Pazartesi, Ocak 21, 2008

EGE'NiN iKi YAKASI

30'lu yaşlarımın başında, Yorgo diye bir Yunan'lı çocukla tanıştım. Chios (Sakız adası) üzerinden İzmir'e geldi. Çeşme'de karşıladım onu... Ahtapot istiyordu Yunanistan'a... Uzun etmeyeyim, ben bir dönem Yunanistan'a bayağı bi ahtapot ihracatı yapmış adamımdır yani.
Sonra, Yorgo beni Atina'ya davet etti. Hayatımda ilk kez Türkiye sınırları dışına çıkacağım... Önce Çeşme'den Sakız adasına feribot'la, Sakız'dan Atina Pire'ye gemiyle geçeceğim...
Tabi hazır Atina'ya gitmişken de, oradan uçakla, Frankfurt aktarmalı Düsseldorf yapacağım ki, yıllardır orada bulunan, Chakotay olsun, Tez olsun, çocukluk arkadaşlarımı da ziyaret edebileyim...

İşte programım buydu...

O zaman schengen vizesi yok... Yunanistan ve Almanya için ayrı vize alınması gerekiyor, ki alındı..

Sorun şu; ben annem ve babamla birlikte, çocukken binmişim uçağa ilk kez, hiç hatırlamıyorum...
...ve acaip tırsıyorum..

Üçbin mark para koydum cebime... Çeşme'de Ertürk yazıhanesine geldim... "Chios'a bi bilet.." dedim. Rakamı yanlış hatırlıyor olabilirim ama "Tek gidiş 10 dolar, gidiş dönüş 15 dolar." gibi bir şey dediler... Ben de "gidiş dönüş verin o zaman..." dedim öylesine... Yansa da ne olur ki... Altı üstü beş dolar fark...

1991 Eylül'üydü. Çok rüzgarlı bir havada, dalgalı bir deniz geçip ilk kez Türkiye'nin dışına çıktım...

Bir kaç saat sonra gemi kalkıyordu, Atina'ya... Bir kahve içtim limanda... Sonra gemiye girip yerimi buldum. Gece yolculuğuydu ve Ege çok dalgalıydı.
Gece yarısı Pulmanlarda yer bulamamış insanlar, yerlerde, üzerlerinde battaniye ile uyumaya çalışıyorlardı...





Sabah Atina'da Yorgo'yla buluştuk... Beni bir otel'e yerleştirdi. Üç gece kaldım. Gündüz iş yapıyorduk, gece Taverna'ları geziyorduk.

Son gece "Asterias" diye bir yere götürdüler beni... Olağanüstü bir yerdi o zamanlar için... Şimdi Türkiye'de o tipte bir sürü mekân var ama, o zamanlar yoktu işte...


Asterias, Havaalanına çok yakın... Ben de ertesi gün uçacağım için gâyet pinpir durumdayım. Üstümüzden zırt pırt ya iniyor ya kalkıyor uçaklar... Dedim ki kendi kendime; "ulen şurada oturduğun süre içinde 100 tane indi kalktı, hiç bir şey olmadı... Seni bulacak yâni... Uç git işte."
Ertesi gün Lufthansa ile Atina'dan bir havalandık... Bir daha da inmedim sonra uçaktan.

