Pazar, Eylül 30, 2007

Aptal bir deneme..

1

Sâdece "Hassikt.." diyebildi. Aracın vuruşu o kadar âni ve şiddetli olmuştu ki, kelimeyi tamamlamaya fırsat bulamamıştı. Havada altı yedi metre uçması ve yere çarpması arasında geçen bir kaç saniyede ölmüştü zâten. Arkadan gelen araçlardan bir tanesinin içindeki erkek çocuk, yağmurda oynaşan far ışıklarında, siyah pardesünün uçuşarak havadan yere doğru süzülmesini, devâsâ bir yarasanın hızla yere konuşuna benzetmişti içinden..

Adamın sağ elindeki siyah, açık şemsiye ve diğer elinde dikkatle taşıdığı çantanın içindekiler sağa sola savrulmuştu.. Su ve çamur birikintilerinin arasında sağlam kalmış bir kaç ilaç şişesi ve bir enjektör görülebiliyordu, zorlukla durabilen araçların ışıklarında. Yağmur olanca şiddeti ile yağıyordu.

Kazânın olduğu yerin tam karşısındaki apartmanın, pencereleri sıkıca kapatılmış teras dairesinde konuşan iki kişi ise yağmur ve rüzgâr sesinden başka bir şey duymuyorlardı. Hoş, araba fren yapabilmiş olsaydı bile, hayli ıslak olan asfalttan öyle fazla da bir ses çıkamazdı zâten.

Serkan, kıçındaki enjektör deliğini, üzerine bastırdığı pamuk ile ovarken "İlaç sonradan yakıyor." diye mırıldandı.
Diğer adam ise neredeyse duymamış gibi,
"Serkan, bi problemimiz var.." dedi.

2

(Aynı gün, dokuz saat önce.. )

Serkan, dâhili hattan sekreterine "kahve lütfen.." dedi, kibar bir tonla. Masasındaki gazetelerin başlıklarına göz ucu ile bakarken, elini yanağına bastırdı. Apse hâlâ oradaydı. Hissedebiliyordu. Ongündür antibiyotik almasına rağmen apse inmemişti. Son bir kaç gece, ağrıdan uykusundan uyandığı da olmuştu.
"Yalnız uyumaya devam mı?" diye mırıldandı, kendi kendine gülümseyerek..

Başarılı bir öğrenim hayâtından sonra yurtdışında master yapmış, askerliğini bitirmiş ve babasının holdinginde çalışmaya başlamıştı. Varlıklı bir sülâlenin oğlu olmasına rağmen, çoğu zengin çocuğunun aksine, çalışkandı. Hiç bir zaman aşırıya kaçmadan, yaşamın tadını çıkartmayı da ihmâl etmezdi.

İşe başlamasını tâkip eden üç dört sene içinde, zâten güvenini kazanmış olduğu babasının daha da gözüne girmiş, holdingin üçüncü adamı pozisyonuna getirilmişti.

Yaklaşık onbeş yıldır aynı görevdeydi. Bundan memnundu da bir taraftan. Genç yaşına rağmen düzenli ve sıradan bir hayat sürüyordu.. Ancak yaşı kırka yaklaştıkça, bir taraftan artık evlenmesini isteyen annesi ve diğer tarafta evlenip boşanmış ve baba evine dönmüş kızkardeşinin vıdıvıdılarından, problemlerinden sıkılmıştı. Babası zâten kendi hâlinde, sessiz bir adamdı. Bu yüzden, belki de hayâtında ilk kez, kendi yaşamı ile ilgili ciddî bir karar vermiş ve bir kaç ay önce ayrı bir eve çıkmıştı.
Para sorunu olmadığından, körfezin karşı kıyısında büyükçe bir teras katı tutmuş, içinide kendince dayayıp döşemişti.
Salona iyi bir müzik seti almış, terasına da bir hamak kurmuş, bir de mangalla görüntüyü tamamlamıştı..
"Ohh.. Gel keyfim gel.."di. Buraya taşındıktan sonra hayattan daha da zevk alır olmuştu.
Nâdiren kızkardeşi, çok nâdir de annesi uğruyorlardı ama bir yandan iyi de oluyordu.. Eni konu bir kadın eli deyiyordu, bekâr evine arada bir.

Kahveyle birlikte bırakılan sudan bir yudum alarak antibiyotiğini içerken, kapıya doğru yürüyen sekreterinin arkasından, küçük kalçaların ve düzgün, uzun bacakların uyumlu salınımına bakmadı.

Babasını hemen hergün görüyordu holding binâsında.
Garip bir saygısı vardı bu adama Serkan'ın. "Siz" diye hitâp ederdi O'na.
Babası ise, karısı ve kızı da dâhil, üçüncü kişilerin yanında oğlundan "Serkan Bey" diye bahseder olmuştu son yıllarda.. Ama, bu resmiyetin ardında, dillendirilmemiş bir sevgi olduğunu bilirdi iki erkekte..
Eli, istemi dışında yanağını ovaladı yine..
"Yirmi tane hap yuttuk.. Geçmedi be.." diye düşündü.
Arkasına yaslandığı sırada gazetede bir habere takıldı gözü.. Askerde sıhhiyeci olan bir gencin, kendisini doktor diye tanıtmasını ve bir sürü insanı dolandırdığını yazmıştı, bir gazete..

"Sıhhiyeci..
Sıhhiyeci..
Tabi ya..
Neden daha önce düşünmedim ben bunu.?
On gün çekilir mi bu ağrı?"
Cep telefonundan, çok alışkın bir hızla, "TAO" ismini buldu ve aradı..
"Kanka, yardımına ihtiyâcım var.."

Dışarıda yağmur başlamıştı.

3

Holding binâsının üst katlarından birindeki odasında, penceresinden dışarıda yeni başlayan yağmuru izlerken çaldı cep telefonu, Teoman'ın.. Ekranda S.O.B. harflerini görünce anladı, Serkan'ın aradığını..
Üniversitede arkadaş olmuşlardı. Serkan, O'nun uçuk kaçıklığını, Teoman ise Serkan'ın sorunsuz parasını sevmişti. Bir program yapıldığında, bir yere gidildiğinde, bir parti verildiğinde finans işine Serkan bakar, buna karşılık, müzik, sigara, uyuşturucu, kadın, kız işlerini Teoman ayarlardı. Okul bittikten sonra ayrılmıştı yolları. Serkan master için yurt dışına gittikten sonra, üç yıl boyunca hiç görüşmemişlerdi.


Teoman kötü bir yaşam sürüyordu. Üvey babası ve annesi arasında, zaman zaman şiddete varan tartışmalar, adamın alkolik olması yaşamı büsbütün çirkinleştiriyordu. Seneler önce, Teoman delikanlılığa geçerken, bir gün evde başka kimsenin olmadığı bir anda, üvey baba garip hareketlerde bulunmuştu O'na karşı. Olayın anormâlliğini farkettiği anda, cebindeki minik sustalıyı öyle bir beceri ile çekmiş ve öyle bir bakış atmıştı ki, adama.. Bir daha böyle bir girişimden korkmuştu, üvey baba.
Bu evden, bu yaşamdan yırtmak lâzımdı.. Yırtmak lâzımdı.. Yırtmak lâzımdı.. Yırtmak...
Birşeyden yırtabilmek ve istenen yaşama kavuşabilmek için de bir tek şeye ihtiyaç vardı; Para.
Çok para.

Lise döneminde, sınıf arkadaşlarına uyuşturucu satarak girmişti bu boktan dünyâya.
Bir zaman sonra, malın çeşidinden, iyisinden, kötüsünden anlayan biri olup çıkmıştı. Bir seferinde, gittiği âlemde, kız arkadaşının aşırı dozdan ölümünde, tereyağından kıl çeker gibi sıyırmıştı kendini bu olaydan. Kafası ince detaylara iyi çalışırdı. Poliste kaydı, ya da pis bir iş yaptığını gösterir en ufak bir kanıt yoktu hiç bir yerde.
Üniversitede bu işleri biraz yavaşlatmıştı. Serkan'la dostluğu ilerletince eskisi kadar paraya ihtiyâcı da kalmamıştı.

Üniversiteden mezun olduklarında, Serkan yurtdışına gideceğini, bir lokantada, öğle yemeği sırasında söylemişti.. "Yarın gidiyorum.. Sepeti koluna, hadi herkes yoluna." demişti, gülerek..
Teoman ağzındaki pilavı zorlukla yutmuş ve tıkanmıştı. Beş yıldır birlikte okuduğu, iyi-kötü bir sürü şey paylaştıkları kankası, yarın hayatından çıkıyor ve bunu kendisine şimdi, yirmidört saatten az bir zaman kala söylüyordu. Ciddî olarak öfkelenmişti Serkan'a..
Önünde yarısı kalmış pilav tabağına boş gözlerle bakarken, diğer eli, ceketinin cebinde, sustalının düğmesini okşuyordu bilinçsizce..

4

Ayrılmalarından üç yıl sonra, Teoman'ın hayâtını tamamen değiştirecek ama Serkan'ı hemen hiç etkilemeyecek bir raslantı ile, yine kesişti iki genç adamın yolları..

Erzincan'a kısa dönem askerliğini yapmak için giden Teoman, üçüncü günün akşamı, loş ışıklı yemekhânedeyken, arkasından sessizce yaklaşan birinin kafasına attığı şaplakla irkildi.
Diğer erlerin şaşkın bakışları arasında, hızla arkasına dönerken, eli, ânî bir refleksle üniformasının boş cebine gitti.
Sustalının cebinde olmadığına afallaması bir kaç sâlise sürdü. Asıl şaşkınlığı Serkan'ı tanıyınca yaşadı çünkü.

****

"Ne alâka?" dedi, Serkan. "Sen askerliğini daha önce yapmış olmalıydın.."

