Sonra, Yorgo beni Atina'ya davet etti. Hayatımda ilk kez Türkiye sınırları dışına çıkacağım... Önce Çeşme'den Sakız adasına feribot'la, Sakız'dan Atina Pire'ye gemiyle geçeceğim...
Tabi hazır Atina'ya gitmişken de, oradan uçakla, Frankfurt aktarmalı Düsseldorf yapacağım ki, yıllardır orada bulunan, Chakotay olsun, Tez olsun, çocukluk arkadaşlarımı da ziyaret edebileyim...
İşte programım buydu...
O zaman schengen vizesi yok... Yunanistan ve Almanya için ayrı vize alınması gerekiyor, ki alındı..
Sorun şu; ben annem ve babamla birlikte, çocukken binmişim uçağa ilk kez, hiç hatırlamıyorum...
...ve acaip tırsıyorum..
Üçbin mark para koydum cebime... Çeşme'de Ertürk yazıhanesine geldim... "Chios'a bi bilet.." dedim. Rakamı yanlış hatırlıyor olabilirim ama "Tek gidiş 10 dolar, gidiş dönüş 15 dolar." gibi bir şey dediler... Ben de "gidiş dönüş verin o zaman..." dedim öylesine... Yansa da ne olur ki... Altı üstü beş dolar fark...
1991 Eylül'üydü. Çok rüzgarlı bir havada, dalgalı bir deniz geçip ilk kez Türkiye'nin dışına çıktım...
Bir kaç saat sonra gemi kalkıyordu, Atina'ya... Bir kahve içtim limanda... Sonra gemiye girip yerimi buldum. Gece yolculuğuydu ve Ege çok dalgalıydı.
Gece yarısı Pulmanlarda yer bulamamış insanlar, yerlerde, üzerlerinde battaniye ile uyumaya çalışıyorlardı...

Sabah Atina'da Yorgo'yla buluştuk... Beni bir otel'e yerleştirdi. Üç gece kaldım. Gündüz iş yapıyorduk, gece Taverna'ları geziyorduk.
Son gece "Asterias" diye bir yere götürdüler beni... Olağanüstü bir yerdi o zamanlar için... Şimdi Türkiye'de o tipte bir sürü mekân var ama, o zamanlar yoktu işte...

Asterias, Havaalanına çok yakın... Ben de ertesi gün uçacağım için gâyet pinpir durumdayım. Üstümüzden zırt pırt ya iniyor ya kalkıyor uçaklar... Dedim ki kendi kendime; "ulen şurada oturduğun süre içinde 100 tane indi kalktı, hiç bir şey olmadı... Seni bulacak yâni... Uç git işte."
Ertesi gün Lufthansa ile Atina'dan bir havalandık... Bir daha da inmedim sonra uçaktan.
Neyse efendim, Aachen'dayız... Bizim kankalarla birlikte... Chakotay'ın karısı Yunan'lıydı... (Şimdi halâ Yunanlı ama artık karısı değil..:)) Bir gün benim pasaporta bakarken sordu bana; "Sen nasıl dönüyorsun?" diye...
Nasıl yani nasıl? dedim... "Hangi rota ile?" dedi... "İşte aynı rota... Aachen-Düsseldorf, araba ile... Düsseldorf-Frankfurt-Atina, uçak... Atina-Chios, gemi ve Chios-Çeşme Ertürk feribotu..." dedim...
"Olmaz. Senin vizen yok ki Yunanistan için..." deyiverdi... Lan... Amanın... Nası yok?
Pasaporta bi baktık.... Vize Monos... Yani tek giriş çıkışlık verilmiş ve ben de o hakkımı kullanmışım. Eee, ne poh yiicaz? Köln'de Yunan konsolosluğu var, bi oraya kadar gidip denemek lazım. Gittik... Palikarya, bizi kırkbeş dakika bekleterek, evrakları uzun uzun inceledikten sonra, Yunanistan'dan çıkacağıma dair bir kanıtım olmadığı sürece bu vizeyi veremeyeceğini söyledi...
Ben ingilizce, Stella yunanca bastırıyoruz adama... Nuh diyor, İsa demiyor. :)
Yav, n'apçaz, n'etçez derken, bir ışık yandı beynimde... Cüzdanımı açmadan önce adama "Meselâ bu bir bilet olabilir mi? " dedim... "Olur." dedi adam..
Buruşuk bir bilet parçası çıkardım cüzdandan... Beş dolara kıyıp öylesine aldığım, Chios-Çeşme dönüş biletimi...
Palikarya, bazı evraklar verdi, doldurduk Stella ile... Bastılar damgayı... Ohhh...