Neyse efendim, Aachen'dayız... Bizim kankalarla birlikte... Chakotay'ın karısı Yunan'lıydı... (Şimdi halâ Yunanlı ama artık karısı değil..:)) Bir gün benim pasaporta bakarken sordu bana; "Sen nasıl dönüyorsun?" diye...
Nasıl yani nasıl? dedim... "Hangi rota ile?" dedi... "İşte aynı rota... Aachen-Düsseldorf, araba ile... Düsseldorf-Frankfurt-Atina, uçak... Atina-Chios, gemi ve Chios-Çeşme Ertürk feribotu..." dedim...
"Olmaz. Senin vizen yok ki Yunanistan için..." deyiverdi... Lan... Amanın... Nası yok?
Pasaporta bi baktık.... Vize Monos... Yani tek giriş çıkışlık verilmiş ve ben de o hakkımı kullanmışım. Eee, ne poh yiicaz? Köln'de Yunan konsolosluğu var, bi oraya kadar gidip denemek lazım. Gittik... Palikarya, bizi kırkbeş dakika bekleterek, evrakları uzun uzun inceledikten sonra, Yunanistan'dan çıkacağıma dair bir kanıtım olmadığı sürece bu vizeyi veremeyeceğini söyledi...
Ben ingilizce, Stella yunanca bastırıyoruz adama... Nuh diyor, İsa demiyor. :)
Yav, n'apçaz, n'etçez derken, bir ışık yandı beynimde... Cüzdanımı açmadan önce adama "Meselâ bu bir bilet olabilir mi? " dedim... "Olur." dedi adam..
Buruşuk bir bilet parçası çıkardım cüzdandan... Beş dolara kıyıp öylesine aldığım, Chios-Çeşme dönüş biletimi...
Palikarya, bazı evraklar verdi, doldurduk Stella ile... Bastılar damgayı... Ohhh...



Asıl anlatacağım şey bu değil ama...
Dönüş yolunda, Düsseldorf, Frankfurt derken geldim Atina'ya... Yorgo karşıladı... "Gel, seni bir otele yerleştireyim yine..." dedi.. Gemi ertesi gece çünkü Chios'a...
Oysa ben bir alışmışım uçağa... Dedim ki Yorgo'ya; "Sen bana hemen bi uçak var mı bi bak bakiim Chios'a..."
Bu konuşmadan birbuçuk saat sonra Chios'taydım yine...
Ne geminin o azap dolu saatleri... Ne gece yolculuğu... Ne zaman kaybı... Ne Ege'nin dalgaları...

Bir akşam üzeriydi... Ve Çeşmeye ilk feribot ertesi sabah yedideydi... Bir gece Chios'ta kalmam gerekiyordu... Limandan batıya doğru yürürken gördüm Otel Kyma'yı...



Girdim içeriye. Resepsiyonda uzun boylu, ben yaşlarda bir çocuk... (Çocuğuz henüz..:) yaş otuz...)
Bir gece kalacağımı, ertesi sabah Ertürk'le Çeşme'ye geçeceğimi anlattım.. "Tamam." dedi...
Elimi cebime attım ve yemiş olduğum ikibin Mark'tan kalan son bütün binlik markı masasına koydum... Şöyle bir baktı yüzüme... Hafta sonuydu, Akşam vaktiydi... Karşısında sakallı bir Türk vardı...
O anda ne düşündüğünü tam bilemiyorum ama "Bana bu parayı bozamam, bir yerde bozdurup getirin..." dedi.
Kredi kartı yok 1991'de...
Belki vardır da, ben de yok yâni...
Çıktım, tekrar Limana doğru yürürken gördüğüm her yere sordum, bozduramadım...
Ne yapacağımı bilmez bir halde, Kyma'ya girdim...
Çocuğa, bozduramadığımı, ancak 1000 mark'ı kendisine bırakabileceğimi, o akşam ve gece kasaya girecek paralardan sabaha kadar paranın üzerini tamamlama olasılığı olduğunu, gerekirse para üstü olarak Drahmi'de verebileceğini, çok yorgun ve hattâ biraz hasta olduğumu ve uyumak istediğimi söyledim...
Yüzüme bir kez daha baktı...
Hiç bozukluğun yok mu dedi...
Cebimde ne var ne yok, demir paraların hepsini döktüm masasının üzerine...
İki-üç mark, üç-dört drahmi ve bir kaç lira vardı...
Liraları bana doğru itti, "Bunlar sana karşıda lâzım olur." diyerek... Bugünün parası ile on yeni lira bile etmeyecek olan metal mark ve drahmileri aldı.
Sonra bana döndü; "Sen benim misafirimsin bu gece" diyerek devam etti. "Bu küçük parayı senden ve benden yana bir ticaret olsun, aklımız kalmasın birbirimizde diye alıyorum... Yukarıda Onassis'in kaldığı bir oda var... Orada yat, uyu ve dinlen...
Karnın açsa yemekte göndereyim odana...
Sabah altıda uyandıracağım... Müşteriler var, Ertürk'le Çeşme'ye geçecek... Onları bıraktığım araba ile seni de bırakırım limana..." dedi.

