Cuma, Mart 21, 2008

yine bi film - yine bi altyazı..

XXY adında bir film seyrettim..
Yönetmenliğini Lucía Puenzo yapmış.. 2007 yapımı bir arjantin filmi. Bol bol ödül almış..
15-16 yaşlarındaki bir
hermafrodit hakkında..


Filmin başında, saf bir kız zannettiğimiz bu çift eşeyli çocuk, evlerine misafir gelen ailenin kendinden bir kaç yaş büyük oğlu ile samanlıkta ilişkiye girer..

Tabi, o sırada, biz bilmiyoruz, masum kızın aynı zamanda erkekte olduğunu.. Bizim bilmememiz çok önemli değil aslında.. Önemli olan, oğlan çocuğununda bilmemesi ve son derece şehvetli bir şekilde sevişirken, kız zannettiği kızın (!), kendisini çevirerek arkasına geçmesi.. O, biraz da şapşik görünüşlü oğlan çocuğunun sadece "Ihhh.." diye bir ses çıkarabilmesi.. Ve yüzündeki olağanüstü ifade.. Sanırım ödüllerin bir tanesi bu sahne ve oğlanın yüzündeki ifadeye verilmiştir..

Hiçbir filmi hızlı hızlı geçerek izlemem.
İlk defa bu filmde sıkıldım.. Sıktı işte beni..
Filmin son sahnesi bittiği sırada, çıkan altyazıda "Geçmiş Olsun" notu ve gülücük simgesi vardı..
İlk anda, çok sıkıldığım ve zorla seyrettiğim için sanki bana (seyirciye) söylüyorlarmış gibi geldi..
Sonra acaba dedim, ava giderken avlanan çocuk içinmiydi, bu not.. Bilemedim.

Çünkü bazı zamanlar olur hayatta;
Ben bu işi kesin götürürüm derken, nasıl olduğunu anlamadan o işin sizi götürdüğü..

Abi der ki; "Siz siz olun.. Ben bu işi yüzde yüz götürürüm diye başlamayın hiç bir işe.. Hiç ummadığınız bir anda, öyle birşey çıkıverir ki karşınıza, ağzınızdan çıkabilecek tek kelâm "Ihhh." olur..

Perşembe, Mart 20, 2008

?

Uzun soluklu bir maraton koşarken,
alkışlayanlar olduğu kadar,
yuhalayanlarda olacaktır.
Önemli olan, bitiş çizgisine vardığında,
birinci olamasanda başının dik olması, değil mi?
Hâlâ ayakta durabiliyor olman, değil mi?
Maratona hile hurda karıştırmaman, değil mi?
Birinci gelmek için, hakemlere yalakalık yapmaman.. DEĞİL mi?

Pazar, Mart 16, 2008

Bir kaç film..

Geçtiğimiz günlerde bayağı bir film izledim..
Atonement'le ilgili bir kaç satır yazarak başlamak istiyorum..
Ben, izlemeden önce, eleştirileri okuduğumda bir epic film (destan) seyredeceğimi ummuştum..
7. Oda da filmi çok sevdiğini yazmıştı..
Dün izlediğim filmde aklımda kalan tek sahne, filmin ortalarında, kurulmuş olan büyük plâtoda, kameranın hiç kesmeden beş dakika civarında aldığı sekans..
Büyük bir savaş alanı, vurulan atlar, yaralı askerler, dua edenler, içki içenler, karaya oturmuş gemiler, dönme dolap vs.. Muhteşemdi. Zaten 7'nin o yazısına koyduğu ikinci ve dördüncü fotoğraflarda o bölümden..
Bundan gayrıda, ben pek önemli bir şey göremedim filmde, kendi adıma..
Büyük Aşk/Savaş dönemleri/Ölüm konulu ve olağanüstü müzikli (dönemleri göz önünde bulundurularak) destansı filmler içinde Doktor Jivago ve İngiliz Hasta'nın üzerinde film tanımadım ben şu âna dek..

Gelelim "He was a quiet man"'e..
İzleyin.. Muhakkak.. Çok sevdim ben.. Son dönemde gördüğüm en iyi filmlerden biri..
Tekrar ediyorum, izleyin..