Teoman, okul bittikten bir müddet sonra, ufak bir hastanede erkek hemşire olarak işe başladığını, bu konuda az da olsa bir eğitim aldığını, enjeksiyon, pansuman ve ilk yardım konularında bir şeyler öğrendiğini, bunun da kendisine şimdi revirde çalışma imkânı verdiğini ve taburunun sıhhiyecisi olduğunu anlattı.
Askerlik görevleri tamamlanıncaya kadar, hem eski günleri, hem ayrı geçen üç yılı, hem de geleceği konuştular.
Serkan, döner dönmez babası ile birlikte çalışmaya başlayacaktı. İşi hazırdı. Teoman'ın ne yapacağı ise belli değildi. Serkan "Biraz sabret bakalım.. Ben bir düzenimi kurayım da.. Sana da bişeyler ayarlarız sanırım, bizim orada" diyerek, Teoman'ın iki yıldır kararmaya yüz tutan umutlarını yeşertiyordu, zaman zaman.

****

Askerlik bittikten yedi ay sonra, bir gece telefonu çaldı, Teoman'ın.. Rahat konuşabilmek için, dumanlı ve gürültülü kulüpten sokağa attı kendisini.
Serkan " Yarın öğleden sonra üçte holdingte ol. Üstüne başına, traşına dikkat et.. Mahmut beyi bul.. Gerekeni yapacak. Başka kimseye de benden bahsetme.. Yakın arkadaş olduğumuzu bilmelerine gerek yok. Yarın öbürgün lâf olmasın." dedi gülerek.
On gün sonra, Teoman satın alma departmanının alt kadrolarından birinde, fenâ sayılmayacak bir maaşla işe başlamıştı..

Bir kaç sene sonra ise, satın alma müdür yardımcılığına kadar yükselmiş, kendisine bir ev tutmuş, daha iyi bir hayat sürmeye başlamıştı.. Daha doğrusu, hayâtı dışarıdan öyle gibi görünüyordu.

Gece âlemlerini eskiden beri sevdiği için, şimdilerde cebi biraz para da görünce, artık sâdece uyuşturucu patikalarında değil, kumar virajlarında da sürter olmuştu.

Bundan Serkan'ın haberi yoktu. Serkan onbeş yirmi günde bir Teoman'ın evine uğruyor, içki içip makara yapıyorlardı. Yine bâzen, eve bir kaç paralı kadın getirerek birlikte felekten geceler çalıyorlardı. Teoman böyle gecelerde mutlaka içinde farklı maddeler olan cigaralar sarıyor, arada bir Serkan'a da uzatıyordu. Serkan, nâdiren yapılan bu eylemde öyle fazla da bir mahsur görmediğinden, dumanlanıyor, biraz kafa bularak neşeleniyordu.

Böyle gecelerden birinin sabahında, çok fazla kaçan âlkôlle birlikte alınan uyuşturucu sonrasında, uyandıklarında garip bir manzara ile karşılaşmışlardı. İki rus kadın gitmişti. Cüzdanları boşaltılmıştı. Büfenin üzerinde sadece sim kartlar kalmıştı telefonlardan geriye..

Ama onları ürküten asıl şey, ikisininde aynı yatakta çırılçıplak uyanmalarıydı.

Hiç bir şey hatırlamıyorlardı. Aynaya baktıklarında daha da şaşırdılar..

Serkan'ın yüzüne siyah bir boya ile bıyık çizilmişti. Teoman ise yüzü gözü makyajlı, dudakları rujlu bir görünümde çıkmıştı yataktan.


Bu aralarında ortak bir sır olarak kalacaktı.

Ama, Teoman, nedendir bilinmez, beyninin bir kenarında Serkan'ı üvey babasına benzetmişti, o günden sonra..

5

Serkan'ın ayrı bir eve çıkması ile Teoman'ın satın alma müdürü olması hemen hemen aynı zamanlara rastlar. İki arkadaşın ilişkilerini, arada bir görüştüklerini, âlemlerini, Teoman'ın geçmişini bilen kimse yoktu. Serkan ailesine bile Teoman ile olan ilişkisinden bahsetmemişti. Bunun nedenini kendine sorduğunda bile, net bir yanıt bulamıyordu. Örneğin bu kadar zaman içersinde, O Teoman'ın evine defalarca gitmiş olmasına karşın, Teoman O'na bir kez bile gelmemişti. Kaç defa mangal partisine dâvet etmişti oysa.

Öyle bir gölge adamdı işte Teoman, O'nun hayâtında.

Holdingte iş vermesini rica ettiği tek kişi olan Personel Müdürü Mahmut amca bile ölmüş gitmişti.

Arkadaşlıkları, kendi aralarında bir sır gibiydi. Bu özellikle o garip geceden sonra daha da pekişmişti.

Diğer tarafta, Teoman, kumarda fazlaca açılmış ve borçlanmıştı. Bu öyle maaşla filân ödenebilecek bir rakam değildi artık. Satın alma müdürüydü holdingin.. İki kalem oynatayım mı acaba diye geçmişti aklından zaman zaman..

Kararını verdi.. Biraz bir şeyler yapmalıydı burada..

Gece, bir kaç telefon görüşmesinde, fatura altı yüzde onbeş ilâveleri ile bir kaç ayda bu parayı toplayacağını hesapladı.

****

Ertesi gün, Serkan'ın sekreteri "Babanızın arkadaşı Cemal bey, sizinle görüşmek istiyor." dediğinde, anlamamıştı ilk anda bunun nedenini.. Öyle ya.. Cemal amca yıllardır babasının hem çok yakın arkadaşı, hem de holdingin demir-çelik aldığı şirketin patronuydu. Bir problem mi vardı acaba?

Ahizeyi kaldırdı; "Nassın Cemal bey amca?" dedi.

Cemal bey, kısaca, şirketinde çalışan bir adamın telefonlarını dinlemeye aldıklarını, Serkan'ların holdingin satın alma müdürü Teoman beyin dün gece bu adamla bir görüşme yaptığını, bu işten pis kokular çıktığını, dikkat edilmesi gerektiğini, bunu da Serkan'a söylemesinin sebebinin, artık yaşlanmaları olduğunu, uzun yıllardır dostu olan arkadaşını, Serkan'ın babasını böyle konularla üzmek istememesi ve bu işlerle artık gençlerin ilgilenmesi gerektiğini anlatarak, bitirdi konuşmasını.

Serkan, Cemal bey bir şey söylüyorsa, onun doğru olduğunu öğrenmişti.

****

Bir kaç gece sonra, Teoman'ın evinde rakı masasında sâdece ikisi vardı.
"Ne yaptın?" diye sordu, Serkan âniden.
"Kime be?" diye yanıtladı Teoman..
Bir kaç saniye bile beklemedi Serkan. Demir-Çelik şirketinin ve Teoman'ın avanta istediği adamın adını söyleyiverdi bir çırpıda.

Teoman'ın rengi değişti. O'da Serkan'ı tanırdı. Bildiği bir şey olmasa, emin olmasa sormazdı böyle şeyleri..

Uzun bir sessizlik oldu masada..

Serkan "Neden ve ne kadar?" diye fısıldadı.

Daha uzun bir sessizlikten sonra bu kez, Teoman fısıldadı;

"Kumar.. İkiyüzbin dolar."

Bir kelime bile etmeden masadan kalkıp giden Serkan, ertesi gece aynı saatlerde Teoman'ın evinin kapısındaydı.. İçinde ikiyüzbin amerikan doları olan çantayı, kapıdan teslim ederek, yine bir gece önceki gibi sessizce karanlığa karıştı.

6

Yılbaşı zamlarında, maaşının aynı kaldığını gördüğünde bunun bir ceza olduğunu hissetti, Teoman. Holdingte hem herkesin en az yüzde on zam aldığı hem de evrakların tamâmını Serkan'ın imzaladığını da biliniyordu.

Teoman düşünüyordu. Düşünüyordu. Düşünüyordu.

Bir akşam telefonu çaldı Serkan'ın. Ekranda "Tao" ismini görünce, tereddütte kaldı.. Ama açtı.
Teoman, "Yarın sana borcumun bir kısmını elden vericem. dedi, kısa bir hoş beş sonrasında.
Serkan sevinmişti biraz. Demek ki doğru yola giriyordu arkadaşı.
Hâlbuki, Teoman'ın düşünceleri çok farklıydı.
Asıl kumar borcu yüzyirmibin dolardı..Ve henüz onuda vermemişti. Serkan'a yirmibin dolar gibi bir ödeme yapacak, en azından ilişkiyi devam ettirecekti. Sonra da Serkan'ı ortadan kaldırmanın bir yolunu bulacaktı.

Ertesi gün yirmibin doları Serkan'ın masasına bırakırken, evine dâvet etti. Kırmadı Serkan O'nu. Akşam havadan sudan bahsederek bir kaç kadeh rakı içtiler..

"Bir akşam sen de gel artık. " dedi Serkan ayrılırken..
"Gelicem.." diye tısladı Teoman. "Bu yakınlarda gelicem.."

Serkan o gece evine döndüğünde, yatağa girerken dişinin ağrıdığını hissetti..

7

(İlk güne dönüş.)

Dışarıda yeni başlayan ama gittikçe şiddetlenen yağmuru seyrederken çalmıştı telefonu Teoman'ın.
Arayan Serkan'dı.. Ekranda S.O.B. diye çıkıyordu numara.. Bir kaç ay önce değiştirmişti Teoman bunu. Bir seferinde Serkan anlamını sormuş, O'da "Serkan, Oğlum, Büyüksün.." demişti. Hoşuna gitmişti O'nunda.. Oysa ingilizcede bunun "orospu çocuğu" anlamına geldiğini çoğu kişi bilirdi.

"Efendim." diye açtı telefonu Teoman..

"Kanka, yardımına ihtiyâcım var.."

"Ne oldu?"

"Abi, on gündür antibiyotik kullanıyorum, bana mısın demedi dişimdeki apse.. Ağrım da geçmiyor.. Bak yarın hem bana gel, hem de bir iğne yap.. rahat uyuyayım artık yav.." dedi Serkan.

Kafası çok süratle çalışan Teoman gözünü dışarıda artık deli gibi yağan yağmurdan ayırmadan konuştu.

"Bu akşam uğrayayım eğer işin yoksa.. Kimse yoksa yâni.. Hani, kapıcı bile uğramasın.."

Serkan bir an duraladı, "Okey" dedi.. "Akşam bekliyorum.. Ne yiyelim? Ben mâlûm, ilaç alıyorum. İçki içmiyorum."