Yemek istemedim. Karnım da toktu zaten. Elini uzattı bana... "Adım Theodore, iyi uykular... Güzelce dinlen..." dedi.

Merdivenlerden yukarı çıktım... Az sonra bir sürahi Limonata ve bir şişe su getirdi, oda servisi.
Deliksiz bir uykudan sonra, sabah altıda çalan telefonla uyandım. Theodore, "Goodmorning... Yakalaman gereken bir bot var." diyordu gayet neşeli bir sesle...


Feribota binerken, son kez tokalaştık Theodore ile..
Kendisine nasıl teşekkür edeceğimi bilemediğimi söyledim...
Yunanlıların kendilerine has o metalik aksânı ile, "World is so small... Maybe anytime, anywhere, we'll meet again... We're brother." dedi.. (Dünya küçük... Belki bi gün, bi yerde yine karşılaşırız... Biz kardeşiz.)

Gün yeni doğuyordu Anadolu'nun üzerinden...
Ben Ege'nin karşı kıyısına geçiyordum...




Görüşümü değiştiren Yorgo ve Theodore için..

Salı, Ocak 15, 2008

Ş. Hakan Kündük / Nüks Again

Çok akıllı, çok zeki ama çok kendi kendine bir adamdı Hakan..
1980'li yılların başında tanımıştım O'nu.. Diş hekimiydi.. Bir oğlu vardı..
Kedileri ve balıkları çok severdi.

Sonra bir müddet görüşmedik.. 90'lara doğru tekrar harlandı ilişkimiz..
Günde iki paket Samsun içerdi. Kafası iyi olduğunda, rakı masalarında yüksek espriler yapardı.. Çoğu kişi anlamazdı esprilerinin inceliğini..

Geçen sene akciğer kanseri olduğunu öğrendi.. Kemolar, Işınlar.. Hiç kaybetmedi direncini.. Dalga da geçti hastalığı ile..

Baştan "tümör küçüldü, yırttı." filân olduk..
Kendisi de öyle diyordu, doktorlar da..

Sevinmiştik..

Üç dört ay önce, msn'de kişisel iletisinde "Nüks Again" yazınca anlamıştım yine kötüye gittiğini..

İki kez yemeğe çıktık.. Birisi erkek erkeğe, arkadaşlarla..
Diğerinde eşlerimiz de vardı.. Erkek erkeğe yapılan yemekte, duygulanmış, gözleri dolmuş ve masada bulunanları derinden etkileyen bir konuşma yapmıştı..

Bu yemekleri organize etmemi isterken, "Hadi, elini çabuk tut.. Çocuk askere gitmeden yap şu yemekleri.." diye ölümüne gönderme yapıyordu..

Dün gece çocuk askere gitti.

Birazdan, Alsancak Hocazade Camiinden uğurlayacağız O'nu..

** ** **


Sabahları kalkıp, kapıları açıyorum
Bütün herkes geliyor.
Serçeler, kumrular, isa çiçekleri
Bulutları çağırıyorum, geliyorlar
Gökyüzü çok fena mavi
Yürüyemiyorum, ayaklarım yok
Sanki bir ruhum
Sanki bir badem ağacıyım
Benim çağlalarımı yiyin
Bir kadeh rakıyla
Dünyada can'ın yaşadığını hatırlamak için

Ş.Hakan Kündük



Hakan Kündük Sitesi..