Asıl anlatacağım şey bu değil ama...
Dönüş yolunda, Düsseldorf, Frankfurt derken geldim Atina'ya... Yorgo karşıladı... "Gel, seni bir otele yerleştireyim yine..." dedi.. Gemi ertesi gece çünkü Chios'a...
Oysa ben bir alışmışım uçağa... Dedim ki Yorgo'ya; "Sen bana hemen bi uçak var mı bi bak bakiim Chios'a..."
Bu konuşmadan birbuçuk saat sonra Chios'taydım yine...
Ne geminin o azap dolu saatleri... Ne gece yolculuğu... Ne zaman kaybı... Ne Ege'nin dalgaları...
Bir akşam üzeriydi... Ve Çeşmeye ilk feribot ertesi sabah yedideydi... Bir gece Chios'ta kalmam gerekiyordu... Limandan batıya doğru yürürken gördüm Otel Kyma'yı...

Girdim içeriye. Resepsiyonda uzun boylu, ben yaşlarda bir çocuk... (Çocuğuz henüz..:) yaş otuz...)
Bir gece kalacağımı, ertesi sabah Ertürk'le Çeşme'ye geçeceğimi anlattım.. "Tamam." dedi...
Elimi cebime attım ve yemiş olduğum ikibin Mark'tan kalan son bütün binlik markı masasına koydum... Şöyle bir baktı yüzüme... Hafta sonuydu, Akşam vaktiydi... Karşısında sakallı bir Türk vardı...
O anda ne düşündüğünü tam bilemiyorum ama "Bana bu parayı bozamam, bir yerde bozdurup getirin..." dedi.
Kredi kartı yok 1991'de...
Belki vardır da, ben de yok yâni...
Çıktım, tekrar Limana doğru yürürken gördüğüm her yere sordum, bozduramadım...
Ne yapacağımı bilmez bir halde, Kyma'ya girdim...
Çocuğa, bozduramadığımı, ancak 1000 mark'ı kendisine bırakabileceğimi, o akşam ve gece kasaya girecek paralardan sabaha kadar paranın üzerini tamamlama olasılığı olduğunu, gerekirse para üstü olarak Drahmi'de verebileceğini, çok yorgun ve hattâ biraz hasta olduğumu ve uyumak istediğimi söyledim...
Yüzüme bir kez daha baktı...
Hiç bozukluğun yok mu dedi...
Cebimde ne var ne yok, demir paraların hepsini döktüm masasının üzerine...
İki-üç mark, üç-dört drahmi ve bir kaç lira vardı...
Liraları bana doğru itti, "Bunlar sana karşıda lâzım olur." diyerek... Bugünün parası ile on yeni lira bile etmeyecek olan metal mark ve drahmileri aldı.
Sonra bana döndü; "Sen benim misafirimsin bu gece" diyerek devam etti. "Bu küçük parayı senden ve benden yana bir ticaret olsun, aklımız kalmasın birbirimizde diye alıyorum... Yukarıda Onassis'in kaldığı bir oda var... Orada yat, uyu ve dinlen...
Karnın açsa yemekte göndereyim odana...
Sabah altıda uyandıracağım... Müşteriler var, Ertürk'le Çeşme'ye geçecek... Onları bıraktığım araba ile seni de bırakırım limana..." dedi.
Yemek istemedim. Karnım da toktu zaten. Elini uzattı bana... "Adım Theodore, iyi uykular... Güzelce dinlen..." dedi.
Merdivenlerden yukarı çıktım... Az sonra bir sürahi Limonata ve bir şişe su getirdi, oda servisi.Deliksiz bir uykudan sonra, sabah altıda çalan telefonla uyandım. Theodore, "Goodmorning... Yakalaman gereken bir bot var." diyordu gayet neşeli bir sesle...
Feribota binerken, son kez tokalaştık Theodore ile..Kendisine nasıl teşekkür edeceğimi bilemediğimi söyledim...
Yunanlıların kendilerine has o metalik aksânı ile, "World is so small... Maybe anytime, anywhere, we'll meet again... We're brother." dedi.. (Dünya küçük... Belki bi gün, bi yerde yine karşılaşırız... Biz kardeşiz.)
Gün yeni doğuyordu Anadolu'nun üzerinden...
Ben Ege'nin karşı kıyısına geçiyordum...
Görüşümü değiştiren Yorgo ve Theodore için..