"Bir şey alma.. Sen bak keyfine.. Ben bir şeyler atıştırır öyle gelirim. Hattâ geç gelirim.. İğneni yapar bir kadeh bir şey içer, kaçarım sonra.. Sen de dinlen.. Yalnız, sürpriz ziyâretçi olmasın, yeter.."

8

Gece saat sekiz civarlarında yağmur hızından bir şey kaybetmeden yağmaya devam ederken, Teoman evde çantasına bir kaç enjektör attı. Ağrı kesici ilaç şişelerini ve akşam iş dönüşü, eskiden çalıştığı polikliniğe uğrayarak kolayca çaldığı ufak şişeyi özenle yerleştirdi.
Siyah Pardesüsünü giydi. Şemsiyesini aldı. Çantası ile kapıdan çıkarken, eğer gözlemci biri O'nu görseydi, ürkek bir tavrı olduğunu hissedebilirdi. Kapısını usulca çekti. Yolun karşısındaki arabasına gözucu ile baktı, sonra döndü, otobüs durağına doğru yürüdü. Gök delinmişti sanki.
****
Serkan'ın evinin önündeki durakta inmedi.. Bir durak sonra inerek, geriye doğru yürüdü. Soğuk Şubat gecesi, saat dokuza yaklaşıyordu. Şemsiyesinin altından, yağmurdan görebildiği kadarı ile Serkan'ın çatı dairesine baktı. Loş bir ışık vardı.
"Öyle bir an kollamalıyım ki.. Kimse girdiğimi, çıktığımı görmemeli."
Apartmanın girişine çok yakın bir sundurmanın altında, şemsiyesinin üzerindeki suyun süzülmesini bekledi, beş on dakika.
Bahçenin kısa beton yolunu çabucak geçip, Serkan'ın ziline bastı.. Açılan kapıdan içeri süzüldü.
Ayaklarını girişteki paspasa iyice kuruladı. Asansöre girip yediye bastı.
Serkan kapıdaydı.. "Hoşgeldin."
Teoman cevap vermeden, çabucak içeri girdi, kapıyı yavaşça kapattı. Sonra "Hoşbulduk.. "diye yanıtladı Serkan'ı, elindeki şemsiyeyi uzatırken;
"Şu şemsiyeyi banyoya koy da iyice süzülsün.."
Serkan banyoya yürürken, O, çantasından çıkarttığı bir çift galoşu çabucak takıverdi, ayakkabılarının üzerine. İçeri geçti, öylesine ilişti bir koltuğun kenarına.
Salona dönen Serkan; "Şemsiyenden çok ıslanmadığın anlaşılıyor, neredeyse kuru gibi.. Arabayla geldin di mi?" diye seslendi.
"Hı hı.."
"İyi bâri, park yeri bulmuşsun.."
"Hııı.."
"Ne oğlum bu haa, hıı.. Rahat ol biraz.. Öyle ayağında galoşla filân da tam Nörs olmuşun valla.. Vereyim mi bir içki?"
".. Önce iğne işini bi bitireyim de.."
"Sen bilirsin..Benim de şu ilaç işleri bitsinde bir gece mangala gel hakikaten. Bi keyif yapalım.. Bu terasın keyfide mangalsız olmuyor be Teo.."
"......"

****
Teoman kalktı, masaya bıraktığı çantasını açarak, enjektöre önce dörtte bir oranında ağrı kesici, sonra hemen hemen sonuna kadar, üzerinde "Potasyum" yazan şişeden sıvı çekti.. Salondaki büyük koltuğa uzanırken, eşofmanının arkasını sıvayan Serkan, Teoman'ın bu işi ne kadar serî yaptığını göremedi. Ayrıca enjektörün havasını almadığını ve sıvı potasyumun içinde kalan minicik hava zerreciklerini görseydi de, bir şey anlamazdı zâten....

9. ve son bölüm

Zil öyle bir anda çalmıştı ki..
Serkan, neredeyse arka baldırına kadar indirilmiş eşofmanı ile koltuğa yarı uzanmış durumdayken..
Ve Teoman henüz elindeki enjektörle, çantasının yanıbaşındayken..

Zil o sırada çalmıştı.
Bir an gözgöze geldiler.
Teoman'ın gözünde soru ifâdesi, Serkan'ın yüzünde şaşkınlık vardı..
Bir müddet öylesine beklediler.
Serkan, göz deliğinden dışarıya ışık sızdığını, dışarıdaki herkimse O'nun en azından evde birileri olduğunu bildiği için kapıyı açması gerektiğini düşünürken, zil bir kez daha, daha uzun çaldı.
Serkan, toparlanıp kapıya doğru yürürken, Teoman'ın enjektörü çabucak çantaya kaldırdığını farketmedi.
Göz deliğinden baktığında "AllaAllaa.." diye geçirdi aklından.. "Ne Alâka.. Gelmez gelmez.. Kapıyı çalacağı tuttu... Açmasam olmaz.. Bu, şimdi göz deliğinde değişen karaltıdan, birilerinin dışarı baktığını da uyanıyodur."
****
Zile basmadan önce, saatine bakmıştı adam. "21.22.."
Normâl bi saat diye düşünmüştü.. "Yemeğini yemiştir."
İkinci kez basmadan önce, içeriden gelen ışığı farketmişti, delikten. Tâkip eden bir kaç saniye içinde ise evde en azından bir kişinin olduğundan emin olmuştu. Belki Serkan'ın bir arkadaşı vardı.. Eğer öyleyse,döner, giderdi evine.
Açılan kapının ardında Serkan'ı görünce rahatlamıştı.. Bu konu bu gece bitmeliydi.. Ama bir gariplik vardı.
Eşofman.. üstelik belleri toparlanmamış, dağınık..

"İyi akşamlar Serkan.."
"İyi akşamlar Abi."
"Hayırdır hastamısın?"
"Evet abi, şu anda da iğneci var.. Tam da yapmak üzereydi.."

Serkan bunu söylerken, adamın söyleyeceği şeyi söyleyip gideceğini düşünmüştü.
Ama, dâvetsiz misafirin daha önce bel fıtığı yüzünden onlarca iğne yemiş olması, hattâ buna çok alışkın olduğu için iğneyi yatmadan, ayakta yaptırıyor oluşu bu konuyu hiç önemsememesine nedendi. Söyleyeceği şeyin ise, kapı eşiğinde başkalarının duymaması gereken bir konu olduğunu düşünmesi ve "İçeri girebilirmiyim?" sözleri..
hiç farkında olmadan,
Serkan'ın hayatını kurtarıyordu.
Çünkü, içeride Teoman, yeni açtığı şırıngaya saf ağrı kesiciyi çekerek havasını çoktan almıştı..
****
Adam içeri girdiğinde, sol taraftaki yemek masasının yanında duran diğer adama "iyi akşamlar.." dedi.
Bu adamın, iğneciye benzeyen tek tarafı, elinde tuttuğu enjektördü.
İğneci cevap vermedi. Garip bir soğukluk sezmişti misâfir.
"Siz bakın işinize, ben terasta bi sigara içeyim o sırada."
Sigarasını yakarken, hamağa ve hemen demirlerin kenarında, açıkta duran yağmurdan sırılsıklam olmuş mangala takıldı gözleri. "Acaba, buna da gıcık kapmış olabilirler mi?" diye düşündü.
Sonra göz ucuyla içeri baktı. Serkan ve iğneci koridordan arka tarafa doğru yürüyorlardı. Salonda büyük kanepenin üzerindeki beyaz yastık ve örtü, sanki Serkan'ın orada yattığını, hattâ eğer gelmeseydi, iğneyi o kanepede yiyeceği izlenimini vermişti adama.
****
Teoman, evden çıkarken, ne terastaki adama ne de Serkan'a allahaısmarladık dememişti. Öyle, sessiz, sakin çıkmıştı kapıdan. Ama asansörde aynaya yumruk atmamak için zor tutmuştu kendisini.. Nereden çıkmıştı bu dallama..? Kim olduğunu bile bilmiyordu. Sormamıştı Serkan'a. Ayağındaki terliklere bakılırsa, apartmandan birisiydi herhâlde..
"Siktir.., siktir.. siktir..." dedi dişlerinin arasından, sinirle..
Apartmanın önünden, karşı durağa geçerken yağmurun hâlâ aynı şiddetle yağdığını ama şemsiyesinin kolunda kapalı olduğunu farketti. Sol eliyle tutukluk yapan düğmeye basmaya çalışırken, sağından üzerine doğru süratle gelen farları gördü. "Hassikt.. " diyebildi sâdece.. Araç o kadar hızlı vurmuştu ki, şemsiye de havalanmış ve yere düşerken açılmıştı.
****
"Hayırdır Serkan.. Ne iğnesiydi?"
"Abicim, dişimde bi apse var, on gündür geçmedi ya. Gece uyutmuyo, o kadar antibiyotiğe rağmen.. Bi ağrı kesici vurdurayım.. Bu gece rahat uyuyayım dedim.."
"Anladım, geçmiş olsun.. Şifâ olsun.."

Sessizlik..

Yağmur ve rüzgâr sesi..

"İlâç sonradan yakıyor.."
"Serkan, bi problemimiz var.."
"Nedir abi?"
"Ne kadar oldu sen buraya taşınalı?"
"İşte.. ne bili'im.. beş altı ay.. Neden ki"
"Olum, sen gelene kadar bana hiç bi şi demiyolardı.. Şimdi bu alt kattaki Necdet abi var ya.. İkidir mangal yakınca haber gönderiyo.. Sana da gıcıkmış.. Bundan sonra dikkat etmemiz lazım. Bu mangal mevzusu bitiyo galiba.."
"Deme be Haluk abi, Ben terası tutarken mangal yakçam diye tuttum."
"Dedim bile.. Allah bize ömür versin.. Yaşadıkça mangalı yakçak, kibriti çakçak bi yer buluruz alimallah.."


son..:::)))

Cuma, Eylül 28, 2007

Adressiz Mektuplar

Sanırım 1920'lerde doğmuş olmalılar, Emel ile Fethiye. Anne tarafımdan uzak akraba oldukları söylenirdi. Fethiye 1940'larda evlenmiş, İki çocuk yapmıştı.. İki kız. Tülin ve Vuslat.. Sonra boşanmış ya da belki de ölmüştü kocası, o kadar detay bilmiyorum. Ama boşanmayı daha çok yakıştırırdım ben Fethiye'ye..
Hiç evlenmemiş olan ablası Emel'i de yanına alarak, iki olgun kadın, iki de kız çocuk birlikte yaşamaya başlamışlardı.