Cumartesi, Ocak 12, 2008

Nezleyim..

"Benim bilebildiğim ve tâkip edebildiğim blog âlemindeki genel uyuşukluk ve kış uykusu bana da bulaştı kanımca.. Gülçin'i ayrı tutarak yazıyorum bunu.. İyi gidiyor O.. Nazar değmesin..
Hep, Rehâvi, Gamze, Espresso, Su Kabağı, Jubelum, Çalışan Anne, Ege Mavisi.. Başlangıçtaki enerji bir şekilde kayboldu.. Yedinci Oda zaten arada sırada yazıyordu, başından beri..
Sıfır Noktası, kötü zamanlar geçirdi.. Yavaş yavaş iyileşecek..
Berceste ve Return2 kepenk kapattı..

Yaklaşık bir haftadır devam eden boğaz ağrısı ve öksürük etken midir, bilmiyorum.
Diğer yanda sigarayla savaşıyorum. Ne zaman denesem bunu, hep bi uyuşukluk gelmiştir üstüme..
Kafam da karışık biraz.
Aklımdaki bazı konuları yazmaya başlayamıyorum.
Yazdıklarımı da yayınlamıyorum.

Biraz dinleniyorum.
Ama, bir yere gitmiş değilim, buralardayım.."
gibisinden bir şeyler yazıp, bir müddet yok olacaktım ki,
bir sigara yakmaya,
kendime gelmeye karar verdim..
Kim ne derse desin, isteyen Mother Fucker'da şeyimi yesin..
Ben aslan gibi buralardayım..

Çarşamba, Ocak 09, 2008

Bir Varyag geçti, var mıdır yok mudur, Varyok mudur belli değil

Vaziyetler, ortamlar neydi o aralar:

2001 yılında ABD'den yeni dönmüştüm. Bir yandan 2001 ekonomik krizi tüm şiddetiyle iş imkanlarını yok etmişti, hala ediyor, diğer yandan ikiz kulelerin altında kalan dinci radikalizmin üzerime çöken ezikliği ile pusulayı şaşırmış vaziyette İstanbul'da biraderin yanında kalırken karşılaştım Varyagla.

Aslında "iyi ki ikiz kulelere saldırı sırasında New York'ta değildim" diyordum. Orada kalan, özellikle ortadoğulu yabancıların, sözde "demokrasi ve özgürlükler ülkesi"nde ne gibi haksız uygulamalara maruz kaldıklarını basından, internetten takip ediyordum. Siyasal islama kaymaya ramak kalmış ülkeye gelmiştim. Koalisyon iktidarının son çırpınışları hissediliyordu. Ben ABD'den hiç haz etmediğimden dönmüştüm, 11 Eylül'den 3 ay önce, ama bu olay benim gibi Ortadoğu'nun laik insanlarının önünü tıkamıştı. Bir daha ne Amerika'da ne Avrupa'da rahat yaşayabilecektim. Çünkü Ortadoğu'dan gelen artık zanlı muamelesi görüyordu. Türkiye'den gelmek yeterli idi. Yok "ben laik kesimin adamıyım, radikal olan onlar" gibi açıklamalar ne Amerikalıyı ne Avrupalıyı kesiyordu. İşin acı tarafı, bu konularda daha dengeli olan Avrupa bile kademe kademe ABD yanında saf tutacaktı. Özellikle benim için o sıralar neydi Türkiye desen: 1999 Marmara depremi üzerine ekonomik kriz gelmiş, iş yok, ABD'ye dönmek istemiyorum, Avrupa yolu kapalı. E kayıtdışı yollar desen; onlarla işim olmaz. Dönsem toplumsal baskı, şiddet, aşağılama her şeye maruz kalabilirim. Türkiye'de sıkışıp kalmışım. Türkiye desen, burada ayrı bir toplumsal baskı mekanizması işliyordu: "Maço, dan-dun, hırt kültür"e yeniden alışma zorunluluğu vardı tepemde giyotinin sivri bıçağı gibi bekleyen. Tüm zorluklarına rağmen yeniden uyum sağladım(sayılır). Ama bu Varyag olayı üzerine temiz bir yıl daha işsiz kalmışımdır.


