail'in Kodu şimdi ne oldu, Onu da bilmiyorum.
Elif yazmıyor..
Gamze'nin bilgisayarı bozuldu, performans düştü.. Ya da Roma Hukukuna daldı iyice..
Bizim blogta bile, Jubelum'du, Su Kabağı'ydı.. tıh yok..tıh..
Moral bozuluyor ister istemez..
İyi ki Gaybubet, Hep O Mutsuz Çocuk, Berceste ve Yedinci Oda, devam ediyorlar.
Bizden de, Espresso ve Türkekırgın..
Peki, Ne olacak bu işin sonu?
Sapır sapır.. Sapır sapır..
Şşşt.. Millet.. Atın şu ölü toprağını üzerinizden yâ hu..

Çarşamba, Kasım 28, 2007

Yaşamı Haketmek

"İnsan ölümü, hayatta amacı, gerçekleştirebilecek bir şeyi kalmadığı anda, hakettiğine inanıyor" diye bir ileti göndermiş, bir arkadaşı Atlıhan'a..

Atlı'da bir cevap yazmış..
İzin aldım kendisinden.. Okumanız için..

YAŞAMI HAKETMEK
Atlıhan Kapani

Ölümü hakeden çok insan tanıyorum..İtiraf etmem gerekirse, her biri bunu, "hayatta amacı, gerçekleştirecek birşeyi kalmadığından" değil ama yaşama, dünyaya, canlılara zarar verdiklerinden, birer pislik, kötülük temsilcisi olduklarından hakediyor...

"Hayatta amacı, gerçekleştirecek birşeyi kalmadığına inananlar", şöyle bir etrafa, uzaklara, "yakınındakilere" dönüp, bakmalılar..O kadar çok yapılacak, yaşanacak şey, PAYINA DÜŞEN, YAPILACAK GÖREV var ki!!..İnsan 98'ine gelmiş olsa dahi!!!

Sevmek, sevmeye devam etmek..görmek, görmeye devam etmek..nefes almak, nefes almaya devam etmek..öğretmek, öğrenmeye devam etmek..şafakta kalkmak, güneşi doğurmak; aynı akşam batırmak, yavaş yavaş, miskinlikle, bir elde içki ( bohem yaşamdan ya da hedonist tarzı benimsemekten bahsetmiyorum)...

Ya da savunmak, savaşım vermek (kalemle, süngüyle, dirençle)!!!...

Hiç bir şey yapmamanın dahi, varolmakla ilgili çok önemli bir görev olduğunun farkına varmak..kendin için, sevdiklerin -hatta- gör(e)mediklerin ve dahi, artık nefes almayanların için..
Nasıl gıptayla bakıyorlardır kimbilir, "oralardan" bizlere, sırf hala sabah uyanabildiğimiz, nefes alabildiğimiz, her yeni günü sevdiklerimizle (bazan yalnız) kucaklayabildiğimiz için!?!...


Ya da her şeyini verebilmek..
Şehitler için..
Yarım kalmış görevi! yapabilmek için..


Amaç üretmek mi, bir şeyler katmak mı, katma değer yaratmak mıdır, insanlar için, şu üç zamanlık ömürde (üretmek 'denktir' kirletmek, tüketmek, yoketmek değil midir)??..
Ayrıca, illa ki, belirlenmiş bir amaç, çizilmiş bir kader, atfedilmiş bir görev mi olmalı, bir ölümlü için??..
Bu kadar mı bağımlı, bağlayıcı olmalı yaşamda kaldığımız (oyun içinde kaldığımız!), o daracık zaman dilimi içerisinde, gün(de)lik hayattaki araçlar, kavramlar??..

Ya kutsal kavramlar??

Her bilinçli varlık/kişi, kendi biçer yapacaklarını..Kendi saptar hedeflerini..Kendi koyar kurallarını...

Ama bazen görev! çağırır.

Bu değişir (değişmeli), zamana, olaylara, olanaklara, durumlara, isteklere-arzulara, "yanındakilere" göre..
Her yeni gün, tekrar kurulması gerekebilir çalar saatin, o günün getirdiklerine -ya da getir(e)mediklerine- , insanın keyfine bağlı olarak.


Ne ki gün gelir, "içinde bulunduğumuz ahval ve şerait"e bakmaksızın, yapmamız gerekeni! yaparız.