Son olarak My Life adlı eski bir filmden söz edeceğim..
Bu filmi, döneminde sinemada daha sonra da defalarca dvd'de izlemiştim.
Alt yazısı yoktu. Ara, ara.. bir türlü bulamamıştım. İngilizcesi bile yoktu. En son bir sitede Hollanda'ca altyazı bulmuştum. Bunu Hollanda'da yaşayan bir arkadaşıma gönderdim, sağolsun O'da tercümesini yaptı gönderdi.. Çoğunlukla O'nun yardımı ile birazda kulaktan altyazı işini hemen hemen 3-4 günde bitirdim.. 846 giriş/çıkış var.. Her biri ortalama iki satır olsa 1700 satır yazmak gerekti..
Ama,
Ama..
İnsan bir filmin altyazısını yazarken burnu sızlar mı ya..?
Gözleri dolar mı ?
Hatta iki yerinde kendini tutamayıp ağlar mı ?

İşte My Life öyle bir filmdi benim için..

Hayatımızın aslında ne olduğunu anlatan.. Öyle bir film..

Cuma, Mart 14, 2008

Hâşâ..

Geçen gün bir arkadaşlarda film seyrediyoruz..
I'm Legend..
Bir sahnesinde Will Smith "Tanrı yok o zaman.. "anlamına gelen bir şey söylüyor..
Alt yazıyı yapan arkadaş, bu çeviriyi yaparken ve bu cümleyi yazarken, günaha gireceğini düşünmüş sanıyorum ki, altına kendince bir ilâve yapmış..

Ne işler, ne işler yâni..

Perşembe, Mart 13, 2008

ACI BiR HABER..

Sevgili Return2'nun annesi vefat etmiştir.
Cenazesi bugün ikindi namazınından sonra Bostanlı Beşikçioğlu Camiinden kaldırılacaktır.
Allah Rahmet Eylesin.

Salı, Mart 11, 2008

HIRS..

Vaktiyle, İstanbul'da İsmail diye biri, tavuk imalatı işine girmiş. Ürettiği tavukları ambalajlayıp İstanbul'da satmaya başlamış. Bakkal dükkanlarına, o sıralarda yeni yeni oluşan ufak marketlere ve şarküterilere pazarlıyormuş mallarını. Allah bereket versinmiş..
Sonra bir gün gözünü daha yükseklere dikmiş, "Ben bunları İstanbul dışına da satmalıyım." diyerek, mallarını Türkiye'nin büyük kentlerinde bulduğu, güvenilir bir kaç kişi yolu ile, oralardaki bakkal, şarküteri ve marketlere de satmaya başlamış..

** **

Vaktiyle, İzmir'de Hakkı diye biri, İstanbul'dan kendisine gelen "Ambalajlanmış tavukları mı İzmir'de pazarlar mısın?" teklifini değerlendirerek, bunları Alsancak'taki lüks şarküterilere ve marketlere satmaya başlamış. Allah bereket versinmiş.
Sonra birgün gözünü daha yükseklere dikmiş. Bu malları otellere, restaurant'lara da satmaya başlamış.

** **

Vaktiyle, Alsancak'ta bakkal işleten Abdullah bey, Allah bereket versin durumundayken, şarküteri açmaya,
Şarküteri işleten Veli bey, Allah bereket versinken, market işine dönmeye,
Market çalıştıran Zeki ve Tahir beyler de, Allah bereket versinken, sermâyelerini birleştirip hipermarket açmaya karar vermişler..

** **

Daha sonra, İstanbul'daki İsmail bey, İzmir'deki Hakkı beye bu malları neden Hiper ve de Gross marketlere satmadığını sorduğunda,
Hakkı bey,
Grossmarketlerin malın rafa çıkabilmesi için bilmemkaçbin dolar avanta,
İlk verilecek malları bedava,
Malların normal fiyatından yüzde bilmem kaç iskonto,
Raf ömrü dolan mal iadesi konusunda yüzdeyüz garanti,
Ödemelerin, şarküteri, bakkal ve minik marketlerden en az iki kat uzun vade ile yapılmasını istediklerini söyleyerek, bu işin önce bakkalı, sonra şarküteri ve marketleri öldüreceğini ifade etmiş, "Öyle bir yere gelirsin ki İsmail abi, seni de öldürürler.." demiş.