Ben Onlar'ı tanıdığımda, 1970 civarlarıydı. On yaşlarımdaydım.
O sıralarda 30'larına gelen Vuslat'ta bir evlilik denemiş, yürütememiş ama çocuk yapmadan ana evine dönmüştü. Ablası Tülin'de, teyzesi Emel gibi hiç evlenmemişti. Evlenmeyecekti de..

İkisi kız oğlan kız, ikisi boşanmış dört dişi aynı evi paylaşıyorlardı. Tabîdir ki, aralarında zaman zaman tepişiyorlardı ama ben ne zaman evlerine gitsem, Onlar'ı neşeli, gırgır buluyordum.
Amerika'da doğup büyüyen ve hâlâ orada yaşayan iki kız kuzenim de Onlar'ı çok severlerdi. Geldiklerinde bu dörtlünün evinde kalırlar, orada gördükleri hoşgörüyü başka yerde bulamadıklarından Karantina'daki bu şamata dolu evden çıkmazlardı.

Kuzenler bir defasında Amerika'dan Vuslat'lara mektup gönderirken, gırgır olsun diye, zarfın üzerine hiç bir isim ve doğru dürüst bir adres yazmadan "Dört Kari" yazmışlar ve mektup yerine ulaşmıştı.:)

Ciddi bir devlet dairesinin müdürlüğünü yapıp oradan emekli olan Vuslat, hayat dolu, gülmeyi güldürmeyi ve frapan giyinmeyi seven, seksi bir kadındı. Bunda kısa bir zaman da olsa evli kalmış olmasının etkisi vardı diye düşünmüşümdür zaman zaman.
Ablası Tülin, daha içe kapanık fakat anlatılanlara gülebilen ve kurdukları sofralarda Türk Sanat Müziği dinlerken rakısını da yudumlayabilen bir tipti.

İlk önce anneleri Fethiye öldü.

Bu kez iki kız, yaşlı teyzeleri ile Karataş'ta yalıda bir apartmana taşındılar.
On sene kadar önce, bir kaç kez beni de misafir ettiler. Vuslat ve Tülin evlerine bir erkeğin gelişini çok önemsiyorlar, güzel sofralar hazırlıyorlar ve bana iltifatlar yağdırıyorlardı. Belden aşağı fıkraları pek seviyorlardı.
Gülüyorlardı, eğleniyorlardı ama diğer tarafta seksenlerine gelen teyzeleri Emel çok yaşlanmış ve kötü durumdaydı. Unutkanlık başlamıştı. Ablası Fethiye'nin ölmediğini söyleyip, O'nu gördüğünü ve konuştuğunu iddia ediyordu.
Yine kuzenlerimden birinin burada olduğu birgün, hepbirlikte Onlar'da yemek yedikten sonra dışarı çıkmak üzere iken, Emel, mutfakta su diye rakıyı dikmişti kafasına..
Onbeş-yirmi dakika sonra asansöre bindiğimizde, asansörün aynasında kendini görünce şaşalamış ve "Aaa, Abla!" demişti. Ama bu kesinlikle rakıdan değildi.:)
Vuslat, gezmeyi daha çok seven bir yapıda olduğu için, fedakârlığı yapmak Tülin'e kalmış, bize "Siz gidin, ben bakarım Emel'e." demişti. Bu artık Emel'in dışarıya çıkarılamaz günlerinin başlangıcıydı.
O gün biz aşağıda arabaya binerken, Emel, ikinci kattaki pencerenin kenarından bizi izlemeye başlamış, sonra Vuslat'la gözgöze geldiğinde, önce eliyle bizi gösterip sonra "Attâ" işâreti yapmış ve daha sonra da kendini göstererek iki elini boğazına götürüp dilini çıkartmıştı. Bu kadın 80 küsur yaşındaydı.
Vuslat'a ne demek istediğini sorduğumda "Siz gezin, ben kendimi asıcam." diye tercüme etmişti.
İki kardeşi, sürekli kendini asmakla tehdit ettiğini o gün öğrendim, Emel'in.

Sonra, üç dört sene önce, doksanlara yaklaşan Emel doğal yollarla öldü.
Vuslat ve Tülin rahat bir nefes aldılar. Öyle ya, yıllardır çok yaşlı olan teyzeleri göçüp gitmişti.
Vuslat, altmışlı yaşlarında olmasına karşın, hâlâ dizüstü etek giyebilen, gülmeyin ama, hâlâ siyah Jartiyerli çorap filân kullanabilen bir tipti. Sakil de durmuyordu haaa..
Fakat, bu kez kafasında ablası Tülin O'na yük olmaya başlamıştı. Çünkü daha kapanık, konuşmayan, silik bir tipti Tülin. Aralarında üç beş yaş olmasına ve Tülin'in hiç evlenmemesine rağmen sanki ana-kız gibi görünüyorlardı dışarıdan bu iki kız kardeş.

Sonra..
bir kaç sene daha geçti...

Sonra..
Sonra.. birgün Vuslat bel ağrısı nedeniyle hastaneye gitti.. Ve Kanser olduğunu, hastalığın her tarafını sardığını öğrendi.
Şimdi, Tülin, kızkardeşine bakıyor.

Arada geçerken, Karataş'taki eve bakıyorum.
Uzakta solgun bir floresan ışığı var, konuşan duvarlardan yansıyan..
Birde, gülerken eskisini kırdığım için benim hediye ettiğim, artık kullanılmayan balkon masası..

"Dört Kari" efsânesi yavaş yavaş bitiyor..

Perşembe, Eylül 27, 2007

Teknik ve Önemli bir açıklama..

Bu sitenin müdâvimleri artı kıymetli dinleyicilerimiz,

Yüklediğim ve sizlerinde buradan dinlediğiniz şarkılarla ilgili bir sorun oluyor.
Şöyle ki; Şimdi bu amcalar (Fileden) aylık belli bir limit veriyorlar. Ama dosyalar böyle uzun olunca limit çabuk doluyor. Ve siz dinleyememeye başlıyorsunuz.. Ya da başlayacaksınız.. Hani ben de uğraşıom ama nereye kadar.. Bi de, nereye kadar hakkaten..?
Yeni hesap al.. Tekrar yükle.. Linkleri değiştir filân.. Nereye kadar?

Bunun çözümü şu efenim..
Aynı şarkıları/dosyaları "Sürpriz" başlıklı yazıda verdiğim linklerinden indirirseniz, istediğiniz zaman bilgisayarınızda zaten dinleyebilirsiniz. Ama bizim siteyi ziyaret ettiğinizde, otomatik çalmaya başlayan playerda "Uçağa hoşgeldiniz" başlığını seçip (kısa olduğu için..) bir de pause'a basarsanız, hem bilgisayarınızın indireceği müzik dosyası kısıtlı kalacak (Bu sizin kotanız açısından da iyi bir şey..), hem de Fileden'i fazla kullanmamış, amcaları da kızdırmamış olacağız.
Zâti, bir kaç gün soora kalkacak bunlar "Kabin Ambiyansı" bölümünden.
O bakımdan indiren indirsin.. Beğenmeyen dinlemesin..(kimin talk-show'unda çalıyodu bu grup be?)

Bakınız, Bu kadar savruk olursak, çeşmelerimiz akmayacak bir gün..
Hayır, rakı önemli değil.:)
Şeyi yıkayacak su bulamayacaz.. (akıllı olun..)
Nereye kadar yâni?

Hörms..

C-box geyiği.. Legro'ya info..

Efenim, hâdise şöyle gelişti..
Dün gece saat 23,30 sularında Gamze, Berceste ve Espresso c-box'a birer cümle atmışlar..
Tam yatıyordum, son bir defa bakiim dediğim sırada gördüm.. Bende bir geyik yazdım. Bunu yazmamdan sonra geyik istilâsı başladı.. Önce sâdece Espy ile konuşup, "Yaw, demek ki bunlar yatmış filan.." derken, benim aklıma Bercy adını kullanıp bir kaç satır yazmak geldi. Durumu derhâl çakan Espy, espyry ile karşılık vermeğe başlayınca, biz ikimiz diğer bloggerların ismini ve zekâlarımızı kullanıp yazışmaya başladık.
Aslında ortamda ikimizden başka kimse yok ancak, Rehav@, Bercy, Gamze, Turky, Suky, Juby, A.W., Chakotay, diğer bloggerlar ve hatta, Bush, Ciguli gibi arkadaşlarda katıldı muhabbete..
Sonra bir ara iş öyle bir hâl aldı ki, gerçek Berceste gelip bize katıldığında, ne ben ve ne Espy O'nun gerçek Bercy olduğunu anlamadık. Aynı şey az sonra Gamze içinde oldu.
Ama, Gamze'nin ve Bercy'nin gerçek varlığını teyid etmek için bir yol bulunmalıydı. Ben, her ikisininde bizim bloğa bir yorum göndermesini önerdim. Böylece yorumları tek onaylayabilen ben olduğumdan, benim varlığım (Çünkü Gamze ve Bercy'de benim de gerçek olmadığıma ama Espy'nin onları benim de adımı kullanıp işlettiğine inanıyorlardı..) ve Bercy & Gamze'nin profilli yorumlarından ise Onlar'ın varlığı kesinleşecekti. Netekim öyle oldu da, :), C-box'ta artık kimse kimseye inanmıyordu.. Çünkü herkes birbirinin adını kullanarak yazıyordu..
Son saatlerde, yani davulcu sesleri duyulmaya başladığında, Espy, buradaki herkesin varlığını bir kez daha teyid için, bu kez de hepimizin Legro'ya iyi geceler temennîsi atması fikrini getirdi.
Yaptık.. Yalnız o arada Gamze yine kaybolmuştu..::))
Gece böyle sonlandı.. Ama sanıyorum ki, herbirimizin yüzünde yatarken dahî tebessüm kalmıştı.. Çok güldük..
Çok..