Bu hayat bizim..İstediğimiz gibi yaşarız.
Bir kurallar dizinine, dogmalara, doktrinlere, toplum (denen, histerik güruhun) bize biçtiği kılıflara, yönetici kisvesi altındakilerin aldatmacalarına göre yaşamımıza yön vermek; değerli zamanımızı harcamak; çok da mutlu olmadığımız şeyleri yapmak (yapıyor görünmek) zorunda değiliz, olmamalıyız!!!!
Yeter ki, sevecen bir baba/ana; "iyi" bir insan; "sorumlu" bir yurtdaş olabilelim!..
Bu üç sıfatın da, zamanı geldiğinde ( ki sık gelir) özveri gerektirdiğini bilelim!!!

Sonunda, her zaman, her yeni gün "gerçekleştirebilecek" bir şeyler buluruz, kimine göre önemsiz, kimine göre ilgisiz ama her şeyden önemlisi, kimin minnacık "amaçları", bizim -ya da bir başka "bizim"- kocaman, devasa hedefleri olabilir..olur da...
Unutulmaması gereken, yaşam dertleriyle boğuşan her sorunlu dünyalının yerinde olmak isteyen, ondan daha sorunlu biri(leri)nin olduğudur..Sorunları, sıkıntıları olmak bile güzeldir, bilincinde olanlar için.
Sorun 'eşittir' dert olmamalıdır, asla!!.Kimi sorunlar çözülür; kimi sorunlar geride bırakılıp, "sorunun kaynağı ile birlikte" geçmişe gömülür..
Önemli olan, hayatın kendisidir.
Sürdüğü müddetçe, keyfini sürmeli; doğal nedenlerden ötürü, "lunapark"ın kapanış vaktine doğru da,- klişe deyişle- "Vay be!..Ne sürüştü ama!?!" diyebilmeliyiz..

Ya da, "amaç" uğruna, "zorlukların keyfini sürmeyi" seçeriz (seçtirir bize sıfatlarımız)!!

Bu "armağan", veriliş, oluş nedeni sorgulanamayacak kadar değerli..
Arkaya yaslanıp, bunun zevkine, hazzına varmak; ufka doğru gözleri kısıp, tatlı tatlı, sorunların varlığına müteşekkür bir halde, tebessüm etmek, biz "şanslıların" en büyük görevi..

Ya da, çocuklarımız gelecekte "nefes alabilsinler diye", vatan görevine! gitmek -ki ne büyük şanstır !?!..

Her türlü, çok şanslıyız, çook!!!...

Ölümü haketmek?!?..
Hayır, ona yaşamı haketmek diyelim!..
Ama yeter ki hakkını verebilelim!!

Yılmaz Özdil - Expo 2015

Expo 2015

İZMİRLİLER kızıyor..."Herkes Expo’yu yazıyor, sen niye yazmıyorsun, ne biçim İzmirlisin?"
*
Elindeki "76 senelik" Fuar’ı öldürmüş bir kentin, 8 sene sonra, "bir defaya mahsus" yapılacak Fuar’la kalkınacağını sanması, dramdır... Ama yazayım bari.
*
Expo alabilmek için bir tema belirlemek gerekiyor. İzmir’inki, sağlık... Kozları da, Hipokrat’ın Bodrum’daki hekimlik çalışmaları, ilk ameliyatlara ev sahipliği yapan Hierapolis, eczacılığın babası Galen’in Bergama’daki araştırmaları.
*
Bir, Bodrum Muğla’da.
İki, Hierapolis Denizli’de.
Üç, Türk eczacılığının atası İzmirli Eczacıbaşı’nı İstanbul’a kim kaptırdı?
*
Deniyor ki, "Bugüne kadar 63 kez Expo yapıldı. 10 milyonu yabancı, 50 milyon konuk gelecek. Expo, Paris’e Eyfel Kulesi’ni kazandırmıştı, o vesileyle yapılmıştı; İzmir’in de böyle bir kazanımı olabilir. İzmir; Avrupa, Asya ve Afrika’ya çok yakın, merkezi konumuyla avantajlı."
*
Bir, madem bu kadar önemli, bugüne kadar Expo gezen var mı aramızda? Vazgeçtim 63’ünden, 5 tanesinin nerede olduğunu sayabilen çıkar mı?
İki, 50 milyon konuğun 10 milyonu yabancı olacağına göre, 40 milyon Türk vatandaşının Expo görmek için İzmir’e gelmesini bekleyen var mı gerçekten? (Çoluk çocuk, 4 tane İstanbul ediyor.)
Üç, mevzu Eyfel ise, mimar Eyfel’in İzmir’de yaptığı mekan zaten vardı... Güzelim eseri, önce balık hali, sonra otopark, ardından alışveriş merkezi yapmadık mı? Üstelik, "Burayı Eyfel yaptı" diye övünürken, orasının mimar Eyfel ile alakasının olmadığı da ortaya çıkmadı mı?
Dört, İzmir Avrupa, Asya ve Afrika’ya yakınsa, rakibimiz Milano, kutuplarda mı? Avrupa ve Asya’ya yakınlık maharetse, o zaman neden son Expo Japonya’da?
*
Peki nedir? Expo 2015 projesi, AKP’nin, şirin görünüp, belediye seçimlerinde İzmir’i kazanma projesidir.
*
Bu konuda yıllardır çaba harcayanların "aniden" devre dışı bırakılmasının, bugüne kadar İzmir’e dair adı bile geçmeyenlerin "aniden" Paris’e lobi yapmaya falan gitmesinin, abanılmasının sebebi budur.Gitmesin mi?Gitsin.İzmirliyim, mutlu olurum.Ama Expo hikayedir, niyet budur.
*
Bakın dün Ertuğrul Özkök yazdı, yolda anlatmışlar, Cumhurbaşkanı Gül, İzmir’in Halil Rıfat Paşa semtindeki Kemal Reis İlkokulu’nda "bir sömestr" okumuş...Ne tatlı tesadüf ki, Fehmi Koru da aynı mahalledenmiş... İlk defa duydum. Doğma büyüme İzmirli Özkök de, yeni duymuş.
*
Yakında, Başbakan’ın Narlıdere’de askerlik yaptığı, Unakıtan’ın aslen Bucalı olduğu, hatta çocukken Tilkilik’te boyoz sattığı, Salih Memecan’ın Göztepe’yi tuttuğu, Nazlı Ilıcak’ın dededen Bornovalı olduğu ortaya çıkarsa, şaşmayın.