(Ben de ordaydım hesabı)

İşte İstanbul boğazından geçerken gördüğüm Varyag, o sıralar içinde bulunduğum o kasvetli, iç bunaltıcı durumun aynası gibiydi. Dümensiz, motorsuz, nereye çekersen oraya gidecekti. Eyvallah diyecekti.


(Şöyle daha dikkatli bakarsanız, bissürü tip yanına varmak için denize açılmış. Töredendir. Her zamanki halimiz:)

Nerden geldin nereye gidiyordun Ey Varyok:

Bu gemiyi gördüğümde ortada bir teknoloji transferi olduğu belli idi. Tamamen boşaltılmış, paslı ama bir fikir veren. Ukrayna'ya Sovyet Rusya'dan miras kalan geminin, 2 yıl önce yeniden Çin Egemenliğine geçen eski Portekiz sömürgesi Macau'da kumarhane olması düşünülüyordu. Çin Halk Cumhuriyeti gemiyi satın almıştı. Ama sonraları bu gemi'nin Çin'in deniz kuvvetlerini geliştirmek için alındığı anlaşıldı. Belli ki ilk anda ABD ve Tayvan'ın tepkisini aşmak için kumarhane hikayesi uydurulmuştu. En çok da Macaulular gaza gelmişti. O kadar tepki göstermişlerdi bu işe boşu boşuna. Neyse tüm diğer ülkelere geçmiş olsun. Çin'in yeni uçak gemisi hayırlı ve uğurlu olsun.

Sonuç bir var bir yok:

Çinli devlet adamlarının ne kadar iyi diplomat oldukları, Batı'daki uluslararası ilişkiler yayınlarında pek yer almaz. Ama artık yer alsa iyi olur. Türk diplomatlardan bahsetmiyorum zaten. Onların gemisi dümensiz ve motorsuz. Römorkör kiminse, kılavuz nereye çekerse, oraya gideceğiz onlarla...eli mahkum...bir var bir yok.

Şimdi benim için Türkiye desen: Bir yandan yine kıstırılmışlık duygusu devam ediyor. Ama diğer yandan bana iş ve barınak sağladığı için minnettarım. Ama kültür, gelenek ve göreneklerine aceyip kılım. Ama yine de minnetarım şeklinde ikilemlerle devam ediyoruz.

Çin a nay yavrum,
Çin a Çin a nay. (Hopa çin a kısmına girmiyorum :)

Ara yayın

Yehova Şahitleri hareketini duymuşsunuzdur. Peki Yalova Şahitlerini duydunuz mu?

Söyle tanımlanıyor: Yalova'nın il olması için yalandan şahitlik yapan o dönemki merkez kıraathanesi müşterilerinin sıfatı.

tansu çiller bu güzide ilçemize gelmiş ve sormuştur:

- sevgili bayburtlular, batburt'un il olduğuna şahitlik ediyor musunuz? (efendim bayburt değil yalova)

-öhü sevgili bayburtlular, batburt'un il olduğuna şahitlik ediyor musunuz?

+ elhamdülillah ediyoruz.

- yaptım gitti.

Kaynak: http://www.ulusözlük.com/ "oh bebek" rumuzlu kişi

Cumartesi, Ocak 05, 2008

Mustafa Mutlu / Gazete Vatan'dan..