Notingen Forıst: Bu arada, geyik muhabbetinin hemen hemen tamamı word olarak mevcut.. İsteyene meylederim.::))

Su'yun ötesinde eSpreSSo..



Salı, Eylül 25, 2007

(hep olacak) geçmişten..

Ahh ah, eski sayfalar insanı nerelere taşıyor demiştim Abi'nin yazdığı "geçmişten"de. Bir zaman önce de Rehavethane'de, o günlerde herkes (Bercy Eylül ile ilgili şiir, Rehav@ Eylül ve yağmurla ilgili yazmış, Abi Eylül'de Gel demişti) Eylül ve yağmurdan bahsedince, Legrottaglie ve Abi'ye, bende de var, zamanı gelirse bizim blogda yazarım demiştim. Eylül bitiyor,
..Ve tavanarasından en küf kokulu olanı çıkardım, şimdiye kadar kimseyle paylaşmadığım..



BANA DAİR..

Eylül’dü.. Tanrı bir kez yağmur verdi,
Ardından güneş, sonra toprak kokusu.
İşte o anlarda, gözlerinin deniz sonrası yeşili..
Ben, oradaydım.
‘’Yeşil gözlerinden sen suçlusun’’
Bir şey çalmasam da, öyle hissediyorsam bana aittir.
Evet,
Bakışından, beyninden, teninden..
Tek , seni öyle koklayabilmemden sen suçlusun.
..ve suçların beni özgür olduğum tarafa hapsediyor.
Tamam, erkekçe düşünüp
kadınca davranan dudaklardan çıkan cümle için,
‘’Hayatımda değişiklik yapmamana ben ısrarla koşacağım’’
Dengelere saygı ilke olabilir, ama ben fazla düzüm.
Tasarlanmış sözler veremem, ama çabalarım.
Bir hediye verildi bana, hep orada duracak.
Unutulan gönül kıpırtıları,
Göz kapaklarının açılmaya ısrarlı zorlanışı,
Kadınlığın uçuşa geçişi,
Ve hatta yıllar sonra gelen,
Toy duyguların olgun lezzeti..
Daldaki dikenlerin arasından
dudaklarımı kanatmadan ustaca aldım her lezzeti,
Kimini de odama sakladım, boşunaydı aslında..
Bakarken görmek, koklarken koklayabilmek,
gülerken gülebilmek
Aynı anda hissederek yaşanabilenlere bağlı
..kaç kişi keşfedebilmiş ki?
Sonrasında Sezen’in dediği gibi,
‘’Bir kendim bir ben’’ paylaştığım yalnızlığımlayım.
Issız koyun serin sularında gözyaşın karıştı mı denize
O bir damla yaşın, o serin suyu nasıl ısıttığını hissettin mi
ve sardı mı o deniz seni hiç boşluksuz, sen gibi..
Karşıyaka’da kahverengi bir cafede yağmur düşerken körfeze
Bir kahve yudumundan dopdolu zevk almak,
Sen habersiz, müziğini koyup, içkini yudumlarken karşı sahile..
Hüzne bürünen bir ben değilim elbet.
Sonbaharın bulutları puslu, bana yoldaş
Bulanık olmak da güzelmiş,
Bulut gibi, su gibi..
Senin beni delirttiğin kadar,
Seni delirtemediğime hep yanacağım
‘Gitme aklım sende kalır, korkuyorum elde değil’
Yarın sen yoksun ama yarın sen varsın
Tüm bunları hissetmeme sebep olan sana,
Binlerce teşekkür..

geçmişten..

Biraz önce eski dosyalarımı karıştırıp bir şey ararken, bir kağıt parçası buldum..
Kimi yerleri sararmış, dönmüş, öylesine bir kağıt parçası.. Ama,

Ama.. işte..


abim kızar..

N.abi (1642 - .........)

N.abi, (1642-....) ünlü eleştiri şairi.

1642 senesinde , Şanlıurfa’da doğan N.abi yokluk ve sefalet içinde yaşayarak büyümüş, 24 yaşındayken de Karşıyaka’ya gitmiştir.K.yaka’da geçirdiği dönemde birçok önemli isimle arkadaşlıkları ve komşulukları olmuş, resmi yerlerle de bazı ilişkiler kurmuştur. Bunun da etkisiyle, burada geçirdiği yıllarda (yaklaşık 10-15 yıl) devletin sağladığı imkânlarla rahat bir hayat sürdürmüştür. Daha sonra arasının da iyi olduğu K.Yaka Valisi Manav Mehmet Paşa sadrazam olunca N.abi'yi yanına aldı. Bu dönemlerde N.abi, Fuzuli İşler Eminliği ve Başmukabelecilik gibi görevlerde bulundu. N.abi duraklama devrinde yaşamış bir şairdi, yönetim ve toplumdaki dejenerasyona ve bozukluklara şahit oldu. Çevresindeki bu negatif olgular onu didaktik şiir (*1) yazmaya itmiş, eserlerinde devleti, toplumu ve sosyal hayatı eleştirmesine neden olmuştur. Ona göre şiir hayatın, karşılaşılan sorunların ve günlük yaşamın içinde olmalı, hayattan, insandan ve insanî konulardan ve özellikle de kokulardan izole edilmemelidir. Bu yüzden şiirleri hayat ile alâkalı, çözümler üretmeye çalışan, yer yer nasihatta bulunan bir yapıdadır. Eserlerinin herkes tarafından anlaşılması ve hayatla iç içe olmasını istemesindendir belki de, kullandığı dil yalın ve süssüzdür. "Bende yok sabr-ı sükûn, sende vefadan zerre, İki yoktan ne çıkar fikredelim bir kere." Na ve bi kelimeleri arapça ve farsçada 'yok' anlamına gelmektedir. Bu beyitte N.abi mahlasının oluşumunu belirtmektedir.

(*1) Didaktik Şiir:belli bir düşünceyi aşılamak veya belli bir konuda öğüt, bilgi vermek, bir ahlak dersi çıkarmak amacıyla öğretici nitelikte yazılan, duygu yönü az olan şiir türüdür. Kısaca öğretici şiirdir.

Kaynak : Mikipedi, yarı ciddi yarı komik ansiklopedi.

Pazartesi, Eylül 24, 2007

Balkonda Mangal Yasak..

Onbeş yıldır çatı katında oturuyorsundur. Bu sürenin ilk beş yılını bekâr geçirmiş olmana rağmen, komşularınla hep iyi ilişkilerin olmuştur. Teras katı olmasından dolayı, ortalama ongünde bir mangalını yakmışsın, müzik dinlemişsin, arkadaşların gelmiş gitmiştir... Hiç sorun yoktur.
Alt kattaki komşun hemen hemen seninle aynı yaştadır... Zaman zaman "Yaw bana bişi olsa, hani Allah korusun Kalp Krizi filân, önce O'ndan yardım isterim." diye düşünmüşsündür.
Gördüğün zaman gâyet "senli benli"sindir. Ve sen samîmi olduğunu düşünmektesindir.


Sonra misafirlerinle oturduğun bir akşam (yaklaşık iki ay önce) kapın çalar. Kapıcı gelmiştir. "Mangal yakmayacakmışsın abi. Alt kattan N. abi şikâyetçi oldu." der.


Sorular:


1- N. abi kendisi beni bir gördüğünde bunu söyleyemeyecek kadar anti-samîmi ya da asosyâl midir?
2- 15 yıldır sorun yoktur da bugün neden şikâyet gelmiştir?
3- Temmuz ayında gazetelerde çıkan "Balkonda mangal yasak." haberi eylemde etken midir?
4- Duman ya da koku fizik kurallarını tersine işletip havaya yükseleceğine yerçekiminden etkilenebilir mi?:)
5- N.abi'nin işlerinin son zamanlarda çok bozuk olması ve apartmanın aidâtını bile ödeyemiyor oluşu sinirlerini bozmuş olabilir mi?
6- N.abi, her yaz Çeşme'deki yazlık evine gidip mangal sefâları yaptığını bizlere anlatırken, bu sene işlerin bozulması dolayısı ile gidemeyişi ve orayı kiraya vermiş olması ve bağlantılı olarak mangal yapamıyor oluşu başka bir etken midir?
7- Uzatıyorum hakkaten.
8- İyi bir komşu neden durup durduk yerde, 10-15 dakikalık bir koku için huzur bozar?
9- Ben mangal yapmasam olmaz mı?
10- Haksızmıyım ulen?
11- Acaba, Onlar mutfaklarında tava balık yaparken bizim mutfağa dolan kokuya noter tespîti yaptırtsam karşı dâvâ açabilir miyim?
12- Betondan, tuğladan, bacalı şööle bayağı bi barbekü yapsam, o da yasak mı acaba?
13- Yoksa N. abi, ben ev sahibi oliim ya da kanser olmiim diye kötü komşu taklidi yapan bir melek neyin filân mıdır acep??
14- Of yaa..

Cuma, Eylül 21, 2007

Biz ve zamanlarımız..

Soluk bir yüz, beyazlaşmış, bir yanında aşağı doğru kaskatı bükülüp kalmış dudaklar, ufalmış gözler, büyümüş elmacık kemikleri, sarkmış bir çene, terli bir alın..
Uzun uzun yüzüne bakarak kendinde birşey arama zamanı.
Bulamayınca yüzünü aynaya daha da yaklaştırıp aramaya devam etme zamanı.
Olmayınca yüzünü az yukarıdaki ışığın iyice altına tutup yanaklarını parmaklarınla gererek kırışıklıklar, henüz kırışık olmamış çizgiler, gözenekler, lekeler arasında derinlemesine arama ama hiç bir şey bulamama zamanı..
Ben ve zamanlarım..
Bir çok geçmiş. Bir çok şimdi.
Bu yüzde bir zamanlar olan şey, bu yüzün bir zamanlar hatırlattığı şey.
Bir yüzde olması gereken şey.
Biraz olsun kalmış olması gereken şey.
Hiç bir şey.
Herşeyi mi kaybettik?
Ne eski bir ben, ne yeni bir ben.
Geleceği de mi?