** **

Yıllar geçtikçe,
Bakkal Naci, Abdullah Şarküteri, Veli Market teker teker düşmüşler..
Ortada kala kala, Grossmarket ile Tavukçu İsmail kalmış..
Yani Tavukçu İsmail'in tek müşterisi Grossmarketmiş..

** **

Günlerden bir gün, satışlarının azaldığını gözleyen İsmail, şöyle bir dolaşayım diye Grossmarket'e gitiğinde, ne görsün..
Kendi malının yanında, aynı kalite de ama yarı fiyatına o marketin kendi ürünü..
O zaman İsmail demiş ki kendi kendine, "Bu adamlar bu malın piyasada tanınması ve tutması için beni kullandılar. Pazarı bulduklarında beni de siliyorlar.. Eyvah.."
Dönmüş, Hakkı'ya sormuş, "Usta, bu şarküterilere, restaurantlara, bakkallara satış neden bu kadar düştü ya hu?"
Hakkı "Hangi bakkal, hangi şarküteri be abicim.. Kalmadı ki.. Hepsi kapattı.. Restaurantlarda zaten grossmarketlere gidiyorlar.." diye yanıtlamış..

** **

Yakın zamanlardan birinde, grossmarketlerin ortakları, tam da Allah bereket versinken, gözü biraz daha yukarıya dikip "acaba daha fazla nasıl kazanırız?" düşüncesi ile, grossmarketi yurtdışından gelen Corc'a satmışlar..

** **

Şimdilerde, İsmail'in durumu daha da vahim.
Karşısında anlaşabileceği bir Türk bile kalmadı..
Hafif bir dansla yanına gidip, "Hey Corç, versene borç.." diye mırıldandığında, "Olmaz İsmoş, bende de yok.." yanıtını alacağını biliyor..

** **

Ha, bu saatten sonra, Corç, tam da Allah bereket versinken, yeni bir hamle yapar da, durum Türk'lerin lehine gelişir mi?
Hiç sanmıyorum.
Çünkü Corç'un Allah'ı yok..
Yok ta, İsmoş'ta bunu çok geç anladı be abim..

Cuma, Mart 07, 2008

Laikliğin temel dayanaklarından biri de Atatürk'ün Bursa Nutkudur - Laik Cumhuriyetin Nasıl Korunacağı Tarif Edilir.

Türk Genci, devrimlerin ve cumhuriyetin sahibi ve bekçisidir. Bunların gereğine, doğruluğuna herkesten çok inanmıştır. Yönetim biçimini ve devrimleri benimsemiştir. Bunları güçsüz düşürecek küçük ya da büyük bir kıpırtı veya bir davranış farkettiğinde, “Bu ülkenin polisi vardır, jandarması vardır, ordusu vardır, adalet örgütü vardır” demeyecektir. Elle, taşla, sopa ve silahla; nesi varsa onunla kendi yapıtını koruyacaktır. Polis gelecek, asıl suçluları bırakıp, suçlu diye onu yakalayacaktır. Genç, “Polis henüz devrim ve cumhuriyetin polisi değildir” diye düşünecek, ama hiç bir zaman yalvarmayacaktır. Mahkeme onu yargılayacaktır. O zaman da “demek adalet örgütünü de düzeltmek, yönetim biçimine göre düzenlemek gerek.” diye düşünecektir.

Onu hapse atacaklar. Yasal yollarla karşı çıkışlarda bulunmakla birlikte bana, başbakana ve meclise telgraflar yağdırıp, haksız ve suçsuz olduğu için salıverilmesine çalışılmasını, kayrılmasını istemeyecek.

Diyecek ki, “ben inanç ve kanaatimin gereğini yaptım.
Araya girişimde ve eylemimde haklıyım.
Eğer buraya haksız olarak gelmişsem, bu haksızlığı ortaya koyan neden ve etkenleri düzeltmek de benim görevimdir.”

İşte benim anladığım Türk Genci ve Türk Gençliği!