İngiliz kökenli moda merkezi Harvey Nichols, 2006 yılında İngiltere’den sonra Türkiye’de de bir mağaza açtı. Mağaza, lüks alışveriş merkezi Kanyon’da bulunuyor... Net 8 bin metrekare kapalı alana sahip. İsterseniz siz buna ‘80 adet 100 metrekarelik daire’ de diyebilirsiniz. Üç katlı mağaza için 13 milyon dolar harcandı. 300 kişi çalışıyor. 300’den fazla marka ve 150 bin çeşit ürün yer alıyor. En pahalı ürün 14 bin dolara satılan Bottega Veneta marka çanta. En ucuz ürün ise 20 dolara çorap. Günlük cirosu yaklaşık 120 bin dolar. Birinci katında “klasik şıklığın duayeni” Giorgio Armani, “Holywood yıldızlarının ayaklarında devleşen” ayakkabı markası Salvatore Ferragamo, “deri çantada dünyanın bir numarası” Loewe, “kişisel bakımı bir ritüele dönüştüren” Kuaför Ata bulunuyor... Ayrıca bir de “Juice Bar...” İkinci katta, “kişiye özel alışveriş hizmeti” veriliyor. Geniş ve rahat oturma grubu, aynalarla kaplı duvarlar, yiyecek-içecek servisi ve emre amade satış elemanları... Chanel, Jo Malone, Lanvin, Pierre Hardy, Camilla Skovgarda gibi markalar da cabası. Üçüncü katta yine dünyanın en pahalı markaları ve bir de “Gurme Market...”

***

Gelelim bir “reklam yazarı” gibi bu mağazadan söz etmemin nedenine: Böyle bir mağazayı sırf “rahat alışveriş edebilmek” için kim kapatır? Dubai Şeyhi... Evet! Suudi Kralı... Evet! Dünyanın en zengin adamlarından Bill Gates... Evet...
Peki; Türkiye’den kim kapatabilir? Belki kapatabilecek başka birileri de vardır ama dün öğrendik ki bugüne kadar bunu yapan tek kişi, Başbakan Erdoğan’ın eşi Emine Erdoğan olmuş... Emine Hanım her ayın belli günlerinde... Dikkat edin, “bir kez” değil... Her ayın belli günlerinde birkaç yakın arkadaşıyla akşam saatlerinde Kanyon’a gelir ve garajdan özel bir asansörle bu mağazaya çıkarmış... O sırada da mağazaya başka hiçbir müşteri alınmazmış! Sonra da Hanımefendi’nin canı bazen film seyretmek istermiş... O zaman da mağazadan Kanyon’un konforlu sinema salonlarından birine geçermiş arkadaşlarıyla... Tahmin edebileceğiniz gibi o salon da halka kapatılırmış!

***

Başbakan’ın maaşı aşağı yukarı 12 bin YTL, bu mağazadaki bir çantanın fiyatı bile çok daha pahalı... Demek ki Başbakan, “Maaşımla geçinmekte sıkıntı çekiyorum” derken, Emine Hanım’ın bu “lüks merakı”nı anlatmaya çalışıyormuş aslında! Allah’tan çocuklarının düğününde “yakınları” çok takı taktılar da, oğullarını-kızlarını “bursla” okutmak zorunda kalan bu ailenin “hanımefendisi” artık mağaza kapatabilir hale geldi!

***

Dün bu konudan söz ettiğim bazı arkadaşlar, “Ne o, kıskandın mı?” diye sordu. Hayır kıskanmadım... Böyle “zengin ve güçlü” bir Başbakanımız olduğu için gurur duydum...
Siz de kıskanmayın ne olur!
Çalışın, sizin de olur!


*****

Danke Schön Tez..

Perşembe, Ocak 03, 2008

ERGUN APARTMANI

Nişantaşı'nda, Hüsrev Gerede caddesi yolu ile aşağıya doğru inerken sol kolda kalan Teşvikiye Camî bitiminde hemen bir sol ve ilk sağ yapıp yönünüzü yine aşağı çevirirseniz bulunduğunuz sokağın adı Kalıpçı'dır..
Bu sokak aşağı doğru dikleşen bir yokuşla Beşiktaş'a kadar iner.
Yokuşun yeni başladığı yerlerde, solunuzda Ergun apartmanını bulursunuz.
Yanlış hatırlamıyorsam dört beş katlı bu apartmanın, merdivenle inilen bir de bodrum dairesi vardır. Bu dairenin salonunun da pencereleri hayli yukarıda olup, yol seviyesine bakar..
Yani, meraklı iseniz, yokuştan aşağı inenlerin bacaklarını rontlayabilirsiniz..