(Melekler Erkek Olur-Hamdi Koç)

Çarşamba, Eylül 19, 2007

Duyurus Penguenus


Türkiye Mahallesinin davulcusu der ki; Beni sevmeyen ecnebi, terket mahalleyi.

gençliğine veeer..

Nasıl da genç, nasıl da ukala..

İçimden gelen gülmeyi mimiklerime gizleyip, klasik cümleyi gizlice mırıldanıp yürüdüm.
"gençliğine veeer..."

Bizim de bilmediğimiz ve hala öğreneceğimiz daha çok şey var hayatta..

Aramızdaki seneleri, bir bedende toplayabilme şansımız olsaydı, karşımızda yetişkin bir genç bulurduk. Keşke canı, kanı, dili, ruhu olsa da bildiklerini yaşıtına aktarabilse..

"Sadece tecrübe sayesinde birşeyler öğrenebiliriz ve hiçbir zaman bir olayı yalnızca akıl yoluyla tamamen kavrayamayız." FRIEDRICH A. VON HAYEK

Suyun Ötesi'ne..

Sevgili Berceste,

Blog okurlarından kimlerin ya da kaç kişinin seni merak ettiğini bilmiyorum.
Ama seni okuyanlar, merak edenler ve tanımasa da sevenler olduğunu biliyorum.
Ve bir blog, hele Suyun Ötesi gibi bir yer, hiç bir açıklama yapılmaksızın kapanmamalıdır diye düşünüyorum.

Sen, hangi durum içerisinde olursan ol, kısa da olsa, bir satır da olsa.. açıklamak durumundasın diye düşünüyorum.

De ki:
"Bitti."
"Ben şu kadar zaman yokum."
"İşim var."
"Döncem."
"Dönmiicem."

Ama, bir şey de..
De ki, en azından yaşadığına sevinelim.
Bu bizim hakkımız, senin de sorumluluğun sanıyorum.
Sevgiler.
Abi.

Pazartesi, Eylül 17, 2007

Kehânet

İçimden bir ses, Greenspan'in önümüzdeki günlerde kalp krizi veya benzer bir sebeple ölüm olasılığının çok arttığını söylüyor.

WASHINGTON (A.A) - 17.09.2007 -

BEYAZ SARAY, ABD MERKEZ BANKASI'NIN ESKi BAŞKANI ALAN GREENSPAN'iN BAŞKAN GEORGE W. BUSH'A, BÜTÇE AÇIKLARI VE IRAK SAVAŞINDAN ÖTÜRÜ YÖNELTTİĞİ ELEŞTİRİLERİN, BUSH'U ÇOK ŞAŞIRTTIĞINI AÇIKLADI.
ALAN GREENSPAN, YENİ KİTABINDA BUSH'U, ''BÜTÇE HARCAMALARINDA SORUMSUZCA DAVRANMAKLA'' SUÇLAMIŞ, BUSH'UN GİRİŞTİĞİ IRAK İŞGALİNİN ARDINDAN DA IRAK PETROLÜNÜN BULUNDUĞUNU İLERİ SÜRMÜŞTÜ.
BEYAZ SARAY SÖZCÜSÜ DANA PERINO, BUSH'UN BİRCOK BÜTÇE HARCAMASINI VETO ETTİĞİNİ BELİRTTİ, ANCAK TERÖRİZMLE MÜCADELE İÇİN YAPILAN HARCAMALARDA ARTIŞ OLDUĞUNA DİKKAT ÇEKTİ. SÖZCÜ, ''YÖNETİM BUNUN İCİN ÜZGÜN OLAMAZ. ÇÜNKÜ SÖZ KONUSU OLAN, ABD HALKININ GÜVENLİĞİDİR'' DEDİ.
PERINO, IRAK SAVAŞININ ARDINDA PETROL OLDUĞUNU İLERİ SÜREN GREENSPAN'IN BU GÖRÜŞÜNÜN DE ŞAŞIRTICI OLDUĞUNU KAYDEDEREK, ''ÇÜNKÜ GREENSPAN BUGÜNE DEK BAŞKAN'IN IRAK'TA SAVAŞA GİRİŞMESİNİN ARDINDA PETROLÜN OLMADIĞINI KABUL EDERDİ'' DİYE KONUŞTU.
SÖZCÜ, BEYAZ SARAY'IN GREENSPAN'A BÜYÜK SAYGI DUYDUĞUNU, KENDİSİNİN UZUN YILLAR BOYUNCA MERKEZ BANKASI'NIN BAŞINDA MÜKEMMEL BİR ÇALIŞMA SERGİLEDİĞİNİ KAYDETTİ.::))

Pazar, Eylül 16, 2007

Yalnızlık..

(Bu yazı, Suyun Ötesi'nin "Üçnokta" ve bir altındaki "Çok nokta" postları için yaptığım ortak yorumun dün sabaha karşı bir kazaya kurban gitmesi sonucu, risk almamak için kendi bloğumuzda yazılıp, oraya c/p yapılmak üzere hazırlanmıştır. Ama hazır buradayken bize de göndermeden edemedim..)


Ben yalnızlığı, Edip Cansever gibi yatılı okullardan öğrenmedim. Eylül, bana hiç bu yüzden hüzün vermedi. Ben hiç doğurgan ve neşeli yazdan çıkıp, gri yüksek duvarlı yalnızlık okullarında mahkum hissetmedim kendimi..

Aslında, bir terk ediliş dışında, hep ben seçtim yalnızlıklarımı.. Bazı anıların hala zaman zaman doldurduğunu iddia ettiğim hayatıma, başka birini sokmayı düşünmediğimden belki de arada acı veren, bu buruk yalnızlığı yarattım ve kabullendim..

En kötüsü de, içindeki acıyı gördükleri halde, anlaşılmamak korkutur insanı. İşte o zaman, en yanlış yalnızlığı yaşar insan.

Bir de, mutluluk yalnızlıklarım var benim.. “Bir Ben Bir Kendim”le yaşadığım. Arada içimizdeki huzur bahçesine çekilmek nasıl dinlendirir insanı. Her şeyden, herkesten soyutlanmış, düşünürsün, dinlenirsin, üretirsin. Gönlünce, düşüncelerine birilerini sokar çıkarıverirsin, bencilliğinin tadına varır, kimseyi üzmeden keyiflenirsin..
Karşıyaka sahilde çimlere yalınayak basıp denize bakmak, bir Bercy sayfasında dostluğa dair Su’daki aksini görmek, bi başına okur/yazarken Güzel Abi’yle aynı şeye gülebilmek, yağmur yağarken Barınak Cafe'de sadece dışarıyı seyretmek, körfez vapurunda martıların ahenkle vapurla yarışını izlemek, evde Sade dinlerken gözlerini tavana dikmek..:)

Ve işte bunlar, hayatıma önemli şeyler katan ve hayatımı uzatan yalnızlıklar. Öylesiyle, ya da böylesiyle, “yalnızlık ömür boyu”.. olsun zaten..:))


Ben şimdi yalnızlığımı mı paylaştım?
Yoksa yalnızlık paylaşılmaz mı?

Cumartesi, Eylül 15, 2007

STING the whorehouse visitor (Kârhâneci Sting)

Arkadaşlar,
Herkesin (afedersiniz) kârhânede yakalanacağı aklıma gelirdi amma velâkin..
Yani Sting be yahu..
Hamburg'da, The Relax Bordello'da.. Ah be güzel abim be.. Ah be..


Düşünsenize, kapıda Reha Muhtar,

"Sayın Sting bey, na'aptınız içeride?"
"Yengenin haberi var mı Sayın Sting?"
"Zevk var mı zevk?"
"Sayın S.king, pardon g-sting.. aa-afedersiniz Bay Sting.. Kaç para ödediniz?"



"Herhâlde bendim gâliba.." (It's probably me..)

Cuma, Eylül 14, 2007

Mezarlık Gülleri



Kitabın arka kapağından;

"tüm hippi’ler,
tüm çiçek çocukları,
tüm rock’çular,
ve tüm 68’liler!
sizden geçti!
siz başaramadınız!

bu sözüm şimdi sizin çocuklarınıza:
ne yazık ki; artık, sizi öldürmek için silah üretenlerin size doğrulttuğu silahların önüne, babalarınızın öğrettiği gibi, çiçek veya zeytin dalı uzatarak, bundan kendilerine bir mesaj çıkarmalarını beklemek ham hayalden ibaret olmuştur.

onlar bunu şimdiye kadar anlamadılarsa, bundan sonra anlayacaklarını beklemek aptallık olur.

artık esas olan, sadece ve sadece silah üretmenizdir!

tüm işinizi gücünüzü bir yana bırakıp, yalnızca silah üretecek, ve onları öldüreceksiniz!

inanın! ancak bu mesajınızdan anlayacaklardır!”

Perşembe, Eylül 13, 2007

Bu da bööle bi anımdı..

Gulteinen Enkelini'nin "du yu sipiik ingilish" başlıklı yazısından aklıma gelen bi kaç komik anıyı paylaşayım sizinle de, şu üzerimizdeki hava değişsin acıcık..

Bir arkadaşımız Paris'e gidiyor. Fransızca bilmeden.. Kapıda memurlar buna ısrarla fransızca konuşuyorlar.. Bu da onlara yarı turkish yarı english lâf yetiştirme çabasında.. Olmuyor, olmuyor.. Anlaşamıyorlar. Ve bakıyor olmuyor, şöyle yapıyor.
Parmağınla önce memuru ve sonra kendini işaret ederek "Parlez-vous Francais?" diye soru nîdâsı.. Ve sonra bu kez önce kendini sonra memuru işâret ederek "No.." diyor.. Nası Taktik?:)

****

Yıllar önce öğrenci değişimi dâvâsına bi fransız genç gelmişti, N.K.'nin evine..
Bizimde tam gençlik yılları.. Haçlı seferlerindeyiz. Geziyoruz, yüzüyoruz..:)
Bir gün murat 124'le Foça'ya gidiyoruz.. Beş kişiyiz. Fransız arkada ortada oturuyor..
Jandarma durdurdu.. "İnin aşağıya" dedi. Biz hızla indik.. Fransız kek kipin kaldı ortada..
Jandarma bi baktı şööle çocuğa ve günün moda deyimini kullanarak "Arkadaş Fransız galiba.." dedi.