Dizi kendini aştı..

Seyredeneniz ya da dikkât edeniniz var mı bilmiyorum ama 1001 gece'nin senaryo ve textlerinde iki haftadır gelişme var..

Olay geçen hafta, Onur'un Şehrâzat'ı, bugüne kadar kendini tuta tuta dolması sonucu, şööle dilden-yanaktan uzuuuun uzun öpmesi ile başladı.. Bu sahneyi izlerken kişilerin birbirlerinin dudaklarına altlı üstlü girişmelerini pek anlamlı buldum, şahsım adına. "Nihâyet, azcık insanî duygular kattılar bu soğuk diziye." diye düşündüm kendi kendime..

Ama dün gece bu konuda pik yaptılar yani.
Hemen hemen dizideki herkeste bi gariplik vardı..
Sanki tüm karakterler bir azmanya pardon Tazmanya canavarı gibiydi..
Örneğin Gani Kardeş, evine gittiği bir kızı, alt kattaki kanapede bayağı bi sevdi.. Allah'tan kızın babası geldi, olay severken bitti. İş iyice b.ka sarıyordu çünkü..
Cansel ve Yaman yirmi yıllık bekleyişten sonra ilk kez birlikte yattılar.. Meselâ orada da Cansel'in karnı burnunda hâmile oluşu, Yaman'ın yapacaklarının yaptıklarının teminâtı oluşunu bir nebze etkilemiştir sanıyorum..
En çok güldüğüm konu ise, Melek adlı herkesle yatıp kalktığı söylenen kızın eve ilk kez çıktığı bir adamla gelmesi ve kapının önünde öpüşmeleri sırasında aralarında geçen şu diyalogtu;
- Yapma lütfen.. (ahh.) İstemiyorum..
- Yatağın nerede? (mmuff)
- Şurada.. (ohh.)

Onur'un annesinin ise, balataları sıyırmış olarak, yıllar önce ölmüş olan kocası ile kaldıkları otel odasına gitmesi, orada derin Ahh'lar ve Ohh'lar çekmesi ve daha sonra mezarına giderek neredeyse mermerlerle sevişmeye varacak bir tavır içine girmesi oldu. Bir ara bu sahne nereye varacak diye düşündüm sahiden.. Etrafta bekçi var, Şoför var..

Önümüzdeki hafta, Nadide hanım ve Burhan beyden de bir aksiyon beklentimi ifâde ederek satırlarıma son veriyorum.

Saygılarımla.
Dr. H. Dümendenben

Salı, Kasım 27, 2007

Çizmeler..

Bugünümüzü, daha da neşelendirmek adına, aşağıdaki filmi koydum.. Parmaklar benimle, çizmeler Lina'nın Barbi'si ile, ortam Bitez'le, saat geceyarısından sonrayla, kafaların iyi oluşu da rakı ile bağlantılıdır.
Masa bayağı kalabalık ancak çekim yapan telefona yakın olanların sesleri çok duyulmuş..
Yoksa öyle iki kişi eğlenmedik yani..