1976-1977 yıllarında, Chakotay, Tireli Ahmet, Ortak Serdar, Çin'li Bora ve ben bu evi paylaşmıştık.
Ahmet ve Serdar İTÜ'de okumaya çalışırken, Bora Güzel Sanatlar'daydı.. Bizde Chakotay'la, babalarımızın zulümünden kaçmış, sürünüyorduk..
Terörün, öğrenci olaylarının had safhaya çıktığı dönemlerdi. Bir gece çorbacı dönüşü sabaha karşı bizim grubu, afiş eylemine çıkmış bir grupla karıştırarak o zamanki adı ile Teşvikiye Karakolu'na (Harbiye Karakolu) çekmeleri hâdisesi vardır ki, başka bir yazı konusudur..
Başka bir yazı konusu ise, yandaki eski ev kalıntısından, bize gelen akreplerdir..
Evet, Teşvikiye'nin göbeğinde iki defa akreple karşılaşmıştık.. Ama, dediğim gibi, başka bir yazı konusu..

** ** **

Serdar'la benim hiç paramız yok.. Meteliksiziz..
Tire'li Ahmet, apartman yöneticisi bu arada..:))
Bir gün, "Beyler, kömür alıyoruz.. Sokak kapısına dökülen kömür, bizim bodrum katının altında bodrum(kare) katına taşınacak.. Bunun taşınması için bir kaç adam tutulacak ve 100 lira verilecek.. İsterseniz siz taşıyın.. Parayı size vereyim.." dedi.
Serdar'la birbirimize baktık.. "Tamam ulan.. Adam başı 50 lira bizi bir hafta uçurur.. Taşırız.."

Kömür, şimdilerde olduğu gibi torbalarda değil, dökme geliyor. Önce metalden sapları olan kalın kauçuk kovalara kürekle dolduruyor, aşağı indirip döküyorsunuz.. Yukarı çıkıp tekrar dolduruyorsunuz..
Bitirdik tabi, bir müddet sonra.. Ama ne el kaldı, ne bel, Serdar'la..
Aldık paraları..
Bir mutlu olduk.. O kadar yani..

** ** **

Aylar sonra, evde Ahmet'in olmadığı birgün, Serdar seslendi; "Ortak, gel bak ne göstercem?" diye..
Masaya oturmuş, apartmanın gider defteri açıktı önünde..
İşâret ettiği satıra baktığımda, Kömür taşıma başlığının karşısında 150 lira yazılı olduğunu gördüm.

Ben böyle şeyleri sormadan edemeyen bir tipimdir.. Akşam Ahmet'e sorduğumda "Eeee, Dayıbaşı parası o.." demişti..

Sizin şu anki hislerinizi bilmem ama, biz Ahmet'e hiç kızmamıştık..

** ** **

Yıllar geçti..
Serdar, bir kaç yıl evvel, çalıştığı büyük bir şirketin toplantısı sırasında geçirdiği beyin kanaması sonucunda öldü.
Cenâzesi, İstanbul'dan İzmir'e getirildiğinde, Camide Ahmet'le birlikteydik..
Beraber gömdük..
Kabristandan çıkarken, "Dayıbaşı parasını" ve daha bir çok ortak konuyu hatırlayıp gülümsedik birbirimize, nemli gözlerle..

** ** **

Uzun zaman arayıp bulamadığım bir albümün, Ergun apartmanının bodrum katında çok dinlediğim bir şarkısını dün buluverince, hatırladım bunları..
Şarkı yanda çalıyor..
Beware My Love..