Cuma, Mart 07, 2008
66. Sone
Değmez bu yangın yeri avuç açmaya, değmez,
Değil mi ki çiğnenmiş inancın en seçkini,
Değil mi ki yoksullar mutluluktan habersiz,
Değil mi ki ayaklar altında insan onuru,
O kız-oğlan-kız erdem dağlara kaldırılmış,
Ezilmiş, hor görülmüş el emeği, göz nuru,
Ödlekler geçmiş başa, derken mertlik bozulmuş,
Değil mi ki korkudan dili bağlı sanatın,
Değil mi ki çılgınlık sahip çıkmış düzene,
Doğruya doğru derken eğriye çıkmış adın,
Değil mi ki kötüler kadı olmuş Yemen’e;
Vazgeçtim bu dünyadan, dünyamdan geçtim ama,
Seni yalnız komak var, o koyuyor adama.”
Shakespeare.. (Can Yücel’in tercümesi)
Atatürk'ün Gençliğe Seslenişi
Birinci ödevin Türk bağımsızlığını, Türk cumhuriyetini, sonsuza dek korumak ve savunmaktır.
Varlığının ve geleceğinin biricik temeli budur.
Bu temel, senin en değerli kaynağındır.
Gelecekte de, yurt içinde ve dışında, seni bu kaynaktan yoksun etmek isteyecek kötüler bulunacaktır.
Bir gün, bağımsızlığını ve cumhuriyetini savunmak zorunda kalırsan, göreve atılmak için içinde bulunacağın ortamın olanak ve koşullarını düşünmeyeceksin!
Bu olanak ve koşullar çok elverişsiz olabilir.
Bağımsızlığına ve cumhuriyetine kıymak isteyecek düşmanlar, bütün dünyada benzeri görülmedik bir yenginin temsilcisi olabilirler.
Zorla ya da aldatıcı düzenlerle, sevgili yurdunun bütün kaleleri alınmış, bütün gemi yapım yerleri ele geçirilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve yurdun her köşesine eylemli olarak girilmiş olabilir.
Bütün bu durumlardan daha acı ve daha korkunç olmak üzere, yurdun içinde yönetim başında bulunanlar, aymazlık ve sapkınlık ve üstelik hayinlik içinde bulunabilirler.
Dahası, yönetim başında bulunan böyleleri, kişisel çıkarlarını, yurduna girip yayılmış olan düşmanların siyasal amaçlarıyla birleştirebilirler.
Ulus, yoksulluk ve darlık içinde ezgin ve bitkin düşmüş olabilir.
Ey Türk geleceğinin genç kuşakları!
İşte bu ortam ve koşullarda bile ödevin, Türk bağımsızlığını ve cumhuriyetini kurtarmaktır.
Gereksindiğin güç, damarlarındaki soylu kanda vardır.
Mustafa Kemal Atatürk, 20 Ekim 1927
Salı, Mart 04, 2008
Lufthansa Emma 'ya karşı..
Abicim, bi sefer şunu baştan kabûl etmek gerekir ki, pilot accaip iyi.. Cesur, soğukkanlı, çok süratli ve doğru karar veriyor..
Cross-wind denen bu rüzgâr tipinde uçağın yaklaşması "crab" (yengeç) tâbir edilen yan uçuştur.. Pilot, uçağın touch-down (tekerlek koyması) olmasına saniyeler kala uçağın burnunu ve kıçını, pedallar ve lövyesi yardımıyla aynı hizâya getirir..
Burada çok şiddetli bir cross-wind var ve âletin sürati 250-260 km. civarında.. Pilot doğruyu yapıyor ve uçağı düzeltiyor ancak rüzgar o kadar şiddetli ve ters ki, önce sol yana ve daha sonra sağa yatıyor. Hatta pistten hafif çıkmış gibi de gördüm ben..
Orada kararını vermiş abim ve full-throttle (tam gaz) ve touch and go.. (yere dokun ve kalk) yapıyor..
Tebrik..
Yanlız bu rüzgarla bu uçağa iniş izni veren kuledekilerin, ben en azından bir ihtar almış olduklarını tahmin ediyorum..
ilâve: içerideki herkesin altına zıçmış olması çok doğaldır tabi..
Chakotay, sağolsun, pilotların resmini bulup göndermiş.. İniş sırasında bayan co-pilot kullanıyormuş uçağı.. Diyor ki; "Burada çok önemsenmedi ama kim iniş izni verdi filân hesâbı, araştırılıyor.."
Danke Chakotay..