Sâdece "evet.." diyebildik.. Film koptu çünkü.

****

Tez. ve Yunan/Alman karısı G. birlikteyiz bir akşam Bodrum'da, bir barda. Konuşmayı çok seven, illâ herkesle muhabbet etmek isteyen bir vatandaş geldi yanımıza.. Tez. tanıyormuş bunu daha önceden.. Onlar bir tarafta muhabbet ediyorlar. Ben de G. ile konuşuyorum. Tez. söölemiş "Benim hanım, yarı alman yarı yunanlı." diye..
Geldi bu dango G.nin yanına.. Bööle parmaklarını kendi ağzına yakın bir yerde birbirine vurdurarak konuşma işâreti yaparsın ya, aha işte ööle;

"Yenge, Do you speak Kos ?" dedi, uzaktan ışıkları görünen yunan adasını işâret ederek..

****

Başka bir Bodrum anısı.. Bir zamanlar Bitez'de Tayyip ağa vardı.. Adı Tayyip'ti hakikaten de biz Ağa derdik.. Zenginiydi oraların.. Otobüs durdurup karısını indirme olayı meşhurdu.. Çok âlem hikâyeleri olan bir adamdı.. Öldü seneler önce.. Oğulları hâlâ bir market işletiyorlar, Bitez Yalısında..

Şimdi bu Tayyip, turist kızlara meraklı ama lîsan yok.. Tutturdu ben ingilizce öğrencem diye.. Uğraştı filân.. Bir kaç bişey kapmış..

Bir gün dükkânının önünde araklamış bir kızı, bağıra bağıra ama bayağı bağırarak "YUUuuUu end aAAaYY.." derken, bizden biri "Tayyip Ağa, bunlar turist.. Sağır değil.." dedi. Kopsss...

****

Bir de bizim Neco.'nun Heathrow'a gidişi, orada bir sorgu odasına çekilişi ve bir kadeh şampanya ikrâmından sonra acele Türkiye'ye geri gönderilmesi var ki, bu konuyla hiç ilgili değil.
Sâdece Return2 hatırlayıp gülsün diye yazdım..::))

Allooo.. Orada kimse var mı?
Kabin ambiyansı sitesinde problem var.. Yeni şarkı koydurtmadı hostesler..:)
Yarına Allah Kerim.. Hayırlı Ramazanlar..

Salı, Eylül 11, 2007

Bir gidişin düşündürdükleri..

Dün gece, balkonda Gökçe'nin gidişini düşünürken aklıma gelenler bunlar..
Sadece O'nunla ilgili de değil.. Ölümle ilgili.. Hattâ sürpriz ölümlerle ilgili diyelim..

Ummadığınız bir anda sevdiğiniz birinin ânî ölümünü düşünün..

Sabah nasıl ayrıldığınızı..
En son ne konuştuğunuzu..
En son kavganızı, son sevişmenizi..
Aranızda söze dökülmüş ya da dökülmemiş kırgınlıkları..

Bir insan insanın, bunları düşünmemesi olası değil, di mi?
Kızın, oğlun, kocan, karın, ablan, ağabeyin, kardeşin, baban, annen, arkadaşın..
Belki akşama göremeyeceksin..
Kırgınlık, kin, küskünlük, bu tip şeylerin uzaması ne acı oluyor değil mi, bir taraf ânîden öldüğü zaman?
Belli yaşlara ve eğitime ulaşmış olan ya da kısacası olgunlaşmış olduğunu varsaydığımız insanların bu tip şeyleri devam ettirmemesi gerekmiyor mu?

Ama eğer ettiriyorlar ise;
sadece bir kaç soru kalıyor..

Bu durumu anlayacak olgunlukta mı değiller?
Ânî kayıpları çokta önemsemiyorlar.. Anlıyorlar, biliyorlar ama "Na'apalım, giderse gider." mi diyorlar?
Güncel sorunları, istekleri ve bağlı kırgınlıkları, insan sevgisi ve insan olma olgusunun üzerinde mi tutuyorlar?


Var mı başka bir olasılık?

Birbirlerini içten içe bile olsa seven ama kavga ettikten sonra bir zamanlığına ayrı ayrı seyyahate çıkmış bir çiftten birinin küt diye ölümü ne düşündürür sizlere?

Kardeşiyle küs olan birisinin, küstüğü kardeşinin ânîden yok olması..


Ben, geç kalınmaması, kırgınlıkların bitirilmesi, analarımıza, babalarımıza, kızlarımıza, oğullarımıza, kardeşlerimize yarın ölecekmişiz gibi sarılınması taraftârıyım.

Yoksa, geriye pişmanlık kalıyor..
Sâdece..
Pişmanlık.

Pazartesi, Eylül 10, 2007

Gökçe Güven



O'na, o arabayı verdiği için kendisini sürekli suçlayan baba mı?
O'na, istediği kadar içki veren bar sâhibi mi?
Özellikle hafta sonlarında, akşam üzeri uyanıp, saat 18'den sonra içmeye başlayan, o bar senin, bu kulüp benim, sabaha kadar bunu sürdüren Çeşme gençleri mi?
O arabaya çorbacının önüne hasar verdiği söylenen otopark görevlisi mi?
Yeterli kontrolü sağlayamayan Trafik ekipleri mi?
Gaz pedalı mı?

Kim?
Ne?

Yoksa..

Sen mi?
Ben mi?
Biz mi?
Hadi ağlayalım şimdi, hep beraber..

Trafik Canavarı almışmış..mış..

İçerik değil başlık için

Dola - Rize hattı için tıhlaying:yang:

sâdece 2

İnsanlar kendi aralarında ikiye ayrılır:
1-Hayâtı kendilerine göre iyi yorumlayanlar, yaptıklarının doğru olduğuna inananlar.
2-Hayâtı kendilerine göre iyi yorumlayanlar, taptıklarının doğru olduğuna inananlar.

Pazar, Eylül 09, 2007

Of yaa..

Bir zamanlar çok yakın görüştüğüm, şimdilerde çok haberleşmediğim ama sevdiğim bir arkadaşımın yaşadığı bir acı az önce kor gibi düştü yüreğime..
Çok canım sıkıldı. Çok üzüldüm. Çok.

Cumartesi, Eylül 08, 2007

Karina - Bir kaç ayrıntı..


--> -->
Tayfun ABD'ye gidip, orada ölmeden önce iki yıllığına İngiltere'ye gitmişti.
1976 ya da 1977 idi sanırım..
Tâtil için Türkiye'ye döndüğünde, elinde bir kaç 45lik plâk ile bana geldi.
"Tonton.." dedi.. "Bunlar İngiltere'de liste başı.. Tanıyormusun?"
Şöyle bir baktım plâklara.. İki tanesi tanıdığım gruplardı. Tayfun'da zaten onları sevdiğimi bilirdi. Üçüncüyü elime aldım, uzun uzun baktım. Mat-parlak, garip bir kabı vardı. Üzerinde bir kaç pâlmiye ağacı, batan bir güneş ve bir binâ görünüyordu, hatırladığım kadarı ile..
Neon lâmbası gibi bir yazıyla da Hotel California - Eagles yazıyordu. Hiç duymamıştım bu ismi o sıraya kadar.
"Bunu tanımıyorum." dedim. "Usta, accaip.." dedi.. "Accaip herifler. Geçen hafta liste başı oldu.."
Dinledim, sevdim… Çok sevdim..
O akşam da Karina'ya götürdüm plağı.. Ve çaldım.. Kimse tanımıyor henüz.
Ertesi gece yine çalarken, şarkının sonlarına doğru, unutulmaz gitar solosu sırasında, bi baktım, Ateş Abi geliyor bana doğru, saçları ile oynaya oynaya..
"Çalma bu gürültüyü ya.. Ne bu bööle..?"
"İngiltere'de liste başı abi, Hotel Calif.."
"Tamam, tamam. Çalma.." dedi.
O gece eve götürdüm plağı ve Emel apartmanının zemin katından bir kaç ay yayın yaptık Karşıyaka'ya.. Chakotay, Return2 ve bir sürü Kanka..
Üzerinden bir kaç ay geçti.. Yine bir gece diskteyim.. Ateş abi geldi, saçıyla oynamadan..
"Haluk.. Hani senin bi şarkı vardı.. Otel miydi, Okul muydu neydi.. Onu çalsana.. Çok meşhur oldu ya.."
"Ateş abi, o şimdi evde.. , yarın ancak.."
Sonra bi çalmaya başladık.. Hala daha çalıyoruz yani..
******
1977 yazında, o dönem yine bizim Kanka takımından Tunç'ta ABD'den mezun oldu, geldi. Yüzlerce LP ile dönmüştü. Mixer, Turntable kullanmasını bilen, benden bir kaç yaş ufak ama, müzik konusunda bayağı iyi bir arkadaşımız. O sırada diğer DJ ayrılmış, Karina birini arıyor.. Ben önce Tunç'a, sonra Ateş abi'ye sormaca.. Tak, iş bağlandı.. Tunç'larda Emel apartmanında oturuyorlar.. Komşu bize. Biz iki Kanka, gece beraber gidiyoruz, beraber dönüyoruz. Üç-dört ay kadar çalıştı Tunç.. Bu zaman içerisinde çok havalı durumlarımız olmuştur yani..
Şöyle ki; Tunç'un babası zengin.. Bir tane motor-yachtları var.. Bir de zamanın en baba amerikan arabalarından Buick Regal.. Şimdi düşünün.. Karina'ya yaz gecelerinde yavaş yavaş insanlar gelmeye başlarken, bir tekne yanaşıyor bahçenin kenarına.. İki tane delikanlı iniyor. Tekneyi bağlıyor. Sonra diske girip müzik yapmaya başlıyorlar.. Breh, Breh.. Brehhh.... Ya da bir diğer akşam beyaz bir Buick'ten iniyor bu iki tip.. Havalar 1500 yani.
*****
Bir başka anı, aklımda kalan..
Her akşam dönemiyordum Karşıyaka'ya.. Gece saat 04,00.. Ne otobüs, ne dolmuş, ne vapur ve ne servis. Kimse kalmayınca yatıyordum orada tek başıma. Sabahta uyanınca eve dönüş ve bir daha uyumaca.. Böyle sabahlardan birinde, uyandım. "Ulen ağzımda bi şey var.." Parmaklarımla dilimin üzerinden aldım, bi baktım.."Pelte olmuş bir sinek.." Böööğğggh.! Sanırım ağzıma girmiş bende kapatıvermişim kapanı.. Ama yutmamışım. Git, sabah sabah, Çalkala.. Çalkala.. Sonra Salih'in barından aç bi vişne suyu, buz gibi.. bir kaç fındık fıstık.. Nası kahvaltı ama, di mi?
*****
Bir gece Metôl'e (Garson) "Şuradan bana bi su atsana.." dedim. Attı abi herif.. Camekânın üzerinden Turntable'ın üzerine..
İğne vjjjjzzzttt..
Sessizlik..
Ben "Pardon.."
****
Yine bir yaz gecesi..
Çok tenha bir akşam ama.. Hani 30-40 kişi var-yok..
Herkes bi köşede.. Pistte sadece bir çift var.. Seksi seksi dans ederlerken, aniden aralarındaki konuşmanın tonu yükselmeye başladı. Kadın, adamı itti ve son hızla bahçenin korkuluklarından denize atlayıverdi, çığlık çığlığa.. Taş olduk hepimiz.. Ben ELO'dan (Turn to Stone'u) çaliim mi acaba diye düşünürken, adam korkulukların kenarında, düğmelerini açmadan(!) gömleğinin önünü ani bi şekilde açtı.. Tam atlayacak, o sırada kadının suyun üzerine çıktığını ve orada kaldığını görünce, "Yüzme biliyomuş bu.." diyerek artık düğmesiz olan gömleğini tekrar giydi..
Suya tabi ki Metôl atladı. Aşağıya bir merdiven sarkıttık. Yaz günü kadının üzerinde ince elbiseler. Metôl'ün yüzünde acaip bi ifâde, aşağıdan kadını yukarı doğru iktiriyor. Neyse.. Aldık baaayaanı yukarıya.. Yattı yere.. Eşref amca ambulans arıyor filan. Kadının üzerinde bir beyaz gömlek.. İçinde sütyen neyim istemez.. Bi de ıslak komple.. (Komple tikiyiz de zaten.) Metôl aynı ifâdeyle diyo ki, "Abi, çekilin ben masaj biliyom.." Yaptırtmadık tabi O'na..
*****
Vardır daha bu tip anılar ama.. Yeter be, bu kadar Karina macerası..