Bir Başka İstanbul - Veysel Gençten
http://www.ersineser.us/
Pazartesi, Mart 03, 2008
Sirkti, bayılttı..
19.00'da başladı gösteri.. İp cambazları, trapezciler, Jonglör, Palyaço, Köpekti, Attı derken ilk bölümün son gösterisinde kaplanlar geldi sahneye..
Lina'nın keyfi yerinde.. En önde oturuyor ve 200-250 kiloluk kaplanlara 2-3 metre mesâfede duruyor..

Benim keyfim kaçtı ama.. Çünkü inanılmaz bir osuruk kokusu..(afedersiniz..)
Ama öyle böyle bir koku değil bu.. Öyle normal bir insan evlâdının yapamayacağı cinsten..
Neyse, ara verildi..
Çocukların ellerinde salladıkları, Palyaço Gino'nun yapıp, tanesini iki yeteleden sattığı kılıç şeklinde balonların arasından sıyrılarak, dışarı attım kendimi..
Orada, programı sunan delikanlıyla yanyana düştüm..
Soruverdim; "Abicim, kaplanlar mı osuruyo bööle yaf?" diye..
Çocuk; "Abi, ben bir de tam arkalarında duruyorum.. Bir de bana sor.." diye yanıtladı..
Sonra devam etti. "Daracık odasından salona geçince rahatlıyorlar abi.. Ama sen bir de hergün onlarla yaşayanları düşünsene.."
Yerime dönerken babamla annem geldi aklıma..:) , nedense..
Ne kadar farkındayım ?
Demircilikti ata mesleği; rahmetlinin paslı peştemalını bağladığında 13 yaşındaydı. Kuşluk vakti yakardı fırını, vururdu çekici hırsla ve aşkla... Demiri mi döverdi, ateşi mi, ayırt edilmezdi. Örsün çıplak sırtında zanaatını sanata dönüştürür, az konuşur, dik yürür, adamın yüzüne hoyrat bakardı. Bileğini büken görülmemişti; külhanbeyi değil, kabadayı idi. Küçükten çizmişti yolunu; garibi kollar, yıkılmışın koluna girer, sırtlan kovalardı. Baba lakabını aldığında 15’inde, anasının hamamda beğendiği kızı aldığında 18 yaşındaydı....
Hem, çok da sevmişti bu kara kızı....
Akşam olup, vakti kerahat geldiğinde, evinde çilingirin başında alırdı soluğu. Ağır ağır içer, kara kız ud çalar söyler, ter ile üretilmiş temiz yaşamının bu masum kaçamağı Baba Reis’e yeterdi.
Gençliğinde merak salmıştı tulumbacılığa. Zaten ateş ile hoşbeşi sübyanlığındandı ; kısa pantolon zamanından arkadaş olmuştu onunla...
Yangın haberleri, açıktan bir meydan okumaydı sanki Reis’e; duyduğu anda ok gibi sokağa fırlar , narayı patlatırdı :
“ – Hiieeeeyyt...!!”
Yarenler çağrıya koşmaktadır ; sandıklar, pompalar.....
Yangına bir deli şahin gibi dalar, önce canları, sonra emvali koparır alırdı ateşin sıcak kollarından... Son alev sönmeden rahat etmez ; nihayetinde, bıyığını burarak muzaffer bir komutan edasıyla yangın yerinde voltalardı.
Genç denecek yaşta öldü Baba Reis; yok , yangınlarda ayağı kaymadı, kalbi kısa devre yaptı. Sizlere ömür...
Hayatta iken namazla, niyazla pek işi olmamıştı; lakin “öteki mahalle“de durum başkaydı. Zebaniler arasındaydı, amel defteri açılmış, hüküm yüzüne okunuyordu :
“ – Reis, nasip cehennem !!...”
Kulağına gelen bu ses yabancı değildi ; ok gibi fırladı yerinden :
“ – Hiieeeeyyt...!! “
Narayı duyan Tanrı, buyurdu ; zebanilerle yakapaça olan Baba Reis’i huzura çıkarttılar. İlk defa diz çöküyordu, gür bir sesle :
“ - Ey Ulu Tanrım, beni cehenneme atma !...” dedi.
Tanrı sordu :
“ – Neden ?...”
Cevabı verirken sinirden her yanı titriyordu :
“ – Korktuğumdan değil, asla !... Aksine , alevleri severim; ama söndüremezsem, kahrolurum !...
Baba Reis farkındaydı, ama ben ne kadar farkındayım ?