Çarşamba, Eylül 05, 2007

Sultanî Yegah..

3. Selim, bilindiği üzere yalnızca yenilikçi bir devlet adamı değil aynı zamanda önemli bir sanatkârdı. Şairliğinin yanı sıra müzisyenliği de bilinir... Kendisinin kuvvetli bir neyzen olduğu (aynı zamanda tanburî' dir) da bilinir. Neyzenliğinin kökeninde Mevlevîliği de yatıyordur sanırım. Çünkü kendisinin kayıtlarda "Selim Dede" olarak geçtiğini biliyorum.
Bana göre bu topraklarda yetişmiş en büyük entellektüel olan Şeyh Gâlib'de O'nun dostları arasında idi. Keza bestekâr Dede Efendi de.. (diğerleri ile karışmasın, tam adı Hamâmîzâde İsmail Dede Efendi'dir.) 3. Selim' in müzik üzerine teorik çalışmalar yaptığını şuradan biliyoruz. Kendisinin îcâdı olan makamlar vardır.

Bunların arasından örnek verecek olursak, en meşhuru Sûzidilârâ makâmıdır. Birleşik bir makamdır. 3. Selim' in îcât ettiği diğer makamlar da birleşik makamlardır. 3. Selim' in Sûzidilârâ Mevlevî Âyini (Batı musikisinde senfoniye karşılık gelir diyebiliriz.) bugün de en sevilen âyinler arasında yer alır. Statik yapısı çok güçlüdür. Melodisi de öyle... Bir yerde duysanız belki siz de hatırlarsınız melodisini...
Bu dönem aynı zamanda Türk Mûsikîsine şarkı formunun (Dede Efendi ile) girdiği dönemdir. Yani güfteli eserler...

Bir gün, 3. Selim fasıl sırasında Yegâh makamında bir taksim yapılmasını ister. Eser "karar"a buselik makamı üzerinden gelir.
Müziği iyi bilen 3. Selim "Bu nasıl yegâh?" diye sorunca taksîmi yapan kişi "Bu da Sultanî Yegâh olsun Padişahım!" der.
Taksîmi yapan kişinin Dede Efendi olduğu söylenir.
Gerçi Dede Efendi gibi mûsikîmizin en büyük isminin böyle bir şey yapıp yapmayacağı tartışmalı olabilir ama anekdot böyle tarihî kişilerle her halde daha keyifli hale geliyor...
Doğru olma ihtimâlini kuvvetlendiren taraf ise Sultanî Yegâh makamını bulan kişinin Dede Efendi olmasıdır.

Salı, Eylül 04, 2007

Cherokee eğitimi - Alıntı

Cherokee kabilesinin yaşlılarından biri torunlarına eğitim veriyordu.

Onlara dedi ki:
“İçimde bir savaş var. Korkunç bir savaş. İki kurt arasında...
Bu kurtlardan birisi; korkuyu, öfkeyi, kıskançlığı, üzüntüyü, pişmanlığı, açgözlülüğü, kibiri, kendine acımayı, suçluluğu, küskünlüğü, aşağılık duygusunu, yalanları, yapmacık gururu, üstünlük taslamayı ve egoyu temsil ediyor.
Diğeri ise; zevki, huzuru, sevgiyi, umudu paylaşmayı, cömertliği, dinginliği, alçakgönüllülüğü, nezaketi, yardımseverliliği, dostluğu, anlayışı, merhameti ve inancı temsil ediyor.
Aynı savaş sizin içinizde de sürüyor ve diğer tüm insanların içinde.”

Çocuklar anlatılanları anlamak için bir kaç dakika düşündüler.
Sonra içlerinden biri büyükbabasına, “Bu savaşı hangi kurt kazanır?” diye sordu.
Yaşlı Cherokee tek kelime ile cevapladı…
“Beslediğiniz..”

Safe Desertpasser's whereabouts

Emin amca'nın son durumları, aldananlar pozisyon düzeltsin.

http://www.tercuman.com.tr/v1/haber.asp?id=66136&baslik=İntikam%20alır%20gibiler&katid=1

Pazar, Eylül 02, 2007

KARiNA DiSCOTHEQUE (tanıtım)


Eşref amca ve Ateş abi'ydi sâhipleri...)

Eşref amca dalyan balıkçılığı işi ile uğraşıyordu. O dönemlerde İzmir Körfezinde akıntıyı önlediği iddîa edilen iki dalyan vardı. Bunlardan biri Ragıppaşa veya Raufpaşa dalyanı diye bilinirdi. Aydın Kaymak işletirdi. Diğeri ise Karina Dalyanıydı ve Eşref Amca'ya aitti. O'nun kim aklını çelip, o yaştan sonra "Diskoculuk" işine soktuysa, en azından disko'nun isminin Karina olmasında bastırmıştı, diye tahmin ediyorum.

Ateş abi ise yaşça Eşref amcadan çok gençti. Karşıyaka basket takımının menejerlik dâhil her tür işi ile uğraşırdı.. Sakalları ve uzunca saçları vardı. Lüle saçlarının uçları ile oynamaya başladığında, daha doğrusu parmaklarına dolamaya başladığında Ateş abi'nin sinirlenmeye başladığını anlardı, O'nu tanıyan herkes.

Espresso'nun bahsettiği gibi, denizin üzerinde bir beton yoldan girilen, yapı itibârı ile köşeli ama yuvarlak, pentagon misâli, girildiği anda kendine has bir sigara, içki ve halı kokusu karışımı ile sizi vestiyerinde karşılayan, bu vestiyerde çoğunlukla iri kıyım Ömer'in durduğu, elinden hiç bırakmadığı anahtarlığı ile, dönemin dans figürlerini uygulayarak dansettiği bir mekâna varırdınız.

Eski Altay kulübü derlerdi. Ben o zamanlarını hatırlamıyorum doğrusu..

İçeri girdiğinizde, sol tarafınızdan başlayan duvarın kenarında plastik kaplamalı uzun beyaz-gri yastıklı oturacak yerler, karşılarında ufak masalar ve onların çevresinde de yuvarlak beyaz-gri tabureler vardı. Taburelerin yastıkları bordoydu. Halılarla aynı renkteydiler. Bu duvarın ilk bittiği yer, Karina Disko'nun bahçesine (ya da deniz üzerindeki bölümüne demek daha doğru olur.) ilk çıkıştı. Buradan sonra bize ait olan yer vardı ki, (adına Disc denirdi Ve arkadaşlarımızın kız ya da erkek girmesi yasak olan yüksek camlı bölüm..) bu da dairenin bir noktasını vestiyer/giriş kapısı olarak alıp, oradan merkeze değen bir çizgi çektiğinizde tam karşıya denk geliyordu. Daha sonra deniz tarafına bir çıkış daha ve sonra yine oturulacak yerler, sonra yuvarlak bar, sonra yine oturma grupları ve nihâyetinde tuvaletler vardı. Tuvaletler ve vestiyer arasında kalan bölümde yine çok sayıda oturma grubu vardı. Ve tahmin edeceğiniz gibi bütün bunların ortasında kalan koca bölüm ise yerleri parke tipi bir tahtayla bezenmiş dans pisti idi.

İşte ben bu mekânda iki sene, yaz-kış matine-suare müzik yaptım.

Ve anladığım kadarı ile Espresso'da hemen aynı dönemlerde belki de ve çok mümkün ki, benim çaldığım müziklerle başını sevdiği çocuğun omuzuna dayamış, dansetmişti..

Gerçekten dünya ufak..:))


Karina'da olan bir kaç gırgır olayı bir dahaki yazıda anlatayım..

Sıkmayayım dostları..

(Niyazi, Salih, Metol, Mazhar, Derya, Tunç vs.vs. vs.. Ulen ne günlerdi bee..)